Parçalanmış varlıklar en iyi, parça parça betimlenirler. Rilke’nin bu hoş dizesinden yola çıkarak;  insan ilişkilerini ve insan-nesne etkileşimini irdeleyeceğiz. İlişkilerin duygusal tüketim nesnesine dönüşmesinin sosyolojik izlerini takip edeceğiz. Arkadaşlık, dostluk ve aşk kavramları niçin imajlarla yahut maskelerle gölgelenmektedir? Bu gölgenin kaynağını hiç düşünüyor muyuz?

İnsanların birbirini birer heyecan metası veya arzu nesnesine dönüştürmesinin psikolojik uzantıları neler olabilir? Tüm bu yanılsamalar zincirinin içinde herkes kendi labirentinin efendisi olarak ne kadar mutluluğa yakın? Evliliklerin, çocuk sahibi olmanın endüstriyel üretim mekanizmasına dönüşmesinin riskleri kadar bu mekanizmanın dişlisi değil de bizatihi kendisi olduğumuzu fark edecek zamanımız var mıdır? Hayatı algılayış biçimimiz zamanın hızına uyum sağlayarak, günü en verimli şekilde sonlandırmak mıdır?

Ben ve başkası arasındaki holizm ile disharmonik  yapıları, aidiyet ekseninde düşünecek olduğumuzda kavramlar ve anlamlar günümüzde nasıl karşımıza çıkmaktadır? İnsanın kendisini ve başkasını anlaması hususunda;  özellikle Heidegger’in ‘das man’ ve ‘mitsein’ kavramlarını, yine bu noktalarda aydınlatıcı olduğunu düşündüğümüz Levinas’ın başkasına karşı,  katışıksız sorumluluğu olarak da pek tabii hatırlayabiliriz. Aidiyetin, günümüz insan ilişkilerindeki anlamını;  felsefi düzleminin yanı sıra sosyolojik ve de psikolojik kesişimlerini de gözeterek komplike bir düşünüş çabasıyla boşluklara temas edeceğiz.

Analitik bir çağda olasılıklar dünyasında yaşadığımız kaçınılmaz bir gerçektir. Parça ve bütün ilişkisini; insan ve nesne birlikteliği dolayısıyla ben’in başka’ya olan yolcuğu bağlamında aidiyet teması eşliğinde düşünmeye çalışacak olursak; hem bir düzen hem de düzensizlik olarak addedilen aşka düşmekteyiz. Aşka düşmekten, aşkı düşünmeye varan bir çizgi de ait olmak? Rilke’nin yukarıda bahsi geçen dizesini hatırlatarak; “Aşkta ben, parça parça dünyaya yerleşir.” Başka bir deyişle aşk, benliğin başkalığıyla benliğiyle hayatta kalması olarak da bizi düşündürebilir. İnsan; bir süreç varoluşuna sahip. Biraz daha yakından baktığımızda süreç, hız, zaman ve değişim… “Hızı korumak vaktiyle sarhoş edici bir macerayken, artık tüketici bir angaryadır.” Akışkanlığın gündelik yaşamımızdaki konumlanışının etkileri neler olabilir?  Dört duvarlarla kapalı bir mekan yahut Platon’un o meşhur metaforunda bahsi geçen, zincirlerle bağlı olduğumuz bir mağara… Aidiyetin sanallığı, mağaranın duvarına yansıyan gölgelerden ibaret olamaz mı?

Erich Fromm düşüncesindeki anlamıyla sahip olmak, zamana teslimiyeti gerektirir. Bu durumda her  şey birer nesne olarak karşımıza çıkmaktadır. Endüstri toplumlarının üretim aşamalarına, süreci yaklaşması makineleri kullanan insanları da aidiyetlikten uzaklaştırarak Heidegger’in “onlar” olarak ifade ettiği gündelik yaşamın öznesine olan ‘das man’ alanına itebilir. Birlikte olmaklığımızı ben’in başkasını metalaştırdığı ve sevgiden yoksun bağlılıkların zamanında yaşıyor olabiliriz. Garantici ve denetlenebilir tüketim alışkanlığının ait olmaklığımıza işlemesinin ne sakıncası olabilir ki? Kullan at, hızlı tüket ki, yenisiyle sahip olmaklığını güçlendir çünkü sen tükettiğin kadar varsın sloganlarıyla zaman kafesinden kurtulmak;  hiç şüphesiz gözlerimizi kapatarak son bulacaktır.

Komplike bir düşünce sistemi beraberinde aidiyetsizliğimizi düşünmek tam da şu an, Bauman ile  baş başa getirecektir bizi.  İnsan ilişkilerinin sanal yakınlığı ile; birlikte olmaklığımızı arttırmamıza rağmen,  kısa ömürlü ve derinlikten yoksun birliktelikler yaşıyoruz.  Ben ve başkası arasındaki köprüler daha az çaba ve zamanda kurulur olmuş, fakat aynı ölçüde, bir tuşla temas girişimini sonlandırma yetisini kendimizde bulmakla kalmayıp, Levinas’ın başkası’na karşılıksız sorumluluk etiğinden de aynı hızda uzaklaşmış oluyoruz. Başkasını duygusal tüketim nesnesi olarak gören ben’ler hiç şüphesiz Levinas’ın öznelliğin koşulu olarak önemini vurguladığı başkası’na karşı katışıksız sorumluluk etiğinin bilincinden yoksunlar.

Kendimizi başkalık alanında nasıl yansıtıyoruz? Nelere ait, nelere sahip olduğumuz takdirde ben ve biz olabiliyoruz? Bundan ötürüdür ki; “Tüketiciler toplumunda, hokkabazlar başarının cisimleşmiş halidir.” Retorik ve hitabetin; hakiki olanı gölgelediği bir çağda kaçınılmaz olarak bizler, tamamlanmamış ve hatta budanmış, hızı önceleyen sözcük ve cümlelerin düzenli dalgalarına aidiz. Konuşulana değil! Bizler laflara aidiz…

Bir tuş kadar yakın siber buluşmalarımız. Ne kadar Ben’e temas ediyor olabilir ki vazgeçilmez bir itki ile bunu devam ettirme çabası sarf ediyoruz? Hem de yitirdiğimizi düşündüğümüz şeylere, özlem duyuşumuza sağır kalacak kadar… Aidiyetin sosyolojik boyutu tam da bu minvalde insan-nesne ilişkisi ve başkasıyla kuracağımız bağda önem kazanıyor. Tüketicilik; bir nesne veya ürünlerin birikiminden ziyade, kullanıldıktan sonra yenilerine yer açmak için bunlardan kurtulmanın gayesiyle ilgilenir. Kullan at perspektifiyle sunulan ürünler ve geri ödeme garantileri, insanın nesneye karşı olan yaklaşımı kadar başkasına da yansıtılacak boyutlarda yayılmış haldedir. Çaba sarf etmeksizin ve riskleri güvence altına alma düşüncesi ekseninde ve denetleyici bir tutum beraberinde anlık tatminler, sevme sanatı olmaktan çıkarak sevme vaadine dönüşmüştür.

Hızlı tüketim ve hazırda bulunuş; el altında olma hali Heidegger’in tekniğe ilişkin soruşturmasında da ayrıntılı olarak yer ediyor. Bu el altında oluş hali insanın, nesneye ve doğa karşında sergilediği saldırganlık ileri boyutlarda insanı da insana bir duygusal tüketim nesneyi başka bir ifadeyle meta olarak görmesinin yaşattığı aidiyetsizlik, güvenden yoksun ve umutsuz bir mitsein ile baş başa bırakıyor. Nesne ve insan ilişkisindeki aidiyet ve mahiyet kopuşunu böylelikle Heidegger felsefesinde görmek mümkündür. Artık bir bölgenin bölgeliği, toprağın topraklığı ve tarlanın da tarlalığı hatta bir nehrin bile nehirliği söz konusu olmaktan çıkmıştır. Bundan sebep bölge artık bir kömür havzasına dönüştürülmüştür, toprak bir maden yatağına, nehir de bir hidro-elektirik santraline… Doğadaki her şey hazır olmaya buyrulmuştur.

Nesnenin bile nesneliğini yitirdiği bir çağda insanın başkası ile kurduğu bağlılık ve temasların kırılganlığı karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiği ise belki de Levinas’ın başkası’nda saklı olabilir. Tüm bu düşünceleri; Richard Baxter’in ifadesiyle güçlendirmek yerinde olacaktır. “Hafif bir pelerin gibi omuza atılacağı” ilişkiler mi sarmış durumda hayatlarımızı? Pelerin misali fırlatılıp atılmasını yeğlediğimiz aidiyetliğe; yumuşak bir okşayış ile mi, yoksa sert bir avuçlamayla mı el uzattığımızı düşünmek elzemdir. Aidiyetimiz ve bağlılığımız ne kadar derinleşir ise karşılaşacağımız riskinde o denli büyük olabileceği yanılgısıyla yaşıyoruz…

İnsan ilişkilerinin kırılganlığı; esasen modern akışkan insanın, aşkın kökensel değişimine yaklaşımını da gözler önüne sermektedir. Aşkın olumlu bir güç olarak değerlendirildiği zamanlar olmuştur. Hesiodos’un Theogonia’sında, aşk’ın kaos ve kozmos arasındaki geçişteki önemi  güzel bir örnektir. Antik Yunan’a düşünsel yolculuğumuzu uzattığımızda ise üç terim bizleri karşılar. Öncelikle Philia, sevgi olarak karşımıza çıkmaktadır fakat başka türden sevgileri de barındırdığı için genel manada bağlanmayı ifade ederken düşünebiliriz. Yine sevgi olarak Agape ise paylaşmayı esas alan türden bir yardımlaşma ve dostluk anlamı taşımaktadır. Ve son olarak Eros ise cinselliği ve aşkı ifade etmektedir. Das man ve mitsein arasındaki bağlar; aşkın üç halinden yoksun kalışları ile bireylerde oluşabilecek tatminsizlik, güvene duyulan özlem ve de aidiyetsizlik beraberinde umutsuzluğa ve kırılganlığa dönüşebilir. Tüm bu düşüncelerle beraber, sahip olmak ve olmak arasındaki farkları ayrıntılı olarak görebileceğimiz en zengin düşünsel zemine sahip isimlerden olan Fromm; ben ve başkası birlikteliğini aynı zamanda nesnelerle kurduğumuz hususlarını da gözeterek sevmek üzerine düşündürmektedir.

Aidiyetliğini, sahip olmaklığı ile doğru orantıda ele alan insan, mülkiyet ve kazanç temellidir. Bunların yarattığı tehlikelerin başında mülkiyete sahip olma arzusunun şiddete yakınlığı ve dolaylı olarak yahut doğrudan başkasına karşı sömürü itkisiyle hareket etme riski taşımaktadır. Örneklerle konuyu güçlendirecek olursak; eşyalar hatta duygular da sahip olunan şeyler olarak ele alınır. Bir işveren  “ benim işçim” ve ya “benim doktorum” ifadelerini kullanmaktadır… Sevgimizi, nefretimizi ve hatta sevincimizi dahi ifade ederken sanki elle tutulur maddelerden bahsediyor gibiyiz. Oysa farkına varmalıyız ki bunlar içsel süreçlerimizin toplamıdır. Tam da bu noktada, olmak yüzeysel görüntüleri aşmakla gerçekleşecektir.

Tüketim, sahip olma biçimi olarak ileri üretim toplumlarında yer edinmektedir. Modern zamanın tüketicileri ise bu terazinin diğer tarafında yaşadıkları tatminsizlikleri büyütmektedir. Ne de olsa; sahip oldukları ve tükettikleri şeyler dışında, hiçlikten başka hal arz etmekten uzak bir duruş sergilemektedirler. Başka bir ifadeyle; sahip olduğu kadar olduğu yanılgısıyla kuşananlar, tükettiği nesneleri sembolik olarak yutar.  Dolayısıyla benliğinde yaratacağı sembolik etkinin inanç nesnesine dönüşümü söz konusudur. Sahip olduğu şeylerden ibaret insan nihayetinde şeylerin yitimi ile karıştığı takdirde benliğini de yitirebilir ve kim olduğunu bilmekten uzaklaşabilir. Canlı bir ilişkiden bu açıdan söz etmek olanaksızdır keza sahip olmak ilkesiyle, sahip olunan şeyler aidiyetsizliği güçlendirmekle kalmaz; metalaştırma yalnızca insanın insana yaptığı bir şey olmaktan çıkarak nesnelerin insanı belirlediği dolayısıyla nesnenin metasına dönüşen “ insan”dan “şey”liğe doğru bir eğilim söz konusudur.

Yiyecek ve gıda alışkanlıklarımızın, aidiyet kavramında ben ile başkası ilişkisine nasıl yansıyabileceğini düşündünüz mü hiç? Kolay ulaşılır, el altında tutulur, depolanır ve çaba göstermeksizin sürdürülen bir tüketim ağının, yarattığı insan algısının, kirletilmiş ve güvenden yoksun sularından içmeye hazırsanız başlıyoruz…

Beden ve zeka gelişimi yani bilişsel gelişim ve davranışlar, aldığımız besinlerle yakından ilişkilidir. Merkezi sinir sisteminin yalnızca genetik belirleyicilerle kalmayıp çevresel faktörlerden de etkilendiği,  modern psikolojinin de üzerinde çalıştığı konulardandır. Beslenme alışkanlığımız bu minvalde çevresel etmenlerden olup genetik yapımız ve beyin gelişimimiz üzerinde öneme sahiptir. Dolayısıyla kişilik gelişimi de bu bağlamlarda etkilenmektedir. Sonuç olarak; ne yersen o’sun… Başka bir deyiş ile; yediğimiz şeyler biyo-psişik yanımızı etkiliyor olabilir. Bundan ötürü Ibn -i Haldun’un bu düşüncesindeki bu hususa ek olarak söylemek istediğimiz esasen ne yediğimiz kadar nasıl yediğimizin de insandaki etkileridir. Kapital düzen çağında tüketim alışkanlığımız; ne yediğimiz ve de besinlere nasıl ulaştığımız bizi etkileyen faktörlerdendir. Değindiğimiz üzere kolay ulaşılır, çabasız ve kullan at merkezli tüketim ağının etkisinde kalan bireylerin başkalarıyla kurdukları ilişki, tükettikleri gıdalar ve onlara ulaşma biçimleri açısından önem arz ediyor.

Aşık olmanın; aşka sahip olmak yanılgısı ile sevgiden ve duygudan yoksunluğun, yaratacağı tehlikeleri aidiyet kavramı merkezinde felsefi, sosyolojik ve de psikolojik kesişim noktalarını da ele alarak düşüncemizi canlı kılmaya çalıştık. Sevgide başarısız kalışlarını, ilişkiye girdikleri insan sayısında artış ile yeni tahriklere ulaşma arzusu beraberinde unutmaya çalışanlar elbette tesadüfi olmayacak şekilde sosyo-kültürel değişimlerle biçimlenmiştir. Aidiyetimizi, aidiyetsizliğimizden yola çıkarak anlama çabası gerçekleştirdik. Sevgimiz ve her türden tüketim alışkanlığımız aidiyetimizi belirleyen unsurları taşıyor olabilir. Ne de olsa; ne yersek o’yuz, nasıl seversek öyleyiz…