Son yıllarda hem ülkemizde hem de dünyada lisans ve lisansüstü öğrenci sayısı giderek artmakta, buna bağlı olarak akademinin hacmi de genişlemekte. Akademinin artan nüfusu, beraberinde üretilen bilimsel ürünlerin, oluşumların ve özünde bilgi birikiminin artışında da bir ivmeyi beraberinde getiriyor. Ancak, bu yükselen trende nitelik değeri açısından baktığımızda tablonun oldukça karanlık olduğu ortaya çıkıyor. Örneğin; on binlerce yüksek lisans ve doktora tezi yıllar boyunca bir kez bile okunmadan dijital dünyanın dehlizlerinde yok olurken binlerce araştırma makalesi de bu kervana katılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin 2016 yılındaki araştırmasına göre, ülkemizdeki tezlerin 3’te 1’i ağır intihal içeriyor. Dünyada ve özellikle ülkemizde intihal sorunu giderek ayyuka çıkarken intihal sorunundan sıyrılabilmiş üretimlerde de “sahte-pozitif” sonuçlar gündeme gelmekte. 2005 yılında Dr. Ioannidis bu konuda oldukça çarpıcı sonuçlar içeren bir makale yayımladı. Araştırmasına göre, alanyazındaki araştırmaların birçoğu “sahte-pozitif” bulgularla dolu. Bu veriler gösteriyor ki akademi ve buna bağlı olarak bilimsel yayıncılık politikaları nitelik, tekrarlanabilirlik ve şeffaflık gibi büyük sınavlarla karşı karşıya geliyor.

Aslında bu yazımda akademinin neden bir Kurabiye Canavarına dönüştüğünü vurgulamaktan çok, akademinin genç bilim insanlarını nasıl dişlerinin arasında ezdiğine odaklanmak istiyorum. Ünlü çocuk programı Susam Sokağı’ndaki Kurabiye Canavarı, canavar olmasına rağmen tüm sevimliliğiyle toplumun kalbini kazanmıştı. Ancak onun en büyük saplantısı sürekli kurabiye bulma ve tüketme arzusuydu. Akademi de aynı şekilde, bilimsel bilginin kutsallığına inanan birçok öğrencinin içinde bulunmak istediği elit bir cemiyet olsa da son yıllarda birçok genç araştırmacının psikolojik sorunlar yaşamasındaki en etkili faktörlerden birisi haline gelmiştir.

The Guardian gazetesinin 2018 yılındaki bir raporuna göre, Birleşik Krallık’ın en saygın üniversitelerindeki üç yüze yakın profesör ve bölüm/laboratuvar yöneticisinin öğrencilerine ve alt kademedeki meslektaşlarına zorbalık yaptığı, onlara karşı saldırgan davranışlar gösterdiği ve kariyerlerini sabotajlama girişiminde bulundukları ortaya çıktı. Başka birçok araştırma bu zorbalık ve mobingin bir sonucu niteliğinde: Nature Dergisi’nde yayınlanan bir rapora göre, lisansüstü öğrencilerinin %50’sinden fazlasının depresyonda olduğu ifade edilirken, bir başka araştırmada doktora öğrencilerindeki stres ve kaygının yaygınlığı, toplum ortalamasından altı kat daha fazla olduğu görülüyor. Ülkemizdeki tablonun da farklı olmadığını söylemek zor olmasa gerek.

Ünlü filozof Platon’un ustası olan bir başka ünlü filozof Sokrates, çeşitli sorularla ve fikirlerle gençlerin “aklını karıştırdığı” ve onları “yoldan çıkardığı” gerekçesiyle toplum tarafından öldürülüyordu. “Academia” kelimesinin kökeni de işte bu bakış açısına bir başkaldırı olarak özgür düşüncenin, eleştirinin ve aklın öne çıkarıldığı bir mekân olan Platon’un Akademisi’ne dayanıyor.

Günümüz akademisi olan üniversitelerin hâlâ o ilk ruhu taşıdığından; aklı, eleştirel düşünmeyi, “gerçek” bilginin peşinden koşmayı arzuladığından emin değilim. Açıkçası, akademiyi daha iyi hale nasıl getirebileceğimiz konusunda da net bir fikrim yok. Ancak korkarım ki bir parçası olduğum Kurabiye Canavarı, “hakikat” yolunda ilerlemeyi amaç edinmek yerine üretime odaklanmaya ve sadece üretmek için üretmeye devam ettikçe, bir obez olarak bir adım dahi ileriye adım atamayacak hale gelecek ve daha da acısı ardında bıraktığı tüm o kurabiye kırıntıları; akademiyi evi kabul eden, kendini ona ait hisseden en parlak neslin ta kendisi olacaktır.