1986 yılında, İsveç’te, unutulmaz bir cenaze gerçekleşti. Soğuk Savaş’ın birbirinin yüzüne bakmayan tarafları, o cenazede yan yana durdu. Avrupalı liderlerin hemen tamamı, dünyanın dört bir yanından gelen sosyalist liderler ve ülkelerinde gerilla mücadele veren militan önderler de o cenazedeydi. Apartheid rejiminin Afrikalı muhalifleri de o gün için İsveç’e gelmişti; beyaz ırkın üstünlüğünü savunan beyaz devlet adamları da baş sağlığı dileklerini iletmişlerdi.

O yıl, İsveç tarihinin en trajik yıllarından biriydi. Ülkeye yeni bir devlet kimliği yaratan sosyal demokrat lider Olof Palme, tarihin karanlığına karışan bir katil tarafından sokak ortasında öldürülmüştü. Cenaze, onundu. Palme hayattayken onun politikalarını saldırganca eleştiren İsveçli gazeteler bile onun yarattığı “uluslararası dostluğa” hayran kalmıştı. Batı’nın dostluğunu da kazanmıştı; aynı Batı’nın zulmünü çekenlerin de. Palme, tarihin doğru tarafında durduğunu herkese göstermişti. Aslında İsveçli liderin siyasi duruşunu inşa ettiği iki temel unsur vardı: O hem bir demokrattı hem de sosyalist reformlara inanıyordu. Diktatörleşmeden, uzlaşmacı bir şekilde İsveç sosyal devletini kurmaya çalışmıştı. Komünist rejimlerin otoriter demagoglarına inat, tarihe demokratik solun gücünü göstermişti. Batılı değerleri benimsemiş bir anti-emperyalistti.

Bugün Venezuela Başkanı Maduro’yu cansiperane bir şekilde savunanlara bakarken de “ABD ve yoldaşları”nın kendi kendini Başkan ilan eden Meclis Başkanı Guaido’yu “tanıdıklarını” izlerken de Palme’nin duruşuna dünyanın ne kadar ihtiyaç duyduğu geldi aklıma.

Maduro’nun tarihi geçmiş, başarısız bir otokrat olduğu su götürmez bir gerçek. Dünyanın en zengin petrol yatağının üzerindeki ülkesini yönettiğini iddia ediyor ama halkını besleyemiyor. İktidarı şeffaf, yönetimi hukuki değil. “Bolivarcı bir halk lideri”, “devrimci” gibi yüce sıfatlar Maduro’ya yakışmıyor. O, tarihin yanlış tarafında duran bir siyasi. Bu kadar basit. Fakat ne olursa olsun, halkların kendi kaderlerini belirlemeleri gerekir. Aksini iddia edenler, Amerikan bayrakları ile gele(meye)n “demokrasi”lere bakmalılar. Kendi hikayesini kendi yazmamış toplumlar, dışarıdan yazılan hikayeler yüzünden bölünüp parçalanırlar. Afganistan’ın hali de belli, Irak’ınki de. Amerikan ajandası, demokrasi değil savaş yaratır.

Ayrıca Amerika ve şürekâsının yapmaya çalıştığının “Venezuela halkının isteklerini uygulamak” gibi bir kaygısı yok. Kendi çizgilerine yakın, müesses nizamın isteklerine bağlı muhalefeti, güce taşımak istiyorlar. Oysa meseleleri “demokrasi” olsa, doğrudan bir lider değişimi için değil, demokratik atmosfer ve adil seçim yaratmak için uğraşırlar. Birleşmiş Milletler gözetiminde seçim yapılmasını istemek, çok mu zor örneğin? Hemen “askeri opsiyon masada” demeye geliyor iş. Askeri opsiyondan nasıl bir demokrasi çıkmasını bekliyoruz ki?

ABD’nin hegemonik reflekslerle hareket etmeye devam ettiği açık. Belli ki Beyaz Saray da diplomasi koridorları da hâlâ tarihin sonunda, yani Amerikan hegemonyasında yaşadıklarını zannediyorlar. Oysa Uluslararası İlişkiler akademisyenlerinin önemli bir kısmı, bu düzeninin sonunun geldiğini öne sürüyor. John Mearschimer son kitabında açık açık “Liberal hülyanın sonuna geldik” dedi. Argümanının iki temeli vardı: Birincisi, “askerleri evine döndüreceğim” diye başkanlık kampanyası yürüten Trump; ikincisi, ABD’nin arenadaki tek oyuncu olmadığı gerçeği. Ki aynı ABD’nin en güçlü rakipleri Çin ve Rusya, Maduro’ya doğrudan destek verdiklerini açıkladılar. Soğuk Savaş sahnesine döndü Venezuela’nın başkanlık ofisi.

Bu noktadan sonra devlerin tepişeceği, karıncaların ezileceği kesin gibi. Dev olmanın ahlak yoksunluğunu da karınca olup ezilme tehlikesini atlatmanın da yolu, tarihin doğru tarafında durabilmektir. Venezuela özelinde bu taraf, ne beceriksiz bir otokratı desteklemek ne de Amerikan ajandasına dahil olmaya çalışmaktır. Madurocu olmadan da anti-emperyalist duruş sergilenebilir. İki yanlıştan birini seçerek haklı olunmaz. Batılı değerleri savunurken o değerleri kullanarak alenen suç işleyen Batı’yı eleştirebilmek, ahlaki bir sorumluluktur. Emperyal hayallere kapılmadan da Batılı olabilmek, yine bu sorumluluğun bir parçası.

Palme, cenazesinde Trump’ı da görmek istemezdi, Maduro’yu da. Ama her ikisi de Palme ailesine taziye telefonu açardı. Çünkü siyasette haklı olmak; güçlü olmaktan da fırsatçılık yapmayı bilmekten de üstündür.