1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra Rus sinemacılara geniş imkanlar tanındı. Özellikle 1920-1930 yılları arasında Sovyet sineması kendisini dünya sahnesinde kabul ettirmiş ve Rus sineması çağının en önemli gösterimlerine sahne olmuştur. Vertov’un “Kameralı Adam” filmi, Eisentein’in “Grev”, “Potenkin Zırhlısı”, Pudovkin’in “Ana” filmi, devrimin propagandasını yapmıştır. Sinemada devrim niteliği taşıyan kurgunun teorik hale gelmesiyle bu dönemin Rus sinemacıları tarafından geliştirilmiştir.

Sinema şirketlerinin hızla devletin eline geçmesiyle birlikte Sovyet sineması kendi film stüdyolarını kurmuştur. Sovyetlerin politik anlayışını yansıtan yönetmenler yetiştirilmeye başlanmış bu da sinema üzerine baskı oluşturmalarına olanak tanımıştır. Stalin ve sonrası dönemlerde bir yumuşama olmuşsa da sanatçılar asla bu dönemde bağımsız olamamıştır. İşte Andrey Tarkovski böyle bir dönemde film üretmeye başladı. Filmlerine defalarca kez müdahale edilmesine rağmen o birçok uluslararası ödüle layık görüldü. Dünya çapında büyük bir üne kavuştu. “Görüntü hakikatin suretidir” diyen yönetmen kariyeri boyunca bu hakikatin peşinden türlü engellere rağmen gitmeyi başarmıştır.

Şair Babanın Oğlu
4 Nisan 1932’de Sovyet Sosyalist Birliği’nde dünyaya gelen Tarkovski Arapça ve müzik eğitimi aldıktan sonra VGIK Sovyet Film Okulu’na girdi. Burada dönemin önemli yönetmenlerinden olan Mikhail Romm’dan dersler aldı. Andrey Tarkovski sanat hayatı boyunca her zaman şiirin ve hakikatin peşinden gitmiş, kendisini şiirsel sinema akımının içine dâhil etmiştir. Ünlü şair Arseniy Tarkovski’nin oğlu olması bu durumun sebeplerindendir. Arseniy Tarkovski’nin şiirleri nasıl melankolik, kasvetli ve mistik bir yoğunluğa sahipse Andrey Tarkovski sineması da bu mistik havadan nasibini almış, ikisi de kendi ülkelerinde aşırı mistisizmle suçlanmıştır. Entelektüel bir çevrede büyüyen Tarkovski kariyeri boyunca Sovyetler Birliği’nin sansür uygulamalarıyla boğuştu.

Tarkovski günlüklerinde Sosyalizm ile ilgili fikirlerini şu şekilde dile getirir: “Sosyalizmin en yüce fikri makineleşmedir, insanı mekanik bir insana çevirir. Her şey için bir kural vardır. Yani insan kendi elinden alınmıştır, yaşayan ruhu götürülmüştür.” Tarkovski Sovyetlerin maddeci tutumuyla hayatı boyunca çatışma içindeydi. O her zaman insanın ruhsal bir varlık olduğuna inanmıştı. “Yaratandan bağımsız bir sanata inanmıyorum. Tanrısız bir sanata inanmıyorum” der.

1962 yılında İvan’ın Çocukluğu filmiyle Venedik’te Altın Arslan ödülü alarak uluslar arası bir üne kavuştu. II. Dünya Savaşı sırasında casusluk yapan 12 yaşındaki İvan’ın bakış açısından savaşın acımasızlığı anlatılır. Tarkovski’nin filmi bir çocuğun bakış açısından anlatmak istemesinin sebebi “Çocukluk savaşla en fazla çelişen haldir” diyerek açıklar. Filmin temeli de bu çelişki üzerine kurulmuştur. Savaşın acımasızlığı; mermi sesleri, kopan kollar ya da siperlere düşen bombaları göstererek anlatılmaz. Bunun yerine İvan’ın karşılaştığı “8 kişiyiz… Hiçbirimiz 19 yaşından büyük değiliz… Bir saat içinde kurşuna dizileceğiz… İntikamımızı alın…” yazan duvar yazısıyla, iki ölü beden üzerinde yazan “hoş geldiniz” yazısı ile daha incelikli ve insanın ruhuna yavaş yavaş nüfus edecek detaylarla savaşın yıpratıcılığı gösterilir. . İlk bakışta dönemin toplumcu gerçekçi filmlerini andıran İvan’ın Çocukluğu rüya sahneleri, kullanılan imgeler ve sembollerle tamamen mistik bir muhtevaya sahiptir. Daha ilk uzun metraj filmi olan Tarkovski’nin dış gerçekliği sanatsal malzemeye dönüştürmedeki üstün başarısına şahit oluruz.

1966’da 15’nci yüzyılda yaşamış bir Rus ikona ressamı olan Andrei Rublev’in hayatını konu alan bir film yaptı. Film Cannes Film Festivalinde SSCB’yi temsil etmek için seçilmişti. Fakat Moskova hava alanında uçağın hareket etmesine bir saat kala film uçaktan indirilip yerine Bandarçuk’un filmi Savaş ve Barış gönderildi. Merkez komiteye göre film Rus karşıtı, muhalif söylemlerle dolu bir film olduğunu söylemişti. Film tam altı yıl boyunca gösterime sokulmadı. Andrei Rublev filmiyle Batı Ortaçağı’nın değerlendirmesini Rus Ortaçağı üzerinden yapan yönetmen, Rublev’in çektiği acılar, inanç bunalımları, sanatın maksadı gibi sorgulamalarla ilerler. Andrei Rublev’ın yaşamı hakkında çok az şey biliniyordu. Kaynaklardan edinilen bilgiler ışığında ortaya kurgusal bir senaryo çıktı. Biyografik bir filmden çok, ortaya çıkan iş kişisel bir film olmuştu. Film bilindik kurgu düzenlerinin dışına çıkmış ve bölümlere ayrılmıştır. Bu haliyle her bölüm bir yap-bozun parçası haline gelmiştir. İlk yarım saat boyunca Andei Rublev’in kim olduğunu öğrenemeyiz. Zaten Rublev’in kim olduğunun bir önemi yoktur. O sadece filme ismini vermiştir. Bütün bölümlerin içerisinde Rublev vardır fakat bazen sadece olanları izlemekle yetinir. Olaylar unun üzerinden ve tanıklığıyla anlatılır. Bu durum filmde bir kopukluğa yol açmadığı gibi tam tersine bütünlüklü ve gerçekçi bir Ortaçağ manzarası oluşturur.

Andei Rublev filminden sonra Tarkovski, Sovyet yönetiminin bürokratik engellerine takılmış, bu nedenle yirmi beş yıllık kariyerine yedi film sığdırabilmiştir. “Çalışmak istiyorum, fazla bir şey değil. Çalışmak!” diyen Tarkovski’yi bu sansür ve baskılar hiçbir zaman yıldırmaya yetmemiştir. 1972 yılında ise Stanlislaw Len’in Solaris romanını sinemaya uyarlar. Bu sefer perdede izlediğimiz Tarkovski usulü bir bilim-kurgu olacaktır. Solaris bilince sahip bir okyanus gezegendir ve uzay istasyonunda bulunan insanların zihinleriyle oynar. İnsanların geçmişini, arzularını maddeleştirir. Filmin başkahramanı Chris için yavaş yavaş yanılsamalar gerçeğin yârini almaya başlar.

Tarkovski, Solaris’in çekimleri boyunca birçok zorlukla karşılaşır. Bütçe sıkıntıları, SSCB yönetiminin filme uygulamaya çalıştığı sansür, çekim takvimine uyulmaması ve maliyetlerin artması gibi sıkıntılarla uğraşan yönetmen asla pes etmez. Günlüklerinde o günlerden “Kesinlikle yeni bir filme başlamak istiyorum. Solaris’ten bıktım. Aynı Andey Rublov’un bir aşamasında olduğu gibi. Ne yazık ki Rus yönetmenler her filme uzun bir çalışma süreci ayırmaya mahkumlar” diye bahsetmiştir. Merkez Komite Tarkovski’ye filmde düzeltilmesini istedikleri uzunca bir liste gönderir. Gönderilen listede; tanrı ve Hristiyanlık kavramlarının filmden çıkarılması, filmin daha basit bir olay örgüsüne sahip olması, kapalı imajlara sahip olmaması gibi oldukça kısıtlayıcı 35 maddelik bir liste dikta edilir. Tarkovski bu isteklerden bazılarını yerine getirse de film bittiğinde “Solaris’imi bitirdim. Andey Rublov’dan daha armonik, daha amaca yönelik ve daha az örtük. Daha zarif ve daha uyumlu” diyecektir.
Film, Cannes Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü ve Jüri Büyük Ödülü’nü de kucaklar.

Tarkovski daha sonra komiteye iki senaryo verir fakat bu senaryolar beğenilmez ve Tarkovski’den güncel bir film yapılması istenir. Tarkovski elbette böyle bir şeyi kabul etmez. Kendi ülkesinde görmezden gelinmesine rağmen Avrupa’da oldukça bilinen ve sevilen bir yönetmen olmuştu bile; “Kendi kültürüne tamamıyla yabancısın, onun için hiçbir şey yapmadın, sen bir hiçsin diyorlar, Ama Avrupa’da ya da herhangi bir yerde SSCB’de en iyi yönetmen kim diye sorulduğunda yanıt; Tarkovski. Fakat burada tek kelime edilmiyor. Ben sanki yokum, yaşamıyorum.”

Bütün bu zorluklara rağmen, 1975 yılında Tarkovski kendi filmografisi içersindeki en kişisel filmini çekti: Ayna. Film, zamanın doğrusal bir düzlemde ilerlemediği, ortada bir hikayeden çok anların olduğu bir filmdi. Belki de Tarkovski’nin sık sık bahsettiği görüntüdeki hakikate en çok yaklaştığı film. Ayna tamamen kişisel olan bir şeyden yola çıkar. Çocukluk, babasının gidişi, anne-oğul ilişkisi… Fakat bu kişisel deneyimler perdeye yansıdığında seyirciyi de kendi kişisel yolculuğuna çıkarır. Her karesiyle farklı çağrışımlar yaratan, estetik açıdan belki de Tarkovski’nin en güçlü işi olan Ayna filminde dış sesten okunan şiirler Tarkovski’nin babasına aittir. Filmin güçlü karelerinin ardından yükselen bu şiiirler filmin büyülü yönünü de güçlendirir.

“Ayna”, Cannes Film Festivali, Batı Almanya ve Locarno’ya gönderilmez. Moskova Film Festivalinin misafirlerinden Michelangelo Antonioni, eğer Ayna gösterilmezse hemen festivali terk edeceğini söyler. Bunun üzerine filmi gösterirler. Tarkovski ile devlet arasındaki sorun böylece daha da gün yüzüne çıkar. Ayna filminin yurt dışına satışı yüksek satış fiyatıyla engellenir. Film çok fazla salonda gösterilmediği gibi dağıtımdan da hemen çekilmiştir.

“İz Sürücü” filmi de Cannes’a gönderilmez. Filmin Moskova Film Festivali’nde gösterileceği söylenir. 1979 yılında İz Sürücü filmini çeken yönetmen henüz film vizyona girmeden önce oyunculuk üzerine bir konuşma yapar. Konuşmanın ardından KGB’ de görevli bir ajan tarafından böyle konuşmalar yapmaması konusunda uyarılır. Parti Komitesi’nin adını saygısızca(!) ağzına almıştır.

Tarkovski artık yurt dışındaki festivallere de katılamıyordur. İtalyanlar Donatello ödülü için Ayna filmini önermiş fakat komite filmi gönderilmesine izin vermemiştir. Tarkovski’den 1980 yılının Mart ayında Sinemacıların sendikasında konuşma yapması istenir. Konuşmasını Engels’den bir alıntıyla bitirir. “Sanatçı kendi görüşlerini ne kadar gizlerse yarattığı sanat yapıtının değeri o kadar artar.” Tarkovski’nin halkı kışkırttığı idea edilir. Artık üzerindeki baskılar oldukça artmıştır. Bir sene önce gidemediği Cannes’a bu yıl katılabilen İz Sürüsü büyük beğeni toplar ve Jüri Özel Ödülü’nü alır. Fakat artık büyük yönetmen için SSCB defteri kapanmak üzeredir.

Baskılar ve Sürgün
Tarkovski artık sanatını rahatça icra edememekten, sansürlerden, türlü baskılardan yorulmuştur. 1981 yılında ortak bir proje için İtalya’ya davet edilir. Burada da Mosfilm’in baskılarından kurtulamaz. Mosfilm tarafından ortak proje için vaat edilen para verilmez. SSCB’de çekilecek olan sahneler iptal edilir. Her şeye rağmen film 1983 yılında tamamlanır. Cannes’da gösterilen film büyük bir heyecan yaratır ve festivalden üç ödül ile döner. Bu arada karısının İtalya’ya gitmesine SSCB hükümeti tarafından izin verilmez. Tarkosvki her ne kadar SSCB’yi terk etmiş olsa da hala baskı altında tutulmaya devam etmektedir.

10 Temmuz 1984 Salı günü Milano’da düzenlediği bir basın toplantısında Sovyetler Birliği’ne döndüğü takdirde iş bulamayacağını söyleyerek SSCB’ye dönmeme kararı aldığını açıklar. Ömrünün son iki yılını da çok sevdiği Rusya topraklarında uzakta geçirecektir. Son filmi Kurdan’ı İsviçre’de çeker. 29 Aralık 1986’da Paris’te dört yıllık zorunlu sürgün son bulur ve Tarkovski ölür. Sovyet sinemalarında yasaklanan ünlü filmleri yeniden gösterilmeye başlanır. Ölümünden sonra çalışmalarını, filmlerini kutlamak ve incelemek üzere SSCB’de hem ulusal hem de uluslar arası seminerler düzenlenir.

Tarkovski filmleri bir anlamda tanrıya yakarıştır. O herhangi bir ideolojinin savunuculuğunu yapmamış ve bu yüzden sanat hayatı boyunca baskı altına alınmıştır.“Bir umudu dile getirmeyen manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur.” diyen büyük sanatçı Tarkovski, geride birçok yönetmeni ve seyirciye derinden etkilemiş yedi film bırakmıştır.