“Gelecekte Büyük Biraderler mi bizi izleyecek, biz mi onları?” Bu soru, geçtiğimiz günlerde yedi yıldır kendini hapis tuttuğu Londra’daki Ekvator Büyükelçiliği’nden yaka paça çıkarılan Assange’a, henüz insanların gözünde bir “kahraman”ken soruldu. O gün Assange, net bir yanıt veremedi. Fakat dünya kamuoyu artık bu soruya cevap bulmak, daha doğrusunu tercihini yapmak zorunda. Çünkü bütün samimiyetsizliğine rağmen Assange’ın davası, bir basın özgürlüğü mücadelesine dönüşecek. Dünya basını, gazetecilik kimliğini, aktivizm ile habercilik arasındaki çizgiyi, Assange’ın bir basın mensubu gibi korunup kollanması gerekip gerekmediğini tartışmaya başladı bile. Kurucusu olduğu Wikileaks’in de ne kadar basın organı, ne kadar belge paylaşım platformu olduğu net değil.

Assange’ın tek derdi, yayınladıkları belgelerin gerçek olmasıydı. Yayınlandıktan sonra yol açabilecekleri sonuçları hiçbir zaman umursamadı. Clinton’a yüklenerek Trump’ın önünü açtı; Putin’in ekmeğine yağ sürdüğü, hatta bir Rus ‘iş bitirici’ olduğu bile iddia edildi. Gazetecilerle de barışamadı, çünkü çoğunlukla gazeteci olduğu konusunda mutabakata varılamadı. O, bir gazete profesyoneli değil, bilgi anarşisti olmayı tercih etti. Kendinin bilgi anarşistliği yapmasını yasalarla koruma altına alan mesleği küçümsedi, gazetecileri ‘korkak’ buldu. Pamela Anderson dışında dost edinemedi, düşman biriktirdi.

Assange’ı tanıyıp da seven, hakkında ‘iyi’ konuşan pek kimseye denk gelmek mümkün değil. Onu konu eden filmlerde de kitaplarda da betimlenen insan, kaba, kendini beğenmiş, Tanrı kompleksine kapılmış, şöhreti taşıyamamış, pis kokan, kurnaz bir adam. Dünyayı değiştirebileceğini inanıp, dünyanın tamamını hor gören bir kibir abidesi. Zaten bu kibri, kendisini ‘beraber çalışılamaz’ biri haline getiriyor. The Guardian gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Alan Rusbridger, Assange için “Beraber çalışmaya başladığınızda muhakkak ayrı düşeceğiniz adam” diye anlatıyor. “Onu sevmek için pek bir sebep yok.” Fakat bütün bunlara rağmen, Assange’ın bugün temsil ettiği değerleri, kendisinden ayrı tutarak savunmak gerekiyor. Çünkü -beceriksiz bir yayıncı olmasına rağmen- yaptıkları ‘yayıncılık faaliyetleri’ idi. Sonuçta Amerika Birleşik Devletlerinin Irak’ta masum insanları -güle oynaya- bombaladığını da Iraklı milislerin kurduğu işkence yuvalarına göz yumduğunu da insanlara Assange gösterdi. Çoğunlukla sorumsuz yollarla yaptı yayıncılığı; birilerinin “maşa”sı olma ihtimalini esirgedi. Ama beceriksizlik de gazetecilik de suç değildir.

Assange’ın bugün karşı karşıya kaldığı suçlamalar, basın özgürlüğü için hiç hayra alamet değil. Beş yıla kadar hapsinin istendiği iki itham basitçe şöyle: Kendisine Irak Savaşı’nda yaşananlara dair belgeler sızdıran Chelsea Manning’e yakalanmaması ve daha çok belge yollaması için yardım etmek; bir hükümet şifresini kırmaya çalışmak. İkinci suçlamada başarısız olmuş; ilkinin ise ne kadar ‘suç’ teşkil ettiği pek net değil. Çünkü -her ne kadar en doğru olanı- gazetecinin bilgiye olabildiğince pasif yollarla ulaşması olsa da, bazen haberlerin ufak teşvikler gerektirdiği de açıktır. Pentagon Belgeleri’ne ulaşmaya çalışan Post editörleri de Watergate’in peşinden giden Bernstein ve Woodward da, araştırmacı gazeteciliğin yaşayan efsanesi Seymour Hersh de habere ulaşmak için kaynaklarını zorladıklarını onlarca kez yazdılar. Devletlerin pislikleriyle uğraşmak isteyenin çamurda oynaması gerekir; bu, gazeteciliğin suç olmasından değil, bürokrasinin şeffaf olmamasından kaynaklanır. Hersh, “gazetecilerin bunu yapmaya izninin olmamasının, ulusal güvenlik haberciliğinin sonu olacağını” söylüyor.

Bugün Assange’ı savunmakta tereddüde düşenler, Assange’ın ‘gazeteci’ kimliğine sahip olup olmadığını sorguluyor. Haksız değiller. Assange, geleneksel anlamda gazetecilik yapmıyor, bir habercinin dikkat etmek zorunda olduğu inceliklere önem vermiyor, hedef haline getirdiği insanların hakkını korumak gibi bir sorumluluk yüklenmiyor. Wikileaks’in de bir ‘haber merkezi’ değil, ‘belge deposu’ olduğunu söylemek, yanlış olmaz. Fakat Wikileaks’in yayınlarını savunmak da imkansız değil. Pentagon Belgeleri’ni yayınlayan, Watergate skandalını ortaya çıkaran Washington Post’un yayın yönetmeni Ben Bradlee, yazdığı bir başyazıda “Bir gazeteci gerçeği vicdanlı ve adil bir şekilde söyledikçe sonuçlarla ilgili kaygılanmak onun görevi değildir. Gerçek, uzun vadede asla yalan kadar tehlikeli değildir. Bütün içtenliğimle inanıyorum ki gerçekler, insanı özgür kılar” diyordu. Assange’ın ve dolayısıyla Wikileaks’in kendini gerçeklere adamadığını söylemek, pek gerçekçi olmaz.

Alan Rusbridger’ın da geçtiğimiz günlerde dikkat çektiği gibi, her ne kadar medyanın önemli bir kısmı farklı sebeplerle Assange’ı ötelese de Assange’ın ‘bir miktar gazeteci’ olduğunu unutmamak lazım. Sonuçta Wikileaks’in Irak’ta yaşananlara dair ortaya çıkardıkları, reddedilemeyecek derecede etkili bir gazetecilik faaliyeti idi, tarihin seyrine etki etti. Buna rağmen Assange’ı “basın ve ifade özgürlüğü”nün dışına atıp mahkum etmek, gazeteciliği kriminalleştirmeye varabilir; Assange’ın davası New York Times’ın, Washington Post’un, Spiegel’in ya da Guardian’ın gelecek yayınlarını etkileyebilir.

Hele günümüzün yükselen popülist ve otoriter liderler dalgasına bakıp, zaten kırılgan bir sistem olan demokrasinin yara almaya başladığını görünce, Assange’ın önemi daha da artıyor. Kendine muhalif olan basını “halk düşmanı” ilan edenlere karşı birilerinin de çıkıp gazetecilik bayrağını göndere çekmesi gerekiyor. Demokrasi, bilgili bir seçmen ve toplumu bilgilendirdiği için hedef haline dönüşmeyeceğinden emin olmayan bir basın olmadığı sürece, küçük bir oy kutusundan ibaret. O oy kutusu ise, demokrasiyi parça pinçik etmeye hevesli liderlerin en sevdiği mecra. Bu yüzden Assange’ın hakkını savunmak, demokrasinin geleceğini de savunmak bir yanda, adam her ne kadar narsist, pis ve sevimsiz olsa da. Bu yüzden Assange’a yıllar önce, henüz saçı sakalı birbirine karışmamış, onlarca suçlama üzerine yapışmamışken sorula o soru hâlâ geçerli, dünyanın takınacağı tavır önemli: “Büyük Biraderler mi bizi izleyecek; biz mi onları?”