“Aidiyet” kavramı sözlük anlamı ile oldukça basit bir kelime gibi duruyor olabilir. Kime sorarsanız sorun mutlaka kafasında bir şeyler belirir; mamafih bu kelimenin tarif edilmesi ya da kişiler için ne anlama geldiğinin açıklanması istendiğinde durum biraz karışabilir. En azından benim için öyle oldu. Eğer sizlerin de kafası bu kelimenin açıklanması hususunda benim gibi karışıksa, olayı sadeleştirmek adına aidiyet teriminin sözlüklerdeki açıklamalarını paylaşayım: ait olma, bağlantısı bulunma, ilişkisi olma, hukuk literatüründe yerini almışken, sosyal bilgiler için kelime, benzer ve biraz daha kendini açar cinste: insanın kendini bir dine, aileye, ulusa yahut bir topluluğa ait hissetmesi durumu.

Biraz daha deşince, aidiyet temasının sadece bir kelime olmaktan çok daha derinlere ulaştığını gördüm. İş bir dine ya da bir futbol takımına ait olmaktan Maslow’un gereksinimler skalasına dek uzanıyordu. İşte burada ilgim bir hayli artmıştı bu terime karşı. Aidiyet kişide güven tazeliyordu. Tek başına var olamayan insanlar için hava ve su kadar değerliydi. Elbette insanın kendini bir gruba yahut bir ideolojiye ait hissetmesi kötü bir şey değil ve bir toplumda aidiyet hissetmesine de burun kıvıracak değilim. Çünkü ben de bu topluma ait bir bireyim ve insan olmanın doğasında olan bu aidiyet denen dürtünün aleyhinde büyük laflar söyleyecek bir yetkinliğe sahip olduğumu da düşünmüyorum; ama yine de ilerleyen satırlarda birkaç çift lafım olacak bu duruma karşı; hoş aidiyet dürtüsü hakkında negatif konuşmak yetkinlik midir; o da ayrı mevzu.

Sosyalleşmek için aidiyet terimi çok gerekli bir unsur.  İnsan sosyal bir varlık olduğuna göre bir yere ait hissetmeden yaşayabilmesi imkânsız değil ama belli ki pek tatsız bir durum. Hayvan haklarını savunan bir dernek, bir siyasi partinin üyeliği, bir spor kulübü taraftarlığı aidiyet dürtüsünü besleyen şeylerden sadece bazıları. Örnekler çoğaltılabilir lakin şöyle bir şey de dikkatimi çekmedi değil bu konu hakkında düşünürken. Okuduğum bir kitaptan geldi bu düşünce ve tabi son yaşadığımız olayların da epeyce etkisi oldu.

Kalabalıklarla birlikte insanın tek başınayken yapamayacağı hatta aklından bile geçiremeyeceği düşünceler bir anda insanın içinden çıkan bir canavar gibi peyda oluveriyor ve eyleme geçiveriyordu. İnsan tek başına yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri ait olduğu kalabalık bir grupla gözünü kırpmadan ifa ediyordu kolaylıkla. Mesela linç etmek yahut kendinden olmayanların yaşadığı yerleri yakıp yıkmak, gücü eline geçirir geçirmez o gruba ait olmayanlara kendilerine yapılan zulümlerin aynısını hatta daha kötüsünü yapmak gibi. Bu durumların çeşitlendirilmesini sizlere bırakıyorum.

Kalabalıkların öyle büyüleyici, akıl tutulmasına yol açan tekinsiz halleri var ki, aidiyet dürtüsü burada insani bir hal olmaktan çıkıyor; tarih öncesi, korkunç tüylü bir yaratığa çevirebiliyor kişiyi. Hatta karşısındakine acımadan yumruk atan kişi, yetinmeyip kendisine hoş gelmeyen kurbanı herkesin gözünün önünde tartaklamakla kalmayıp, sığındığı yeri ateşe vermek, o kişi veya kişileri diri diri yakmak için bir tür histeri krizine giriyor. Onu alkışlayan ve “Vur, vur,” diyen ya da kıstırılmış kurbanları yakmasını hastalıklı bir tempoyla söyleyen ve aynı kalabalık gruba ait olanların tıpkı büyü sözleri gibi tekrar ettiği kelimelerle transa giriyor. Olay sonrası bu tarz davranışlar gösterenlerin ifadesi de bu sözlerimi doğrulamıyor mu?

Aidiyet dürtüsü insan denen sosyal varlık için gerekli bir dürtü; güven veriyor ve Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinde haklı bir yeri var ama bir yerde tehlikeli hallere de kolaylıkla bürünebiliyor. Her şeyde özellikle insan ve dürtüleri konusunda sürekli tek kaşını kaldıran benim gibi biri için böyle bir paragraf yazmasam kendime ve benim gibi düşünenlere haksızlık etmiş olurdum  diyerek sözlerimi bitirmek istiyor ve kendini hiçbir şeye, hiçbir gruba ait hissetmeyenlerle zaman zaman aynı durumda olan milyonlar olduğunu da dip not olarak ekliyorum.