Toplumları bireyler oluşturur, bireyler ise toplumu oluştururken bazı gereksinimleri doğrultusunda birleşirler. Maslow hiyerarşisinde üçüncü sırada yer alan ait olma yani aidiyet bireyin diğer bireyler arasındaki ilişkisinin temelini oluşturur. Birey, ilk iki sırada yer alan fizyolojik ihtiyaçlarını ve güvenlik ihtiyacını gidermesinden sonra ait olma ve sevgi ihtiyacını karşılamak zorundadır. Bu durum da bireyin diğer bireylerle ve toplumla temasının bu bağlamda ilk noktasını oluşturur. Bireyin toplumla ve diğer bireylere temasını sağlayıp, bu ihtiyacını gidermesi sonrasında ise değer ihtiyacı ve son basamak olan kendini gerçekleştirme gelmektedir. Sosyal bir varlık olan insanların bir takımı tutması, bir partiyi desteklemesi, bir ideolojinin peşinden gitmesi ait olma ihtiyacından ileri gelmektedir. Kendisiyle benzer olanlarla beraber olarak kendini bir gruba “ait hissetmesi” sonrasında ise “değerli olduğunu” hissetme ihtiyacı baş gösterecektir.

Türk korku sineması 2004 yılında çekilen “Büyü” filmi sonrasında İslami korku kodlarına yönelmiştir. Bu kodlarda baskın gelen korku unsuru ise cin olmuştur. Türk korku filmlerinde insan ile cinin karşı karşıya gelebilmesi için oluşturulan geleneksel senaryo ise büyü uygulaması olmaktadır. Büyü uygulaması ise paleolitik çağlardan bu yana insanoğlu tarafından “parça-bütün ilişkisi” yani “pars pro toto” üzerinden biçimlendirilmektedir. Parça bütün ilişkisinin prensibi ise parçanın bütüne tesir edeceği inancından beslenmektedir. Bir bireye ait eşya, saç teli, kan, tırnak, fotoğraf gibi nesneler yardımıyla olumlu ya da olumsuz enerjinin bireye ait unsur üzerinden bireye gönderilmesini esas almaktadır. Voodoo’dan Wicca’lara, Havas’tan Budizm’e dek tüm büyüsel inanç sistemlerinde bu temel nokta kullanılmaktadır. Bu bağlamda Türk korku filmlerinde büyüye maruz kalan karakterlerin saç, tırnak, fotoğraf ya da herhangi bir eşyası büyü ritüeli sırasında kullanılmaktadır. Peki aidiyet bu unsurlar üzerinden neden iflas etmektedir?

Bir bireye ait saç, tırnak, kan gibi parçalar yakınında olmayan bir karakter tarafından elde edilemez. Aynı şehirde olmayan ya da aynı şehirde olsa dahi ev adresini bilmediğiniz, evine davet üzerine gidemeyeceğiniz bir bireye ait bedenine ait bu tür parçaları almanız olası değildir. Bu da tek bir sorunu gözler önüne serer; bir bireye büyü uygulaması yapacak kişinin bireyin yakınlarından olması gerekir. Bireye yakın olmayan, onun evine rahatça girip çıkamayan başka bir birey, büyü uygulaması yapacağı kişinin bedeninin bir parçası olan bu nesnelere ulaşamaz, ulaşması imkânsızdır. Böylelikle büyüye maruz kalan bireyin büyü uygulamasını fark ettiği anda, ait olma ihtiyacı basamağı aşağı düşer. Korunma basamağına inen bireyin kurduğunu sandığı, ait olduğuna inandığı dünyası yerle bir olur. Cin musallatına uğraması durumunda fizyolojik ihtiyaçları da düşer zira cin musallatının belirtileri arasında kusma, nefes darlığı, bedenini kontrol edememe, açlık hissetmeme dolayısıyla da yemek yememe gibi durumlar bulunmaktadır. Dolayısıyla büyüye maruz kalan birey, ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağına değin düşebilir.

Bu bağlamda Türk korku filmlerine bakıldığında bir karaktere büyü uygulayan kişilerin bu bedensel parçalara ulaşabilmesi adına yakın akraba, komşu, yakın arkadaş gibi “aidiyet” duygusu taşıdığı yakın çevresinden çıkıyor olması kaçınılmaz ve doğrudur. Bu nedenle Türk korku filmlerinde büyüye maruz kalan karakterler adına seyirciler hep aynı narayı atar: “Sen de mi Brütüs?”