Tüm canlıların temel amacının hayatta kalmak olduğu bir dünyada, biyolojik donanımı açısından yeterli avantaja sahip olmayan insan, ihtiyaçlarını karşılamak ve önüne çıkan engellerin üstesinden gelebilmek için bir arada kalıp işbirliği yapmış; diğer bir deyişle, sosyal bir organizasyon kurup kendine özgü bir kültür oluşturma yoluna gitmiştir. Bu sayede, hayatta kalmanın ötesinde, çevresini istediği gibi yeniden tasarlayıp düzenlemekle kalmamış, diğer canlıların tümüne hükmetme gücüne de kavuşmuştur. Kısaca doğanın yarattıklarına karşı insanlığın yaptığı ve yarattığı her şey olarak tanımlanabilen kültür, insanın hayatta kalabilmesi ve ihtiyaçlarını karşılayıp zorlukları aşabilmesi için işbirliğinin devamlılığına vurgu yapar. İşte bu işbirliği mekanizmasının çalışmasını sağlayan ana motorlardan birisi de doğuştan itibaren her insana damgalanan ve büyüdükçe çeşitlenip yeni görünümler kazanan aidiyet duygusudur.

Biz Bir Aileyiz
Dünyaya geldiğinde hayatını devam ettirebilmek için her açıdan başkalarına muhtaç olan insan, ait olduğu toplumda en güçlü bağlarını ailesiyle kurar. Ebeveynler çocuklarının hayatı söz konusu olduğunda kendi hayatlarını tehlikeye atacak davranışlar sergileyebilirler. Yani, birçok annenin çocuğu için dile getirdiği “Kurban olurum sana,” cümlesinde belli ölçüde bir gerçeklik payı vardır. Elbette çocuk da, kendi üzerinde son derece güçlü etkiler yaratan bu fedakârlığın karşılığını vermek üzere eğitilir. Böylece toplumsal işbirliğinin ve aidiyetin temelleri atılmış olur.

İnsan yavrusuyla fedakârlık üzerinden kurulan aidiyet ilişkisi, günlük yaşam alışkanlıkları, adetler, gelenekler, görenekler, örfler, töreler ve diğer sosyal kurallar üzerinden kalıplaştırılır. Bu kalıplar bireyi çoğu zaman farkında olmadan topluma uymaya ve sosyal düzenin devamını sağlamaya yönelik davranışlara yönlendirir. Aile bir yönüyle aidiyet üzerinden toplumsal işbirliği düzeneğinin kurulması ve devam ettirilmesi için örnek bir model oluşturur. Bu açıdan diğer sosyal grupların, kurumların, şirketlerin, üyelerinde aidiyet duygusunu pekiştirmek amacıyla “Biz bir aileyiz” söylemine sıklıkla sarılmaları şaşırtıcı değildir.

Öte yandan, aidiyet duygusunun ailede en güçlü haliyle ortaya çıkması aidiyet dengesinin kurulması ve korunması açısından da birçok sonuç doğurur. Aidiyet ilişkileri ve işbirliği düzeninin belirlenmesinde hiyerarşik bir modelin benimsenmesi, küçüğün büyüğe tabi olması, kadının erkeğe itaat etmesi gibi uygulamaların hayata geçirilmesi, ait olan güçsüzün güçlü sahip tarafından sömürülmesinin önünü açar. Bu sömürü, diğer toplumsal katmanlarda hem derinleşir hem de çeşitlenir. İstenen görevleri yerine getirmekte başarısız olan çocukların cezalandırılmasından başlayan bu sömürü düzeni, belirlenen kurallara uymakta direnen kadınlara şiddet uygulanmasına, hatta yaşama haklarının ellerinden alınmasına kadar uzanabilir. Diğer bir deyişle, namus cinayeti kisvesi altında işlenen cinayetlerin yanı sıra, bunalıma giren ya da cinnet getiren baba eşini ve çocuklarını öldürüp intihar etti türünden haberlerin gerisinde yatan neden çoğu zaman aidiyetle ilgili çatışmalardır. Kısaca “Ya benimsin ya kara toprağın” sloganıyla ifade edilen bu sömürü düzeni, aidiyetin belli bir denge ile korunmadığı takdirde nelere yol açabileceğini göstermesi açısından büyük önem taşır.

Sadakat ve Liyakat
Kişi, ait olmanın sağladığı güven duygusunun karşılığında yaşamın hemen her anında ve alanında söz konusu aidiyete layık olup olmadığı konusunda sınavdan geçirilir. Anaokuluna bile girebilmenin koşulları vardır. Çocuğun kişisel temizlik becerilerini geliştirmiş olması beklenir. İlkel topluluklarda yetişkinliğe geçiş törenleri, adayların vahşi hayvanların bulunduğu ortamlarda yalnız bırakılmalarından, tehlikeli bir hayvanı öldürüp bir avcı olarak kendilerini kanıtlamalarına, fiziksel acıya katlanma ile ilgili ritüellerden bedensel sakatlamalara kadar geniş bir çeşitlilik gösterir. Bunların uzantıları gelişmiş olduğu söylenen toplumlarda halen kendine yer bulmaktadır. Belli inanç sistemlerindeki sünnet uygulamaları, bazı grupların üyelerinin aynı dövmeyi yaptırması akla gelen ilk örnekler olarak sıralanabilir.

Bunun da ötesinde, eğitim hayatında üst basamaklara tırmanmak, hedeflenen mesleğin lisansını alabilmek için yüzlerce sınavı geçmek, çok sayıda mesleki beceri aşamasını tamamlamak gerekir. Bu da yetmez, bu özelliklerin ve becerilerin kaybedilmesi kazanılan hakların kaybedilmesine yol açar. Günlük yaşamda sohbet etmek bile bir yönüyle sınavdır. Sohbetleri sıkıcı olanlar popülerliklerini yitirirler. Yakın ilişkilerimizde, üyesi olduğumuz gruplarla girdiğimiz etkileşimlerde, çalışma ve eğlence hayatımızda hep adı konmamış bir takım değerlendirmelere tabi tutuluruz. Bu değerlendirmeler sonuçta söz konusu aidiyetle ilgili kaderimizi belirler. Orta Çağ’ın kâbusu olarak kabul gören aforoz aslında modern yaşamın birçok aşamasında varlığını devam ettirmekte ve farklı görünümler altında tehdidini sürdürmektedir.

Dünyaya ait olduğumuz yerden bakmak bizi bulunduğumuz yerin ufkuyla sınırlar. Bunun sosyal düzlemdeki karşılığı, içinde bulunduğumuz mekân ve zamanın, ait olduğumuz ailenin, sosyal grupların ve bir bütün olarak toplumun düşüncelerimiz, dünya görüşümüz, davranışlarımız, tutum ve önyargılarımız üzerindeki belirleyici etkisidir. Ömürleri boyunca yaşadıkları ormanın dışına çıkmamış bir kabilenin üyeleri dünyanın ormandan ibaret olduğunu düşünebilirler. Güneşten kavrulan Ortadoğu’dan yayılan inanç sistemlerinde cennet ırmakların aktığı gölge serin bir yerken cehennem ateşlerle kaplıdır. Buna karşın Kuzey Avrupa’da yaşayan bazı halkların mitolojilerinde cennet güneşin ısıttığı güzel bir yer cehennem ise buzlarla kaplı bir yer olarak tasvir edilir.

Ait olduğumuz zaman da bizi benzer şekilde etkiler. Elbette her bir yaşam deneyimi kendine özgü ve eşsizdir. Bununla birlikte, her nesil ait olduğu zamanın koşulları ve olanaklarıyla yetişir. Farklı bir şekilde dile getirecek olursak, her dönemin kendi kuşağı üzerinde belirli izler bıraktığını söyleyebiliriz. Örneğin Batı dünyasında, 1925-1945 yılları arasında doğan ve “Sessiz Kuşak” olarak adlandırılan grubun uyumlu, çalışkan, kanaatkâr ve otoriteye saygılı olduğu; 1946-1964arasında doğan “Baby Boomers” kuşağının çalışkan, idealist, işkolik, başarı odaklı bencil olduğu; 1965-1979 arası doğan “X Kuşağı”nın girişimci, bağımsız, rekabetçi, şüpheci olduğu; 1980-2000 arası doğan “Y Kuşağı”nın çoklu görev yapabilen, tatminsiz, özgür, otorite karşıtı olduğu; 2000 yılı ve sonrasında doğan “Z Kuşağı”nın tatminsiz, doğrucu, şeffaf, otorite tanımaz ve tüketici olduğu söylenir. Bu durum aidiyet bağı kurduğumuz her şey için geçerlidir. Bu noktada Tarih, sosyoloji ve iktisat bilimlerinin öncülerinden biri olarak kabul edilen İbn-i Haldun’un ünlü “Coğrafya kaderdir” sözünden yola çıkılarak “Aidiyet kaderdir,” savı ileri sürülebilir.

Zincirler ve Zincirleri Kıranlar
Aidiyetin zincirleri kalındır. Söz konusu aidiyetin karşıladığı ihtiyaç kişi açısından ne kadar büyük bir öneme sahipse zincirler de o kadar kalınlaşır. İhtiyaçların azalması ya da başka kaynaklardan karşılanması olanağının elde edilmesiyle de zincirler zayıflamaya başlar. Bütün ihtiyaçlarını karşılayan anne babasını yere göğe sığdıramayan bir çocuğun büyüyüp kendi ihtiyaçlarını karşılamaya başlaması ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarının peşinden koştururken ebeveynlerine giderek daha az zaman ayırmasının gerisinde bu mekanizma vardır.

Yaşam deneyimindeki farklılaşmalar, bilgi, beceri ve uzmanlaşmadaki artış, aidiyet bağlarının zayıflaması ya da güçlenmesinde etkili olabilir. Futbola ilgi duyanlar büyük kulüplere transfer olan bazı futbolcuların “Çocukluğumdan beri bu kulübü tutuyordum. Artık ait olduğum yerdeyim. Hiçbir şey beni formamdan koparamaz. Ömrüm boyunca burada kalmak istiyorum” gibi açıklamalarına aşinadır. Ancak aynı futbolcu başka bir kulübe transfer olduğunda, “Ben profesyonel bir oyuncuyum. Geleceğimi garanti altına almak zorundayım,” cümlesini çok kolay bir şekilde söyleyebilmektedir. Burada kilit nokta, tüm canlıların temel içgüdüsü olan hayatta kalma ve bu mücadele sırasında en iyi koşulları elde etmeye vurgu yapan, “Geleceğimi garanti almak zorundayım cümlesidir.”

İş dünyasına yönelik araştırmalarda kurumsallaşmış büyük şirketlerin alt kademelerinde çalışanların aidiyet duygusunun üst kademelerde çalışanlardan daha kuvvetli olduğu gözlenmiştir. Çünkü alt kademelerde çalışanlar bu şirketlere geleceklerinin teminatı olarak bakarlar ve işsiz kalmaları durumunda başka bir yerde iş bulamayabilecekleri endişesi şirketleri ile gönül bağı kurmalarını kolaylaştırır. Öte yandan uzmanlık alanıyla fark yaratan üst düzey bir yönetici kendisine daha iyi bir gelecek kurabilmek için en iyi şartları sunan şirketler arasından seçim yapma ayrıcalığını elde eder.

Diğer taraftan aidiyet üzerinden karşılanan ihtiyaçlar için ödenen bedelin büyüklüğü de kişiyi bağlarından kurtulup daha az maliyetli yeni aidiyet bağları oluşturmaya ya da mümkün olduğu ölçüde kendisiyle yetinmeye itebilir. Sosyal medyada son zamanlarda sıkça paylaşılan, “Çok büyük kalabalıklar gördüm ama içinde bir tek insan görmedim”,”Şu, şu nedenlerden dolayı şu, şu özelliklere sahip insanları artık takip etmeyeceğim ve bu tür takipçilerimi sileceğim” gibi mesajlar, “Siz hepiniz ben tek” gibi nakaratların sıkça tekrarlandığı şarkılar bu ayrışmayı dile getirirler.

Ait olduğu yerden ayrılıp ufkun ardını görebilenler yeni aidiyet zincirleriyle kuşatılabilirler. Ne var ki, insan bir kere harekete geçip yeni ufukların vaat ettiği farklılık ve güzellikleri keşfettiğinde hiçbir zincir onu yerinde tutamaz. Sosyal-kültürel değişmenin temel dinamiklerinden biri de budur.