Normlar içinde olunan toplumsal yaşamı şekillendirir iken bir yandan toplumsal yaşam da normları şekillendirir. Önceden norm dayatmak değişimin dinamolarından biridir fakat aynı zamanda öngörülemez sonuçları da olabilir. Var olan normlar setini başka bir setle değiştirmek için girişilen çabalar neredeyse bir doğa kanunuymuşçasına toplumsal tepki oluşturacaktır ve bu tepkinin bilinmezliği ya da önceden kestirilemezliği belki de toplumsal dönüşümü öngörülebilir bir süreç olmaktan çıkaran en büyük etmendir.

Deleuze’ün Nietzsche yorumunda öne sürdüğü aktif ve reaktif kuvvetler kavramsallaştırmaları toplumsal dönüşüm mekanizmalarına dair faydalı bir açıklayıcılığa sahiptir. Çok kaba bir anlatımla aktif kuvvetler bir şeyleri kendi nesneleri kılan, reaktif kuvvetler ise bir şeyler tarafından nesne kılınan etmenlerdir. Ancak burada önemli nokta şudur ki tüm insiyatif aktif kuvvetlerin elindeymiş gibi görünse dahi toplumsal dönüşümün öngörülemez ve belki de bu nedenle en devrimci yanı nesne kılınanın verdiği tepkiden kaynaklanır. Bu tepki toplumsal bir tepki olmasından ötürü determinist değildir, öngörülmesi veya gerçekleştikten sonra hadisenin nasıl gelişeceğinin kestirilmesi zordur ve detaylı analize izin vermez.

İşte burada toplumu dönüştürücü bir etki olarak alternatif normlar üretmenin ve öne sürmenin ikilemi ortaya çıkar. Daha önce muhafazakârların toplumsal dönüşüm süreçlerinde ana dengeyi sağlayan unsur olduklarına dair yazmıştık. Muhafazakârlar bu bağlamda mevcut normların muhafazasını isteyen kesim olarak düşünülebilir, elbette muhafazakârlık aslında bir bireyden ziyade pozisyon olmasından ötürü normdan norma, toplumsal kesimden coğrafyaya değişebilen özellikler barındırır. Fakat makro düzeyde bakılıp ince detaylar silikleştirildiğinde toplumsal dönüşümün üç etmeni olan ilerici, gerici ve muhafazakâr kesimler karşımıza çıkar.

Toplumu dönüştürmek ilerici veya gerici kesimlerin uğraşıdır, bu dönüşüme karşı ataleti sağlamak ise muhafazakâr kesimin. Mevcut olana alternatif bir normlar setine geçiş için aktif etmen olarak işlevi ilerici veya gerici ajandaları takip edenler sağlayabilirler. Burada doğan ikilem ise önemlidir, çünkü her değişim çabası karşı tarafa hamle fırsatı sunar. Toplumsal kesimlerde nesne kılınmaktan hoşlanmayacak etmenler her daim bulunur ve reaktif pozisyonları onlara tepkisellik alanı açar. Bu tepkisellik bazen öyle bir momentum kazanabilir ki bir önceki değişim rüzgarında reaktif kılınan kesim aktif pozisyonu elde edebilir.

Bu yazıyı iki örnekle noktalandırabiliriz. İlk olarak sekiz yıllık Obama yönetimi altında ABD’de sürdürülen progresif ve dönüştürücü politikaları ele alalım. Bunlar sürdürülme biçimleri itibariyle toplumun muhafazakâr kesimlerinden ciddi tepki çeken çabalardı ve reaktif bir tepkiyi tetiklediler. Bu tepki karşımıza önce TeaParty hareketi üzerinden muhafazakâr bir çaba olarak çıktı ancak 2012’de kendi adaylarını çıkartmamaları ve Mitt Romney hadisesi yalnızca tepkinin daha da radikalleşmesine yol açtı. Normalde muhafazakâr kesim için fazlasıyla uç ve gerici kalan, başlangıcı 2012 seçimlerinin öncesine dayanan “alt-right” gibi faşist gruplar gerici ve muhafazakâr camiada kendilerine güçlü pozisyon bulmaya başladılar. Bu süreç ise kendini sermayeyle buluşturabildiği 2016 seçimlerinde Donald Trump’ın başkan olmasıyla tamamlandı. Yani Obama dönemi liberal sol kesimin sürdürdüğü progresif ve aktif politikaların nesnesi olan muhafazakâr ve gerici kesimin tepkileri seneler içerisinde güçlenerek kendisini toplumsal ve siyasi iktidar olarak gösterdi. Elbette alt-rightçılar henüz aktif kuvvet haline geldi mi diye yoksa yalnızca Obama dönemi yapılan işleri yıkmaya odaklanarak reaktif tepkilerini mi sürdürüyorlar diye tartışmak mümkün, ancak diğer örneğimiz bu konuda daha aydınlatıcı olabilir.

28 Şubat sonrası baskı aracılığıyla toplumsal dönüşüme uğratılmaya çalışılan mütedeyyin kesimin Türkiye’nin izolasyonist politikalarına tepki gösteren ve dünya ile – özellikle de Avrupa Birliği ile- entegrasyonunu isteyen liberal kesimle ortaklaşarak 2001 krizini fırsata çevirip siyasi iktidara gelmeleri süreci yeni Türkiye’nin ilk adımı sayılabilir. O noktada siyasi iktidar cephesinde hem aktif hem de reaktif kuvvetin etkilerini görmek mümkündü, 28 Şubat’a ve 2001 krizine tepki olarak verilen mütedeyyin kesimin hamleleri reaktifti. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile arasındaki mesafeyi kapatmak amaçlı hamleler yürüten liberal kesimin çabalarıysa aktif. Aradaki süreçleri detaylıca irdeleyen sayısız yazı bulunduğundan ötürü saati hızla ileri sarıp 2013’e geliyoruz.

2013’e geldiğimizde 2002’deki roller artık değişmişti, siyasal İslam’ın aktif bir pozisyona geçmesi ve kendi baskıcı toplumsal dönüşüm mekanizmalarını devreye sokmuş olması bu sefer farklı bir kesimi, toplumun seküler ve ilerici gençliğini reaktif pozisyona zorlamıştı. Siyasal iktidar tarafından zorlanan alternatif normları kabullenmek istemeyen gençlik kendisini Gezi Parkı eylemlerinde ortaya sürmüş ve milyonlarca insan fiilen tepkisini göstermek için sokaklara dökülmüştü. Olayların devlet eli ile bastırılması, tepkinin bertaraf edilip baskının arttırılması o dönem nesneleştirilen ilerici gençliğe yeni Türkiye’de kendilerinin ancak toplumsal dönüşümün nesnesi olabilecekleri mesajını vermişti. Bunun karşısında gençliğin verdiği tepki elbette bin bir çeşitli olsa dahi en görünür olanı ‘bu ülkeden gitmek istemek’ ve bazı durumlarda da fiilen gitmek olarak gerçekleşti ve halen daha gerçekleşiyor.

Beyin göçü Türkiye’nin zaten bir gerçeğiydi, ancak tepkisel beyin göçünün sosyalist sol camiadan seküler ve hatta Kemalist gençlere yayılması yeni bir toplumsal fenomen sayılabilir. Eski Türkiye’nin seküler ve Kemalist gençleri yurtdışına gittiklerinde bunu tepkisel olarak değil fırsatlarını genişletmek veya sonrasında Türkiye’ye döndüklerinde toplumda daha iyi koşullarda var olabilmek amacıyla yapıyorlardı. Şimdi ise ‘gitmek’ bir tepkisel eylem mekanizmasına dönüştü.

Yukarıdaki örneklere baktığımızda görebiliriz ki topluma alternatif normlar getirmek çetrefilli bir uğraştır ve toplumsal dönüşüm her zaman beklendiği gibi işlemez. Toplumdaki aktif ve reaktif kuvvetler akışkandır ve bugünün nesnesi yarının öznesi pozisyonuna erişebilir, aynı şekilde bugünün özneleri de yarın nesne pozisyonuna düşebilirler. Ve belki de en önemlisi reaktif pozisyonun kendine has, öngörülemez ve güçlü bir tarafı vardır. Bunu göz ardı edenlerin nasıl kayıplar yaşayabileceğini de, değerlendirmeyi bilenlerin ne kadar çok kazanabileceğini de hem yakın siyasetimizde hem de okyanusun öte yakasında gözlemlemiş bulunuyoruz. Bundan ders çıkarmak, içinde bulunduğumuz pozisyonu ve açtığı olanaklılık alanlarını görüp değerlendirebilmek ise işin mücadele yönü olarak tam karşımızda duruyor.