Aidiyet hissinin kitledeki tezahürü oldukça büyüktür. Bir topluma entegre değilseniz kendinizi iç dünyanın delirten yalnızlığında bulabilirsiniz. İnsanlar olarak yalnızlığa adaptif canlılar değiliz. Sosyal yaşamın dinamiği içinde var olmaya programlıyız. Çünkü bir grubun/toplumun içinde bulununca o grubun avantajlarıyla birlikte evrimsel bir getiri olarak hayatta kalma olasılığımız da yükselmekte. Doğadaki bu avantajlar; yeni doğum yapmış anneye gruptaki diğer anneler ya da dişiler vasıtasıyla, yavrusu için bakım sağlamayı içerdiği gibi, yiyecek bulamayacak kadar hasta veya yaşlı bireye daha genç bireyler tarafından yiyecek temin edilmesini, yas yaşantısında duygusal desteği, çetrefilli bir problem karşısında bilişsel destek vermeyi de içermektedir. Tüm bu destekler, bireyin zor anlarda tek başına kalırsa üstesinden gelemeyeceği durumları, içinde bulunduğu grubun imecesiyle kolaylaştırmaktadır. Bu sebeptendir ki bir gruba ait olmak genelde yalnızlığa yeğdir. Elbette sosyal destek her bakımdan önemli ve birçok getirisi bulunmakta. Peki bir gruba ait olmanın farkında olmadığınız götürüleri de olabilir mi?

Araştırmacılar, özellikle sosyal psikologlar, topluma adapte olmakta gösterdiğimiz uyumun sandığımızdan daha fazla olduğunu göstermişlerdir. Solomon Asch, 1953’te yayınladığı konformite deneyiyle, başkalarının varlığında insanın karar verme süreçlerini incelemiş ve çok çarpıcı bulgular ortaya koymuştur. Deneyin temel sorusu şudur: “İnsan doğru bildiğini sandığı şeyin tersini iddia eden bir grupla karşılaşırsa ne olur?”

Deney bir laboratuvarda başlatılmış ve deneye katılan bir grup katılımcıya bir görüş testine katılacakları söylenmişti. İçerideki katılımcılardan biri hariç hepsi sahte denek diye adlandırılan işbirlikçilerdi. Yani verecekleri cevaplar önceden belirlenmişti. Bu kişiler Asch’in asistanlarıydı ve deneyi manipüle edecek olan kişilerdi. Yalnızca biri gerçek katılımcıydı ve gerçek katılımcı, diğer katılımcıların sahte olduğunu bilmiyordu. Tüm katılımcılara, ilkinde orta boy bir çizgi olan ve ikincisinde, ilkiyle aynı uzunluktaki çizgiyi bulmaları için kısa, orta ve uzun boy olarak toplamda üç çizgiyi içeren iki kart gösterildi. Daha sonra ilk karttaki çizginin ikinci karttaki hangi çizgiyle aynı boyutta olduğu soruldu. Öncelikle sahte katılımcılara cevap hakkı tanındı.

İlk birkaç soruda tüm sahte katılımcılar doğru cevap verdi. Böylelikle gerçek katılımcının, sahte katılımcılara güven duyması sağlandı. Sonrakilerde bariz şekilde yanlış cevap veren sahte katılımcılar, birkaç denemeden sonra, cevabın doğru olduğuna emin olan gerçek katılımcıyı da etkilemeye başladı. Sonuç ise oldukça şaşırtıcı oldu. Doğru cevaptan emin olmalarına rağmen, gerçek katılımcıların %32’si, gruptan etkilenip onlara uyum gösterdi ve onlar gibi yanlış cevap vermeye başladı. Yani katılımcıların üçte biri kendi bildiği doğrudansa başkalarının yanlışına uymayı tercih etti. Bunun bilinçdışı bir süreçte, toplumdan dışlanmamak, toplumda kabul edilmek amaçlı olduğu söylenebilir. Tekrar belirteceğimiz gibi; bir gruptaki avantajları kaybetmemek genelde yalnızlığa yeğdir.

Asch’in konformite deneyi, birkaç yıl sonra Stanley Milgram’a ilham oldu. Milgram, Nazi savaş suçlusu olan Adolf Eichmann’ın yargılanması sürecinde bir deneye başladı. 1961’de başlattığı ve otoriteye itaati araştırdığı deneyindeki temel soru şuydu: “Adolf Eichmann ve Yahudi Soykırımındaki yardımcıları, sadece onlara verilen görevi mi yerine getiriyorlardı? Gerçekten azılı birer suçlu muydular yoksa birer emir kulu mu?”

Yale Üniversitesi’nin bodrum katındaki laboratuvarda gerçekleştirilen ve katılımcılara amacı “cezanın öğrenme üzerindeki etkisi” olarak açıklanan deneyde, tıpkı Asch’in deneyindeki gibi işbirlikçi sahte katılımcılar kullanıldı. Biri öğrenci rolündeki işbirlikçi sahte katılımcı, biri öğretmen rolündeki gerçek katılımcı ve biri de otorite figürü olan diğer işbirlikçi deney gözlemcisi rolündeki üç kişiden oluşan deneyde, deney gözlemcisi hariç, katılımcılara bir kura yardımıyla öğretmen ve öğrenci rolleri biçiliyordu. İki kâğıtta da öğretmen yazıyordu ve sahte denek sanki kendisine kuradan öğrenci rolü çıkmış gibi davranıyordu. Bu sayede gerçek katılımcı, elindeki kâğıtta öğretmen yazdığı için karşısındaki kişinin manipülatör olduğunu anlamıyordu. Bu esnada öğretmen ve öğrenci birbirini göremeyecek ama duyabilecek şekilde ayrı odalara alınıyordu.

Öğretmenin görevi, elindeki sözcük kartlarını okumak ve sonrasında sunduğu seçeneklerden doğru olanın öğrenci tarafından doğru şekilde bulunmasını istemekti. Eğer doğru cevap verirse bir sonraki sözcük kartına geçilecekti. Yanlış cevaplarda ise öğrenciye elektrik şoku ile ceza verilecekti. Ayrıca bu elektrik şoklarını öğrenciye, öğretmenin bizzat kendisi verecekti. Deneye başlanmadan önce öğretmen rolündeki gerçek katılımcıya kırk beş voltluk bir elektrik şoku veriliyordu ve birazdan öğrenci rolündeki sahte katılımcının eğer yanlış cevap verirse canının ne derece yanacağını anlaması sağlanıyordu. Elbette öğrenciye gerçekten elektrik şoku verilmiyordu ama öğretmen rolündeki gerçek katılımcı, gerçekten elektrik şoku vereceğini sanıyordu.

Deneye başlandıktan sonra, yanlış cevaplar geldikçe elektrik şokuna başlayan gerçek katılımcılar, bir süre sonra her yanlış cevapta 15’er volt şiddetinde artan elektrik şokunu sorgulamaya başlamışlardı. Herhangi bir noktada durmak isteyen gerçek katılımcılara, her seferinde, sırasıyla şu direktifler veriliyordu:

  1. Lütfen devam edin.
  2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
  3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
  4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Gerçek katılımcı bu uyarılardan sonra yine de devam etmek istemediğini belirttiğinde deney sonlanıyordu. Fakat deneye devam edildiği durumlarda ise dört yüz elli voltluk elektrik şoku üç kez üst üste verildiğinde deney sonlandırılıyordu. Sonuç pek de iç açıcı değildi maalesef. Gerçek katılımcıların %65’i, en yüksek volt olan dört yüz elli voltu, huzursuzluk hissetseler de, aldıkları direktifleri yerine getirmek adına öğrenciye uygulamışlardı ve katılımcıların hiçbiri üç yüz volt seviyesinden önce şok uygulamaktan vazgeçmemişti. Bu tüyler ürpertici sonuç, Milgram’dan sonra tekrarlanan deneylerde de benzer şekilde ortaya konmuştu.

Sıradan insanlar, sadece bir deney bilimcisi olan kişiden aldıkları emirle vicdanlarını bir kenara bırakıp tamamen otorite saydığı kişiye, karşısındakinin acı çekmesine rağmen itaat edebiliyorlardı. Deneye katılan kişiler, güçlü vicdani duygularına karşın saf otoriteye maruz kalarak kurbanların acı dolu çığlıklarına rağmen zaferi otoriteye teslim ediyorlardı.

Milgram’ın otoriteye itaati sorguladığı bu etkileyici deneyde gösterilen şu ki; kişiler, yaptıkları işin tahrip edici sonuçlarını ayan beyan görmelerine rağmen, temel ahlaki değerlerine ters düşse de, otorite saydıkları kişileri reddedebilme potansiyelleri oldukça düşüktür.

“Sosyal Uyum Kuramı” kapsamındaki bu iki deney, farkında olmasak da, bilinç düzeyinde algılamasak da topluma gereğinden fazla bir adaptasyon içinde olduğumuza dair birer kanıt sunuyor. Emre itaat de bu uyum sürecinin bir parçası. Doğrusu ve yanlışı, iyisi ve kötüsü insanların yaşamında ancak.

Bir futbol takımına holiganlık derecesinde kapılmak, bir siyasi fikrin peşinde körü körüne koşmak, bir dini inanç uğruna öldürmeyi göze alabilmek, mutsuz bir ilişkideki bağlılıktan kopamamak. Her biri bir sürecin sonu olmayan bağlılığını göstermektedir. Aidiyet ihtiyacının baskınlık şiddetine göre değişen düzeyde kendiliğimizden vazgeçebiliyoruz. Bu vazgeçişle yalnız kalmamak adına daha da direniyor ve direndikçe daha radikal kararlarla hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz. Bir düşünelim isterseniz. Konformite kokulu radikalliğimiz mi, salt kendiliğimiz mi? Hangisi bizim biz olmamızı sağlıyor?