İnsanın dünya üzerinde kendisini keşfetme ve inşa etme süreci, genel bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ben ve öteki arasında koyduğu sınıra ve kendi kültürünü diğer kültürlerden ayırma becerisine dayanır. Benzerlikler üzerinden kurduğu ilişki ise kendisini bir grup veya topluluğa ait hissetmesine etki eder. Bu oluşum çoğu zaman hayali bir süreç olsa da insanın kendini güvende ve huzurlu hissetmesi için gerekli görünmektedir. Bu kadar hayati ve çok yönlü bir kavramı anlamak ve açıklamak için görüşler öne sürülmüş olsa da, kavramların gündelik yaşamda birçok farklı yorumu ve değerlendirme biçimi olduğunu unutmamak gerekir. O halde bir insanı doğumuyla birlikte bir coğrafyaya, bir ülkeye, bir etnik gruba ait kılan yapı içerisinde, ait olmak, ait görülmek ve ait hissetmek arasındaki anlamsal farklılıklar nasıl açıklanabilir?

Bu soruyu, Türkiye’nin güneyinde konar-göçer yaşam biçimini sürdüren Sarıkeçili Yörükleri’nin göç sürecinde yaşadığım alan tecrübelerime dayanarak değerlendirmek istiyorum. Konar göçer yaşam biçimi ile; temel geçim kaynağı hayvancılık olan ve besledikleri hayvan sürülerinin ihtiyaçlarını karşılamak için yılın belli dönemlerinde tüm aile fertlerinin katılımı ile yaylak- kışlak mahaller arasında göç eden topluluklar kastedilir. Mersin ve Konya illeri arasında yapılan bu göçlerde Yörükler, atalarının belirlediği rotalar arasında göç ederken her gün bir konak yerinde mola verirler. ‘Konalga’ olarak adlandırılan bu konak yerleri köy sınırları içerisinde yer alan mera alanlarıdır ve bu alanlarda konaklama hakkı köylülerin iznine tabiidir. İzin verilmemesi durumunda Yörüklerin diğer konalga alanına yürümeleri gerekir. 2012 yılından sonra mera düzenlemesi Yörüklere biraz daha serbestlik tanımış gibi görünse de göçün sağlıklı bir seyir sürmesi köylü yörük ilişkileri ile doğrudan ilintilidir.

Bununla birlikte 2012 yılı öncesinde keçilerin ormanlık alanlara girişi yasak olduğu için orman görevlilerinin tespit etmeleri halinde Yörüklerin hayvan sayıları kadar ceza ödemeleri öngörülürdü. Yörükler bulunulan ilin nüfusuna kayıtlı değilse bu ceza iki misline çıkarılırdı. Yörüklerin göç rotaları üzerinde yer alan bazı köyler, Yörüklerin kendi köy sınırlarından geçmelerine engel olmak için dikim sahaları oluşturmakta, Yörükler de kimi alanlarda önceleri dağın etrafını dolaşarak geçtikleri yerlerde dikim alanı olması nedeniyle çoluk çocuk, yaşlı, genç demeden o dağı aşmak durumunda kalmaktadır. Üzücü olan taraf ise Yörüklerin bu göç rotalarını bazı köylerin kuruluşundan önce de kullanmalarıdır. Yaz- kış kara çadırda yaşayan ve sabit bir meskenleri olmayan Yörükler için mesken, Sabahattin Ali’nin bir şiirinde dediği gibi dağlardır. Mülk sahibi olmamayı öngören bir hayat sürdürdükleri için mülkiyet hakkına sahip kişiler tarafından oraya ait olmamakla hatta suç işlemekle itham edilirler. Ama her biri Pierre Nora’nın ifade ettiği biçimde hafıza mekânlarına dönüşen yurt alanları ile Yörüklerin kendilerini o topraklara ait hissetmelerine kimse engel olamaz. Tıpkı sınırlar arasında göç eden göçebelerin sınırın çizilmesi ile birlikte yurt alanlarından mahrum bırakılmalarında yaşadıkları durum gibi.

Ait olmak ne kadar etik bir perspektife sahipse, ait hissetmek de o kadar emik bir bakış açısı sunar. Bu durumda aidiyet; mekânın, kimliğin, toplumsal rollerin ötesinde yaşanmışlıklara, deneyime ve hislere dayalıdır denebilir. Belki de bu nedenle bazı insanlar kendilerini dünya vatandaşı olarak hissetmektedir. Aslında önemli olan yaşanılan ortak mekân olarak dünyanın herkes için farklı aidiyet hislerini barındırdığını unutmadan birlikte yaşayabilmenin yolunu bulmak, kişisel haklara saygılı ve birleştirici unsurların ön planda tutulduğu bir hareket alanı yaratmaktır.