Arapça kökenli aidiyet sözcüğü için Türk Dil Kurumu’nun çevrimiçi hizmet veren Güncel Türkçe Sözlük’üne başvurulduğunda “ilişkinlik” tanımıyla karşılaşılmaktadır. Başka kaynaklarda ise “ait olma durumu” gibi açıklamalar da mevcuttur. Bu durumda aidiyeti, bireylerin ya da toplumların kendilerini bir şey ile ilişkili veya bir şeye ait hissetmesi, bir çeşit kendini ilişkilendirme hali olarak da tanımlamak mümkündür.

Aidiyet kavramı, toplumsal ilişkilerde göz ardı edilemeyecek bir olgu olması sebebiyle, kültür araştırmalarında da mühim bir yer işgal etmektedir. Elbette bireylerin psikolojik sağlıkları için çevre ile de aidiyet bağı kurmaları gerekmektedir. Nitekim Profesör Doktor Osman Müftüoğlu da yaşam sağlık, mutluluk, yalnızlaşma, yabancılaşma, kaygı hissi gibi yaşam kalitesini etkileyen durumlar bakımından aidiyet duygusunun öneminden bahsetmektedir. Bu yazıda ise aidiyet duygusunun Türkoloji üzerinden kültür ve inançla ilgisi işlenmektedir. Başlamadan belirtilmelidir ki, Türkoloji salt dilbilimsel araştırmalarla sınırlı bir bilim dalı değildir. Bu sebeple söz konusu aidiyet duygusu, Türkoloji araştırmalarını dahi etkileyip yönlendirebilmektedir. Örnek vermek gerekirse, Hıristiyan Türkologlar çoğunlukla gayri Türklerden oluşurken Müslüman Türkologlar ise genelde Türklerden çıkmaktadır. Bununla birlikte Hıristiyan Türkologlar Şamanizm’i de objektif bir biçimde araştırabilirken, Müslüman Türkologlar geleneksel inançlar söz konusu olduğunda atalarıyla kendi aralarında bir aidiyet duygusu kurmakta zorlanmaktadırlar. Bu duruma sebep olarak Müslüman Türkologların inançsal kaygıları gösterilebilir. Pek tabii Müslüman, Hıristiyan ya da Ateist Türkologlar ifadeleri kullanılırken bu gruplara dâhil araştırmacıların türdeş bir duruşa sahip olduğundan söz etmek güç olacaktır.

Sağlıklı bir aidiyet duygusundan bahsedilemediği durumlara bir örnek olarak, Müslüman Türkologların altıncı yüzyılda Köktürkleri ziyaret eden Bizanslı heyetin, karşılama sırasında ateşten geçirilmesini değerlendirmeleri gösterilebilir. Bu araştırmacılar, “ateşe duyulan saygı” gibi yüzeysel bir uygulama kavramı ile açıklamaktadırlar. Hal böyle olunca Sibirya’nın yerlisi Türk halklarında günümüzde bile yaşatılmaya devam eden Şamanizm dininde önemli bir yer tutan ateş kültü de aynı kaygıya sahip araştırmacılar tarafından görmezlikten gelinmiş olmaktadır. Şaman dualarının okunduğu ve adakların adandığı Ateş Ana (Hakasça: Ot İne) gibi önemli bir inançsal kültür figürü, Türk kültürünün bir değeri, önemli bir ögesi olarak kabul edilmemektedir. Hatta kimi Müslüman Türkologlar eski Türklerin inançsal kültürü ile günümüz Sibiryalı Türklerin Şamanizm’i arasında inançsal devamlılık sürecini koparmaya çalışmakta, bu ikisi arasında “organik bağların” yokluğundan dahi söz edebilmektedirler. Oysaki bu Türkologlar yine gayet iyi bilmektedirler ki, eski Türklerin sekizinci yüzyıl yazıtlarında söz ettikleri Umay günümüzde de, diğer dinlere mensup Türklerden ziyade Şaman olan Sibiryalı Türkler tarafından kutsal bir varlık olarak yaşatılmaktadır. Aynı tespit eski Türk yazıtlarında geçen Erklig, Yer-Sub, Kök Tengri, Yağız Yer gibi kutsal varlıklar için de geçerlidir. Bu yüzden denilebilir ki, günümüz Sibirya Şaman Türklerini Sovyetler döneminde bile yapılmayan bir biçimde eski Türk dönemindeki inançsal kültürden koparmaya çalışmak, aidiyet duygusunun kurulamamasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda Müslüman Türkologların inançsal kültür bakımından eski Türklere, başka bir ifadeyle Semitik inanç sistemlerinden birine mensup olmayan Orta Çağ Türklerine karşı yabancılaşmasından söz etmek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada konunun daha iyi anlaşılması için karşılaştırmalı örnekler vermek yerinde olacaktır. Misal olarak, tek Allah’a iman eden günümüz Yunan halkının kendileri ile atalarının inançsal kültürü arasında sağlam bir aidiyet duygusu kurabildikleri görülmektedir. Nitekim Yunan halkı, günümüzde mensup oldukları din tarafından kâfir kabul edilebilecek atalarının çok tanrıcı inançsal kültüründen utanmak bir tarafa, Yunan askeri uçaklarının üzerine Zeus’un adını yazmakta ve resmini çizmektedirler. Benzer biçimde, günümüzde Hıristiyanlığa mensup olan İskandinav kökenli araştırmacıların da Vikingleri ve onların geleneksel inançlarını mercek altına alırken kendileriyle ataları ve kadim kültürleri arasında aidiyet duygusu kurabildikleri anlaşılmaktadır. Dolayısıyla İskandinavlar da çok tanrıcı atalarından ötürü eziklik kompleksine kapılmamakta ve onları olduğu gibi kabul ederek tüm dünyaya tanıtmaktadırlar. Bu yaklaşımlar sayesinde tüm dünyada çok tanrıcı Viking kültürü modası oluşmuş, pagan Viking Tanrılarının adları herkesçe bilinir hale gelmiştir. Öte yandan tek Allah’a iman konusunda hassasiyetiyle tanınan İran’da bile araştırmacılar tek tanrıcı bir inanç sistemi olsa da çok tanrıcı bir ortamla iç içe olan Zerdüştlük ya da Mazdaizm konusunda kendileri ile ataları arasında aidiyet duygusu kurarak araştırmalar ortaya koyabilmektedirler. Örneğin Najiba Ziyayi Azizi, “Zerdüştlüğün Kutsal Kitabı Üzerine Bir Araştırma” adlı doktora tezinde Milattan Önce beşinci yüzyılda İran’da yaşamış çok tanrıcı bir topluluk olan Mağan kabilesinin, tektanrıcı Zerdüştlük dinini çok tanrıcı bir biçimde algılayıp yaşatmış olduklarını aktarmıştır. Görüldüğü gibi dini hassasiyetleriyle tanınan İranlılar bile kendileri ile çok tanrıcı ataları arasında sağlam bir aidiyet duygusu geliştirebilmekte ve eski kültürlerini kasten Semitik inanç sistemlerine benzetmeye çabalamamaktadırlar.

Türkoloji ve Şamanizm özelinde aitlik hissinin kurulamamasında Şaman ve Şamanizm gibi kelimelerin Türkçe olmamasını gösteren araştırmacılar da mevcuttur. Ancak Şaman kavramının Türk, Moğol, Tunguz-Mançu, Kore ve Japon halklarının da dâhil olduğu Altay kültür çevresine ait olduğu bu araştırmacılar tarafından unutulmuş gibi görünmektedir. Oysa bilge/bilen kişi anlamına gelen Şaman kavramı yalnızca Türkçe gibi Altay dillerinden olan Tunguz-Mançuca ile sınırlı kalmamaktadır. Kavram aynı zamanda doğrudan Türk dilleriyle de ilgilidir. Nitekim Şaman kavramındaki şa/sa fiili, Türk kültür çevresinde sağ, sağduyu, ayrıca düşünce ve özlem anlamındaki sağıs/sağış/sağınış gibi kavramlarla motif birliği içerisindedir. Ayrıca belirtilmelidir ki, tanınmış Hakas Türkologlardan Profesör Doktor Viktor Butanayev, Türkçe kam/xam kavramına ek olarak Hakasçada Şaman anlamında bir de saman sözcüğünün varlığından söz etmektedir.

Kısaca Müslüman Türkologların inançsal hassasiyetten ötürü görmezlikten gelmeye eğilimli oldukları veya ötekileştirmeye çalıştıkları Şaman kavramı, Altay kültür çevresinden kaynaklanmakta olup dünya bilimsel ve inançsal literatürüne Şamanizm adı altında girmiş ve tüm insan uygarlığına mal olmuştur. Bundan da öte, ister batılı ister doğulu olsun tüm dünyadan pek çok araştırmacı kendi uygarlıklarını, öz kültürlerini veya insanlık medeniyet tarihini Altay kültür çevresi ürünü olan Şaman kavramı üzerinden tanımlamakta, irdelemeye çalışmaktadır. Bu duruma bir örnek olarak, dünya tarih anlayışını altüst eden Göbekli Tepe kazılarına başkanlık yapmış Alman arkeolog Klaus Schmidt’in Türkiye topraklarındaki bu on iki bin yıllık tapınak kompleksinin anlamlandırılabilmesi için Şamanizm terminolojisinden istifade edilmesi gerektiğine ilişkin görüşü gösterilebilir. Bunun yanı sıra “sayıların atası” büyük matematikçi Pythagoras’ın, ünlü şair Orpheus’un ve toprak, su, hava ve ateş gibi dört temel ögeli düşünce sisteminin atası olarak kabul edilen Empedokles’in antik Yunan dünyasının tanınmış Şamanları olup olmadıkları tartışılmaktadır. Arkeologlar tarafından birkaç yıl önce İsrail’in kuzeyinde bir mezarda bulunan on iki bin yaşındaki kadının da Yahudi araştırmacılar tarafından Şaman olabileceği tahmin edilmektedir. Bu son örnekte, Semitik dinlerden etkilenen Müslüman Türkologların kendi atalarını Ortadoğu kültürü üzerinden değerlendirmeleri ve Samilerin yaşadığı topraklarda ise araştırmacıların tarih öncesi kadim uygarlıkları Altay kültür çevresine ait Şaman kavramı üzerinden irdelediğini görmek ilginçtir. Güney Fransa’da bulunan Trois Frères mağarasında yaklaşık on beş bin yıllık bir Şaman tasvirinin bulunması ve bu tasvirin batılı araştırmacılarca Freud’tan çok daha eski bir psikanaliz geleneğinin kökleri olarak tartışılması da dikkate değerdir.

Güneybatı Almanya’da yer alan mağaralardan birinde ise 1939’da Arslan Kişi adı verilen bir figür bulunmuştur ve hangi cinsiyeti temsil ettiği hala tartışılmaktadır. Otuz beş bin yıllık bu Arslan Kişi’nin aslında bir Şamanı temsil ettiği üzerinde durulması da konumuza bir başka örnektir. Bunun yanı sıra Türkçe kökenli kam ve kamlamak sözcükleri birer Türkizm olarak Slav dillerinden Rusçaya girmiştir. Bu kelime dışında Şaman ayini anlamına gelen başka hiçbir kavramı bulunmayan Rusça dilinde kamlaniye sözcüğü, tüm dünyadan halkların Şamanizm kapsamındaki ayinlerini adlandırmada kullanılmaktadır. Buradan da anlaşılabileceği üzere Altay kültür çevresinden pek çok önemli kavram farklı kültür dairelerine geçebilmiştir. Ek olarak, Rusyalı araştırmacı Yuri Berözkin’in elli beş bin metin taramasına dayanarak yaptığı çalışmaya burada değinilmelidir. Söz konusu araştırmacı, Şamanizm’in hala güçlü olduğu Güney Sibirya’nın kadim dönemlerde Avrupa’yı kültürel olarak Şaman mitolojisi üzerinden etkilediği çıkarımını yapmış ve Avrupa mitolojisini motif olarak etkilemede Güney Sibirya’nın, Ön Asya ve Hindistan’a göre daha önde olduğu sonucuna varmıştır. Yukarıda yer alan örnekler elbette çoğaltılabilir; ancak gerçek şudur ki, Şamanizm ile bir aidiyet duygusu kurulmadığı takdirde Türkoloji araştırmalarının kurgular üzerinden sürdürülmesi kaçınılmaz görülmektedir.