Her kavram, açıklanmak ve anlaşılmak için başka kavramlara ihtiyaç duyar. Kültür endüstrisi de başka kavramların bilincinde olduğumuzda daha rahat anlayabileceğimiz ve açıklayabileceğimiz kavramlardandır. Bunun için önce kültür, altyapı, üstyapı ve boş zaman kavramlarına değinmek gerekir. Kültür, tarihsel süreç içerisinde bir toplumun gelecek nesillere aktardığı, kendine has maddi ya da manevi gelenekleri kapsayan, insanlar ve toplumlar arası ilişkilerde önemli bir yere sahip olan araçların bütünüdür.

Marksist kurama göre altyapı, toplumun ekonomik temellerini, üretim gücünü ve ilişkilerini oluştururken; üstyapı toplumun yasal kurumlarını, ideolojilerini, felsefi ve politik görüşlerini oluşturur. Bu bağlamda bir toplumun alt yapı ile üst yapı ilişkisi sürekli olsa da altyapı daima ilk belirlenimdir. Bir toplumun değişen üretim güçleri ya da ilişkileri veya dayandığı ekonomik temeller değişirse, bu durum o toplumun düşünce sisteminin, ideolojisinin ya da yasal kurumlarının değişmesine sebep olabilir. Boş zamansa bireyin kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu yani daha iyinin peşine düştüğü zaman dilimleri olarak tanımlanabilir. İşte, Adorno kültür endüstrisinin, bireysel hayata saldırdığı ilk nokta olarak burayı kabul eder. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD merkezli küreselleşme fikri kendine büyük bir alan bulmuştur. Kazanılan bu alan, fikrin hızla yayılmasına imkân sağlamıştır. Bireyin özgünlüğünü ve özgürlüğünü elinden alan bu yeni dünya görüşü, bireyi sadece toplumun ve sözde medeniyetin ilerlemesi için bir araç olarak görmeye başlamıştır.

İnsanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir şekilde, tüm bireysel hayatı kuşatan bu fikir, üretim güçlerini ve ilişkilerini de köklü bir değişikliğe uğratmış, bu bağlamda altyapı artık üstyapıya etki edemez duruma gelmiş ve bu iki yapı arasındaki ilişki giderek şeffaflaşmıştır. Ekonomi ve kültür arasındaki bu ilişkinin şeffaflaşması, sınıf bilinci kavramının da bulanık bir hale gelmesine sebep olmuştur. Çünkü kapitalizmin fordist üretim biçimi içerisinde günde en az on saatini geçiren, boş zaman hakkı elinden alınan, kendini geliştiremeyen ve kendini gerçekleştiremeyen, kısacası insaniyetini yavaş yavaş yitiren bir birey, artık sadece bir tüketiciden ibarettir. Bu tüketiciyi ruhsal bunalımlarıyla başbaşa bırakmamak ve daha doğrusu bu bunalımlardan da faydalanarak hayatın bu alanını da kuşatmak için de bireyin sahip olması gereken kültür, bir endüstri tarafından üretilip ve ona sunulmaya başlanmıştır. Adorno, bu sebeple kültür endüstrisini, bireyi bir meta haline getiren ve iktidarın kullanımına sunan bir araç olarak tanımlamıştır. Ancak bu kullanım, bireyin bilincinde olduğu bir süreç değil, tahakkümü iktidar tarafından kurulan ve onlarca maske kullanarak içselleştirilmeyi kolaylaştıran bir süreçtir.

Adorno tarafından ortaya atılan kültür endüstrisi kavramının çıkış noktası bilinenin aksine kapitalizm odaklı ABD değil, İkinci Dünya Savaşı’nda Adorno’nun da yakından tanıklık ettiği Nazilerin propaganda yöntemleridir. Ancak, Adorno ABD yıllarında Naziler’in kültür endüstrisiyle olan ilişkisiyle Amerikalıların kültür endüstrisiyle olan ilişkisininin farklı olduğunu söylemiş, kültür endüstrisinin Naziler tarafından halkı iktidar sempatizanı haline getirmek için, ABD’deyse özellikle Hollywood eliyle insanları bireyselliklerinden uzaklaştırmak ve onlar sayesinde dönen sistem çarklarının devamlılığını sağlamak için kullanıldığının ayrımını yapmıştır. Adorno’ya göre, Naziler ve kültür endüstrisi suç ortağıyken, ABD kapitalizmi ve kültür endüstrisi âdeta birbirini tanımazdan gelmektedir. Çünkü ABD’nin yarattığı kültür endüstrisi öyle bir noktaya evrilmiştir ki, yeri geldiğinde kendi muhalifini bile kendisi üreterek, toplumda oluşan tepkiyi yatıştırır.

İlk olarak, Adorno ve Horkheimer’ın birlikte kaleme aldığı Aydınlanmanın Diyalektiği’nde söz edilen, daha sonra Adorno’nun diğer eserlerinde üzerinde durduğu kültür endüstrisi, gündelik sorunlarla boğuşan, boş zaman hakkı elinden alınmış, kendini işe yaramaz hisseden ve bu ruhsal bunalımlardan ötürü sistemin işleyişine olan katkısı da günden güne azalan bireye, mutsuzluğun ve çözümsüzlüğün dışında bir kurtuluş yolu göstermekte ve bireyi eğlence temelli bir anlayışla etkisi altına almaktadır. Kültür endüstrisi; sinemayla, televizyonla, astrolojiyle, radyoyla, diğer birçok görsel ve yazılı araçla bireyin zihnini boşaltmakta ve bu sayede kendisinin de beslendiği sistemi yeniden üretmektedir.

Adorno’ya göre, aslında insanın ihtiyacı olmayan şeyleri temel ihtiyaçları gibi göstermek kültür endüstrisinin doğasında vardır. Kültür endüstrisinin en büyük silahı olan reklam, bir ürünü asla tek başına pazarlamaz, pazarlama esnasında insanın gerçekten bireysel olarak arzuladığı şeyleri kullanır ve bilinçaltına bu arzulara ulaşmanın yolunun satılan bu üründen geçtiği mesajını verir. Örneğin, bir otomobil reklamında bireyin otomobil ihtiyacından önce arzuladığı mutlu bir aileye rastlarız. Bu mutlu ailede, çocuklar babalarını bu otomobil üzerinden övmekte ve otomobil, bu reklamda sanki o mutlu aileye ulaşmak için önce sahip olunması gereken bir nesne gibi gösterilmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmek üzere olduğu 1944 yılında, kültür endüstrisini tanımlayan Adorno, bundan yetmiş üç yıl sonra bugün dahi, günümüz dünyasını yorumlamamız ve anlamamız için başvurduğumuz düşünürlerden biridir. Adorno’nun fikirleri, günümüzde de kitleleri kontrolü altında tutan yeni nesil kültür endüstrisinin tanımlanmasında kullanılabilir. Kavramın oluşturulduğu yıllarda en şatafatlı dönemlerinden birini yaşayan Hollywood sineması, günümüzde de kontrolü altında bulunan kitlelerin fikirlerini yaptığı filmlerle şekillendirmektedir. Bu endüstrinin iplerini elinde bulunduran ABD, kendi ideolojilerini hiçbir siyasi propaganda yöntemine başvurmadan neredeyse tüm dünyaya dayatabilmektedir. Sadece sinema filmlerini pazarlayarak bunu yapan ABD, kendi algısı ile genel algı arasındaki farkı gün geçtikçe eritmekte ve sinema sayesinde çok ciddi politik propagandalar yapmaktadır.

Bireylerin özgün düşüncelerini ellerinden alan, basmakalıp bir düşünce ile milyonlarca insanı birbirine benzeten ve popüler kültürün etkisiyle aynı kitapları okuyan, aynı müzikleri dinleyen, aynı filmleri izleyen ve hatta aynı yemekleri yiyen yığınlar oluşturan günümüz kültür endüstrisi, böylelikle âdeta hakikati yeniden kurgulamaktadır. Bunun sinemadaki tezahürünü, Hollywood filmlerinde Almanların sürekli vahşi Naziler olarak gösterilmesinden anlayabileceğimiz gibi, Meksikalıların sadece hırsız ve soyguncu, siyahilerin sadece uyuşturucu satıcısı ve gangster, Müslümanların terörist ve Japonların acımasız yakuzalar olarak tanıtılmasından da anlayabiliriz.

Kültür endüstrisinin marifetlerinden biri de, bize yıllardır izlediğimiz kovboy filmlerinde, yüzyıllar öncesinde işgal ettikleri topraklarda kendi sözde medeniyetlerini kuran Amerikalıların, Kızılderililerle olan savaşlarında kovboyların tarafını tutturmasıdır. Ayrıca bu kovboyların kullandıkları sigaraları on yıllar boyunca tüm dünyaya sağlığa yararlı olarak pazarladıktan sonra, sigaranın aslında kanser yaptığını ve en iyi kanser ilaçlarını da kendilerinin ürettiklerini söyleyenler de yıllar önce Adorno tarafından bize tanıtılanlardan başkası değildir.