Abhazya’da çok uzun süredir gitmek istediğim bir köy vardı; Anhua Köyü. Epeyce vakit Sohum’da, köyden tanıdığı olan birilerini aradım ve tabii beni oraya kadar götürebilecek birini de. Sordum soruşturdum, sonunda bir arkadaşım oranın muhtarına ulaştığını söyledi. Adama telefon edip hızlıca “Sana yarın sabah 8’de bir misafir getireceğim. Afon’da buluşalım oradan al,” dedi ve kapattı. “Müsait miymiş bir sorsaydık falan” gibi bir şeyler geveledim. “Tamam, tamam o iş,” deyip gitti.

Her iş tamamdı. Her iş. Ne sorarsam sorayım “o iş tamam” cevabı alıyordum. Ama süresi biraz uzun sürüyordu bu tamamların. Bu yüzden güven sorunu yaşayan ve konuları geç algılayan biri gibi bir şeyi defalarca sorup, kızgın bakışları üzerime çekiyordum. Karşımdaki kişi kaşlarının altından bakıp, burun deliklerini genişleten derin bir nefes verene kadar da sormaya devam ediyordum.

Aslında fotoğrafçılarda olması gereken o hemen ortama sızma rahatlığı yoktur bende. Tedirginimdir. Başka birinin alanını gasp etme korkusu yaşarım hep. Ama bana bir kez izin verildi mi kibar görünümlü bir ısrarla o işin peşine düşerim. Bu buluşmayı da kaçırmamalıydım çünkü bir sonraki gün Abhazya’dan ayrılacak on yedi saatlik bir tren yolculuğuyla Nalchik’e geçecektim.

Sabah 6.30’da arkadaşımı aradım, “Beni unutmadın değil mi” diye sordum. “Oy Denef oy” diye söylendi, uykulu bir sesle, “Kalkıyorum, kırk dakikaya kapındayım,” dedi ve kapattı. Bir saat sonra kapıdaydı. Ben artık otelin önüne inmiş orada bekliyordum. “Geç kaldın,” dedim. “Nasıl olsa o da geç kalacak,” dedi ve kendi kendine buna epey uzun süre güldü. Daha fazla bir şey diyemedim çünkü benim için bir araç tutmuş, henüz uyanmamış bir şekilde beni gitmek istediğim yere ulaştırmaya çalışıyordu. Şımarıklık etmemeliydim. Ki ben de normalde pek dakik biri değildim ve bu huyumun nerden geldiği de sanki belliydi.

Hava serin, bir o kadar da nemliydi. Yanıma sadece fotoğraf makinesini ve lensleri almıştım. Taşıdığım her şey yük oluyordu. Üstüme aldığım her şey yapış yapış ağırlaşıyordu. Sigara da içemiyordum. Hoş karşılanmıyordu çünkü. Belki istesem gizli saklı bir yerlerde içebilirdim de hem yaptığım bir şeyi gizlemek zoruma gidiyordu hem de “o kadar da darda kalmazsın herhalde birkaç saat sigara içmezsen, iradesiz olma” diye içten içe kendime kızıyordum. Henüz uykusu açılmamış olan arkadaşımla tek kelime konuşmadan muhtarla buluşacağımız yere vardık. Yanılmıştı. Muhtar zamanında gelmiş bekliyordu. Selamlaştık. “Misafir sana emanet,” dedi arkadaşım, sonra bana dönüp “Bir şey lazım olursa ararsın beni,” dedi ve arabaya binip uzaklaştı.

Muhtar deri ceket giymiş, kısa boylu, bıyıklı ve oldukça sinirli bir adamdı ve bence beni gezdirmekten pek hoşnut değildi. Kendimi bir yere emanet edilmiş, istenmeyen bir paket gibi hissediyordum. Hiç bozuntuya vermeden gülümseyerek tuhaf askeri jipe bindim. Abhazca, söylenir gibi konuşmaya başladı. “Abhazca anlamıyorum” dedim Rusça, “Ben Adigece biliyorum ve Abhazcaya benzemiyor. “E neyce konuşacağız seninle bütün gün,” dedi yüksek sesle. “Rusça konuşuyoruz ya,” dedim. Doğrular gibi kafasını salladı ve sustu.

Daracık bir patika yolda savrularak ilerliyorduk. Arada önümüze otlayan bir inek çıkıyor, onun çekilmesini bekliyorduk. O boşluklarda kısa kısa birbirimizin yüzüne bakıyor, kaçamak bakışlarla birbirimizi inceliyorduk. Bir müddet sonra patikanın sol yanı açık bir uçuruma döndü. Makinemi elime almış video çekmeye çalışıyordum ama o kadar sarsılıyorduk ki sallanan ağaçlar, araba camı, direksiyon, arada kendi ayaklarım görünen flu görüntülerden başka bir şey çekemiyordum.

Bana dönüp yüzüme baktı gülerek. “Buradan çok adam geçirdim, hepsi korkudan çocuk gibi bağırdı, sen bağırmıyorsun, korkmadın mı,” dedi. “Çok mutluyum, mutluyken korkmak aklıma gelmiyor,” dedim. Beklenmedik bir kahkaha attı. Kafası arkada, oldukça yüksek ve uzun. “Demek korkmayı unuttun,” diyerek gülmeye devam etti. Tekrar yüzüme bakıp “İnsan korkmayı unutur mu,” dedi. Sonra bana ufak ufak etrafı anlatmaya başladı. Yüzüme bakmadan kafasını oraya buraya çevirerek hızlıca konuşuyordu. Sürekli yüzüne doğru eğiliyor, anlattıklarından bir şey kaçırmamaya çalışıyordum. Bir tepeye vardığımızda araba durdu. Benden sakındığı yüzünü yüzüme yaklaştırdı, gözlerini açıp “Hay şeytan, bozuldu,” dedi. Arabadan indi, kaputu kaldırdı, bir şeylere baktı, geri geldi, çıktı, tekrar geldi, direksiyonun başına oturdu. Sonra camın önüne tek bir papatya koydu. “Belki bu papatya seni mutlu eder ve korkmayı unutursun, çünkü arabayı boşa alıp tepeden aşağı bırakacağım. Ev hemen şurası,” dedi. “Yürüsek” dedim. “Misafiri yürüttü dedirtmem,” dedi ve yine o beklenmedik kahkahayı atmaya başladı. O esnada sallana sallana yokuştan aşağı inmeye başladık. Evin çitlerine hafifçe çarptık ve durduk.

Ufak bir şok haliyle, tek elim hızlıca ceketime gömdüğüm makinemde, diğer elimde papatya, arabadan yavaşça indim. Hâlâ gülüyordu. Ben de gülümsedim, üstümü başımı düzeltip makineyi boynuma astım, papatyayı iç cebime özenle yerleştirdim. “Beni çekecek misin,” dedi. “Müsaade ederseniz çok isterim,” dedim. “Dur silahlarımı çek,” diye koşturarak içeri girdi. Ben de arkasından çimleri yeni biçilmiş mis gibi çimen kokan bahçeye geçtim. Üçgen bir ev vardı karşımda. Epey ufaktı. Kapısının üstünde koç boynuzları asılıydı ve hemen onun üstünde de tatlı ufak bir pencere bana bakıyordu. Bahçede ağaca bağlanmış kahverengi bir at duruyordu. Muhtar silahlarını çıkarmak için içeri girdiğinde ben de ata yaklaştım, biraz sevdim, birkaç fotoğrafını çektim. Ben koyu kahverengi, hafif nemlenmiş yelelerini okşarken muhtar telaşlı bir şekilde duvara yaslı bankın üstüne silahlarını diziyordu. Silahlarının fotoğrafını çektirmek istemesindeki bu heyecana bir türlü anlam veremedim. “Neyi ifade ediyor bu silahlar,” dedim. “Silahı,” dedi anlamsızca bakarak. Önce özenle dizilmiş silahları çektim. Bazen biri hafifçe kayıyor, hemen müdahale edip düzeltiyordu. Sonra onu da silahların yanında çektim. Poz verirken çekmek istemiyordum aslında. Kendi halindeyken yakalamayı daha çok istiyordum. Ama insanlar fotoğraf makinesinin ortamdaki varlığına alışana kadar hep bir poz, bir oyun içinde oluyorlardı. Duruşları dikleşiyordu. Elleriyle kusurlu buldukları yerleri kapatıyorlardı. Birine fotoğraf makinesiyle yaklaştığınızda neresinden memnun olmadığını hemen anlayabilirsiniz. İçeri çekilen göbekler, elle hafifçe kapanan çenedeki sivilceler, yok edilmeye çalışan gıdılar, bazen gizlenen eller…

Bu bende hiç alaycı bir his uyandırmıyor. Aksine tuhaf bir sevgi uyandırıyor, belki de şefkat. Çocuklaşan tedirgin halleri sevimli ve kırılgan bir hal alıyor ve sanki karşımdaki kaç yaşında olursa olsun bu diyaloğun yetişkini ben oluyorum. Uzun uzun memnuniyetsizliklerini izliyorum ve onları en rahat hallerinde ama sakladıklarına da özen göstererek fotoğraflıyorum. Coşkuyla bir şey anlatırken ama en dik hallerinde, göbek kendini ortaya öylece salmamışken. Belki büyük bir sofrada elleri büyükçe bir meyve tabağının arkasında kalmışken. Önemsedikleri şeyleri önemsiyorum. Bu benim için aramızda konuşulmayan küçük bir anlaşma. Muhtar sürekli bıyıklarını düzeltiyordu ve ceketinin sık sık kıvrılan yakasını.

Onu bahçesinde bana atının huylarından bahsederken kendi halinde çekmeyi başardım. Vakit geçtikçe bana ısınıyor, yaptığı şeyden keyif almaya başlıyordu. Sanki şımarık bir yabancı bekliyordu ama sık sık attığı kahkahalardan, şakalarından, arada sıvazladığı sırtımdan anladığım kadarıyla beni utangaç ve komik buluyordu. Gözlerini açıp heyecanla bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Gözleri elaydı ve heyecanlandığında sulanıp yeşeriyordu. Yine birden gözleri büyüdü, yeşerdi, çok önemli bir şeyi hatırlamış gibi bir coşkuyla “Seni Marushya’yla tanıştırayım,” dedi. Rusçada yaşlı kadınlara babushka denir. Bundan yola çıkarak bunun yaşlı bir kadın olduğunu anladım. Yaşlı kadınları -sanırım anneanneme olan düşkünlüğümden- bir başka severim. Lekelerle kaplanmış, sıkça kendi kucaklarına saldıkları ellerini, iyice büyümüş ve hafif şeffaflaşmış kulaklarını, buruşmuş şakaklarını, konuşurken artık içeri doğru kıvrılan dudaklarını… Ama en çok genççe birisi onlarla ilgilendiğinde gözlerine oturan o yaşam dolu pırıltıyı ve her cümlelerini kendi kendilerine onaylayıp sonuna ekledikleri tuhaf, utangaç gülüşü. Ben de heyecanlandım. “Evet, nerede,” dedim. “Diğer tarafta, gel,” dedi ve önümden yürümeye başladı.

Daha genişçe bir bahçeye geçtik. Bu bahçe epey gür yabani bitkilerle kaplıydı. Uzun nemli otların paçalarımı ıslattığını hissediyordum. Ve ayaklarım birbirine dolaşmış uzun köklere takıldığı için biraz ağır ilerliyordum. Sağ taraftaki küçük yükseltide beyaz bir at otluyordu. Tam kafasını kaldırıp bana baktığında fotoğrafını çektim. Arka taraftan ise gür bir ormanlık görünüyordu. Biz otların içinde ilerlerken Muhtar, “Marushya” diye bağırmaya başladı. Ben de “Ayıp olmasın, ayağımıza çağırıyoruz, biz gideriz,” dedim utanarak. Yaşlı bir kadını fotoğrafını çekeceğim diye ayağıma çağıracak değildim ya.

Bahçenin neredeyse sonuna gelmiştik ve hemen ileride gür ağaçlarla kaplı bir tepe yükseliyordu artık. Adam bir kez daha seslendi. “Marushyaa!”

Yüksek otlar ağır ağır sallanmaya başladı. O ormanlık tepelerde ot mu topluyordu kadın? Bizim de bu mevsimde toplayıp yemeğini yaptığımız otu biliyorlar mıydı acaba? Ormanda yaşayan yaşlı bir kadın mıydı yoksa? Belki eski antik inanışlara göre yaşıyordu. Şehirle bağlarını kesmişti. Adam da bu kadar heyecanla söylediğine göre farklı bir şeyi vardı bu kadının. Otlar ağır ağır açılmaya devam ediyor, kadın yaklaşıyordu. O an ortamın büyüsüne kendimi iyice kaptırmış olmalıyım ki Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sindeki havada çarpışan Çerkes ve Abhaz cadıları bile düşündüm. Gerçeklikten hızlıca kopabilirim ve kopmuştum. Uzun değneği elinde, bilge derin gözleriyle yüzümüze dimdik bakacak bir kadının ağır ağır otların arasından çıkışını hayal ediyordum. Nefesimi tutmuş, elimde makine pusuya yatmış bekliyordum. Ufak kulakları gördüm önce. Yaşlı bir kadınınkine benzemiyorlardı. Sonra o yuvarlak kafayı, kahverengi tüylü gövdeyi gördüm. Boz bir ayı ismini söyleyen kişiye doğru ağır ağır geliyordu. “Ama bu kadın değil,” diye kekeledim kısık bir sesle, “Yoo, dişi,” dedi Muhtar. “Annesini vurmuşlar, ben de bunu alıştırdım, yavru daha.”

“Yavrusu olan hayvan avlanır mı hiç,” diye söylendi. Ben hiç kıpırdamadan bakıyordum. Sevineyim mi, üzüleyim mi? İsmini öğrenmiş bir boz ayının yavaşça bize doğru geliyor oluşu yaşlı bir kadından daha mı ilginçti, o an karar verememiş, donmuş bakıyordum. “Ee, çekmeyecek misin bizim kızı,” dedi. “Tabii çekeceğim,” dedim hemen kendimi toparlayıp. Muhtar cebinden renkli bir mendil çıkardı, oynamaya başladılar ve çektim.