Dikkat Tiyatro Çıkabilir ekibinden Ali Rıza Bora ve Sinem Soykök ile tiyatro ve topluluğun yeni projeleri hakkında konuştuk. Ekip “Eski ve az kullanılmış kumaşlardan kostümlerimizi kendimiz dikiyor, eski ve işe yaramayan tahta ve ıvır zıvırlardan dekor ve aksesuar yapıyoruz. Elbette yapacağımız projelerimiz ve bunları daha fazla insanla paylaşabilmek adına sponsorlara ihtiyaç duyuyoruz ama gelin görün ki olmaması bizim bunu yapmaktan vazgeçmemize neden olmuyor.” dedi.

Röportör: Nergis Fırtına

”Dikkat Tiyatro Çıkabilir” nasıl bir topluluktur? Nasıl tanımlarsınız ve genel hatları ile neyi amaçlamaktadır?

Kendimize tiyatro sanatını mekan ayırt etmeksizin, bir anda insanların karşısına çıkarak icra eden sokak tiyatrosu ekibi diyebiliriz. Yediden yetmiş yediye insanın olduğu her yerde oyun oynamayı ve tiyatro sanatının istendiğinde seyircisinin ayağına gidebileceğini herkese ispatlamayı amaçlayarak bu topluluğun temellerini attık. Mekansızlığı benimsediğimiz için de daha fazla yerde daha fazla oyun oynamayı ve en önemlisi daha fazla insan ile buluşmayı hedefledik her zaman. Seyircimize de tiyatro sanatının zevkini aşılarken, bu sanatın aslında ne kadar canlı ve insana ne kadar yakın olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bunu da hayatın en hareketli alanları olan sokaklarda yaparak seyircimiz üzerinde farkındalık yaratmaya çalışıyoruz.

Diğer tiyatro topluluklarından farklısınız. Peki, sizlerin izlediğiniz yollar neler?

Aslında diğer tiyatrolardan çok da farklı olduğumuzu söyleyemeyiz. Biz de onlar gibi insanların ruhuna dokunmayı, insanlığın temel sorunlarına ışık tutmayı ve çözüm yollarını estetik bir dille ele almayı hedefliyoruz. Bizim farkımız sadece bunu yaparken herhangi bir mekan gözetmememiz. Gitgide önemini kaybeden tiyatro sanatının eski gücüne kavuşmasını ve insanların “Bu akşam da televizyon yerine tiyatro izleyelim” tarzında cümleler kuracakları bir toplum için çırpınıyoruz. Tıpkı o yanan ormandaki güvercin gibi biz de kendi gagalarımızla bu yangına su taşımaya çalışıyoruz. Umudumuz, tiyatro sanatını insana yaklaştırarak daha fazla tiyatro izleme alışkanlığı edindirmek. Ayrıca tüm imkansızlıklara rağmen bunun yapılabilirliğini gösterip kulaklara kar suyu kaçırmak istiyoruz.

Klasik bir tiyatro sahnenizin olmaması sizler için bir zorluk mu? Yoksa artıları var mı?

Zorluk değil aksine bizlere daha fazla alternatif sunuyor bu seçimimiz. Seçtiğimiz konuları ve oyunları da mekanın kendi atmosferine göre uygun hale getirip o mekanın bize verdiklerini kullanarak oynamaya çalışıyoruz. Örneğin bir oyunumuzda bir balıkçının hikayesini anlatıyorsak limanda veya deniz kenarında bu oyunu oynamaya çalışıyoruz. Oyunun gidişatına göre denize girmemiz gerekiyorsa da denize giriyoruz. Hem seyircimize farklı bir dilde seslenmiş oluyoruz hem de bizim için farklı bir deneyim olmuş oluyor. Çünkü kelimenin tam anlamıyla her oyun birbirinden farklı oluyor. Her yeni mekana ve yeni oyuna göre sürekli alternatif üretmek bizi de geliştiriyor.

Sponsorunuz olmadan, finansör ve garantörlüğünü de üstlendiğiniz bu projede bu sanatı icra etmek zor olsa gerek. İşler nasıl yürüyor?

Gönüllülük esası mı desek yoksa imece usulü mü bilemiyoruz ama şu bir gerçek ki yaptığımız işi seven ve takdir eden insan çok fazla. Onlar da bu çorbada tuzları bulunsun diye ellerinden ne geliyorsa yapmaya gayret ediyorlar. Birisi logomuzu ve afişlerimizi tasarlıyor, bir başkası illüstrasyonlarımızı yapıyor. Hatta bir başkası sanatsal ve estetik açıdan yönlendirmede bulunuyor, bir diğeri biz yoldayken yapamayız diye sosyal medya paylaşımlarımızı yapıyor. Kolektif bir bilinç kendiliğinden oluşuyor. Bu da bu insanların bize ve sanata inanmalarından kaynaklı. Fakat şu var ki her şeyi bu denli kolektif bir şekilde yapamıyoruz. Eski ve az kullanılmış kumaşlardan kostümlerimizi kendimiz dikiyor, eski ve işe yaramayan tahta ve ıvır zıvırlardan dekor ve aksesuar yapıyoruz. Elbette yapacağımız projelerimiz ve bunları daha fazla insanla paylaşabilmek adına sponsorlara ihtiyaç duyuyoruz ama gelin görün ki olmaması bizim bunu yapmaktan vazgeçmemize neden olmuyor. Bir de önceliğimiz hiçbir zaman kâr amacı gütmek olmadığı için her zaman Gel- Öde-İzle mantığını reddettik ve Geldik-İzle-Beğendiysen Öde prensibiyle seyircimizle buluşmayı hedefledik. Sağ olsun seyircilerimiz de elimizi boş çevirmediler ve yükte hafif ama maneviyatı oldukça fazla olacak şekilde bizi mutlu ettiler.

Peki, ekibiniz bu döneme dek neler yaptı? 

2016‘nın yaz aylarında “Neden yaz aylarında da tiyatro olmasın?” dedik ve sonra bunun nasıl olabileceğini düşünmeye başladık. Tiyatro izleyici kitlesinin tatile çıkması sebebiyle insanları bir sahneye toplamak çok zor olduğundan “O zaman biz de onların ayağına gideriz ve sahne olmaksızın sokakta oyunlarımızı oynarız” dedik. Amacımız, ulaşabileceğimiz her şehri gezip adımızdan da anlaşılacağı üzere aniden insanların karşısına çıkmaktı. Ama bunu yapabilecek maddi imkana ve ekipmana sahip değildik. Bu yüzden de elimizdeki imkanlar neticesinde tek bir yerde oynamaya karar verdik. Daha sonra kendi yazdığımız 12 kısa oyunu her akşam Bozcaada meydanında, sokaklarında ve bahsettiğimiz gibi oyunlarımızın minvaline göre iskele ve kıyılarında oynadık. Bozcaada’daki serüvenimizi tamamladıktan sonra ise kendimize yeni bir hedef belirleme yoluna gittik. Daha sonra “Biz sokaklarda insanlarla buluşabilmeyi ve farkındalık yaratmayı başardık peki daha fazla şehirde daha fazla insanla buluşabilme şansımız olmaz mı?” sorusu aklımıza takıldı. Ama bunu nasıl yapacaktık? Sponsorumuz yoktu. Birikimimiz veya o kadar fazla şehre bizi götürebilecek bir arabamız da yoktu. Daha sonra biz de düşünmeye başladık. Başta ne kadar çılgınca ve imkansız gözükse de “Neden bisikletlerimizle çıkmayalım ki?” fikri iyice aklımıza yattı.  Ve biz de geçtiğimiz 2017 yazında “Bir Pedal Bir Tiyatro” adını verdiğimiz proje ile Bozcaada’dan Antalya’ya kadar hem pedalladık hem de durak noktalarımızda oyunlar oynadık. Karşılaştığımız onca zorluğa ve imkansızlıklara rağmen 900 kilometrelik yolculuğumuzu tamamlayıp Antalya’da son oyunumuzu oynamayı başardık.

Bozcaada’yı seçmenizin özel bir sebebi var mı? Bu iş başka ilçede de olur muydu? Ya da diğer ilçelere de yayılma şansı olacak mı?

Bu oluşumun doğmasına neden olan önemli bir faktör Bozcaada. Şöyle ki aklımıza, henüz bir tiyatro kurma ve sokak oyunları yapma fikri gelmeden önce Bozcaada’ya gelen yerli ve yabancı turistlere kendi yaptığımız el işi kolyeleri ve tasarım ürünlerini satma fikri gelmişti. Bunun için de belediye ile görüşüp bir stant kiralamak istedik. Ama daha sonra bunun için gerekli izni alamadık. Biz de “Niye kendi işimizi yapmayalım ki? Gidelim Bozcaada sokaklarında oyunlar oynayalım, harçlığımızı oradan çıkaralım” dedik. Belediye’ye tekrar gidip bunu yapıp yapamayacağımızı sorduk ve bizi içtenlikle karşıladılar. Ellerinden geldiğince destek verdiler. Yapacağımız yeni işler için de hem bir nevi tetikleyici faktör hem de bir özgüven kaynağı diyebiliriz.  Bu yüzden Bozcaada bizim için çok kıymetli bir yere sahip.

“Bir Pedal Bir Tiyatro” projenize gelecek olursak; bize nelerden bahsedeceksiniz? 

Sosyal bir farkındalık yaratmak adına sporu ve sanatı birleştirdiğimiz “Bir Pedal Bir Tiyatro” projemizde daha fazla seyirci ile buluşabilmek adına oynadığımız oyunlar haricinde bir de video blog yaptık. Yol hikayelerimizi, oynadığımız oyunların prova süreçlerini ve arka planlarını, ayrıca kamp ve bisiklet sporuna dair bildiklerimizi imkanlarımız yettiğince paylaşmaya çalıştık. Çok enteresan olaylara tanık olmanın yanında bazen yorulduk moralimiz bozuldu bazen de gücümüze güç katıp yolumuza ve oyunlarımıza devam ettik. Yolda tanıştığımız onca insan ile çok güzel anılar biriktirmiş olduk. Biz bu yolculuğu hayatın kısa bir özeti gibi görüyoruz. Hem gözyaşı vardı hem mutluluk. Hem iyi insanlarla karşılaştık hem de kötüleriyle. Ama her şeye rağmen yolda olmak ve niye yolda olduğunu unutmadan pedallamaya ve oynamaya devam etmek tüm olumsuzlukları görmezden gelmemizi sağladı. Sonunda Antalya’ya ulaştığımızda ise hem bu projeyi tamamlamanın mutluluğunu hem de bitmiş olmasının verdiği burukluğu aynı anda yaşadık.

Gelecek projeleriniz nelerdir? Ne bekliyor dersiniz?

Demiştik ya çok fazla insan ile buluşmak ve onlara oyunlar oynamak istiyoruz diye. Şöyle ki; tüm Türkiye’de, bu güzel ülkenin her şehrinde, kasabalarında ve köylerinde oyunlar oynamak istiyoruz. Her şehrin meydanlarında tiyatro severler ve özellikle çocuklar ile buluşmayı hedefliyoruz. Çocuklar için hem eğitici hem de keyif alacakları bir proje geliştirmeyi planlıyoruz. Daha sonra Anadolu serüvenimize Avrupa’yı da koymak istiyoruz. Bu hedefimiz için de yeni projeler ve bu projeler için çözüm yolları üretmeye devam ediyoruz.

”Tubby’nin Umut Yolculuğu”nu nasıl daha yakından tanıyabiliriz?

Bu yıl da yine “Bir Pedal Bir Tiyatro” projemizin bir benzeri olarak, insanlığın ve sahne sanatlarının ilk iletişim aracı olan pandomim sanatıyla bisiklet sporunu “Mimopedal” adını verdiğimiz bir proje ile birleştireceğiz. Yine hem yollarda olup hem de durak noktalarımızda oyunlar oynayacağız.  Bu kez yolda Ali ve Sinem olarak değil, kendi yarattığımız dünyanın bir karakteri olan “Tubby’nin Umut Yolculuğu” sloganı ile olacağız.

Bu yıl bir pandomim projeniz var. Perdeler kapanmadan projeden biraz bahseder misiniz? 

Tubby ve Nuttubby’nin kısa hikayesinden bahsedecek olursak; bu iki kafadarın yaşadıkları dünyada son savaş da yaşanmış ve insanlık büyük kayıplar vermiştir. Geriye kalan son dünya hükümeti de az kalan insan nüfusunun azalmasını önlemek adına intihar etmeyi yasaklamış ve intihar edenlere de çok büyük cezalar vereceğini duyurmuştur. Ama bu dünyada bırakın yiyecek bir dilim ekmek bulmayı içecek su bulmayı, nefes alacak temiz bir hava bulmak bile olanaksızmış. Tam da bu koşullarda yaşamaktan bıkan Tubby ve Nuttubby intihar etmek adına şehirdeki limana gelirler. Tek bir amaçları vardır,  Sonsuz Mutluluklar Diyarına ulaşmak. Rivayet edilene göre dünya üzerinde veya dünyanın dışında Sonsuz Mutluluklar Diyarı adında, kimsenin çalışmadığı, herkese yetecek kadar yemeğin ve temiz havanın bulunduğu, insanlarının da sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşadıkları bir diyardan bahsedildiğini duymuştur bizim iki kafadar. İntihar ederek belki buraya gidebileceklerini düşünürler ve tam bu esnada polisleri fark ederler. İntihar etmekten vazgeçip polislerden kaçarlar. Bu kovalamaca esnasında Nuttubby kaybolur. Tubby de onu arar ama bir türlü bulamaz. Seslenir ama sesini Nuttubby’e duyuramaz ve sonunda kendi sesini de kaybeder. Bir gün umutsuzluğa kapılıp yine intihar edecekken bir defter bulur. Bu defterde Sonsuz Mutluluklar Diyarının kapılarından birisinin Antalya’da olduğu bilgisine ulaşır. Ayrıca Nuttubby’nin de orda olabileceğini düşünür. Çöpten bulduğu parçalarla kendisine bir bisiklet yapar ve bulunduğu nokta olan Çanakkale’den Antalaya’ya doğru bir umut yolculuğuna çıkar. Kaybettiği sesine rağmen elinde Sonsuz Mutluklar Diyarının haritası ve Nuttubby’nin resmi ile yollara düşer. Her yerde insanlara niçin orda olduğunu kimi ve nereyi aradığını, ayrıca nereye gitmesi gerektiğini sesi olmadan beden diliyle sorar. Bakalım bu serüvenin sonunda Tubby hem Sonsuz Mutluluklar Diyarını hem de dostu Nuttubby’i bulabilecek mi? Biz de deneyimleyip göreceğiz.