Avcı

Anladı sanıyor, yaşam için sunulmuş can çekişen düşlerini. Uyanıyor. Gözlerini bir açıyor, her yanda et parçaları. Tırnakların arası et, dişlerin arası et, uzun kirpiklerin uçları et. Kansız.

​“Sen de yemez misin?” diyor avcı. “Et ye!”

Limon suyu damlamış sakalları parlıyor gecede. Marullara batan çatal çizik içinde. Çiziklerle yüzündeki kıllar karışıyor, bir karikatür oluşuyor ağız kenarında, içi boş bir konuşma balonuyla. “Kendini anlat!” diyor avcıya. Balon doluyor. “Kendimi anlatmayı sevmem.”

Boşalmış balon sönmüyor, bekliyor. Doldurabilirsin istediğinle onu, bir gün öncesi gibi. Anlatacak bir şey yok. Kendi yok. Anılar yok. Avcının belleği kahramanca sırıtıyor yine de. Başkaldırısı yalnızca unutuş. Duygusu yalnızca sarılış.

​Kentin dışına itiyor avcı avlarını. “Ormanlarda tek başlarına özgürce koşsunlar, biz de onları vuralım.” diyor. Sönmeye başlayan balonun içinde sıkışmış harflerle ziyafetine paravan öz eleştirisini de yapıyor: “Nihayetinde ben de bir avım.” Hiyerarşik av düzeni, göz yaşartmıyor, göze batıyor. Battıkça kanatmıyor. Kansız.

​Balonların ağızlarını değiştirseler. Birbirinden farksız. İnsanlar başka masalarda, başka insanlar aynı masalarda. Tüm tatlar aynı. Bile bile aynı hazlara adadı kendini. Kaybederse avcı avcılığını, sadece av olmak sığmaz ömrün şans eseri atlatılmış otuzluğuna. Kaçışı yalan, savunuşu yaman, eleştirisi bayat. Merhameti korkudan ibaret bir “ya hükmeder ya hükmedilir savaşı.

​Tanrıları aramaktan vazgeçmiş bir habercinin izine davet edilmişken eriyip gittiler.

​Topuklar vururken bahçenin taşlarına, el, artık, bacak arasında. Kayan yıldızların sonsuzluğunu anlamsızlaştıran hayvani şehvetin sonunda etten silahını avcıya doğrulttu. Bir de baktı ki, avcı çoktan kendini vurmuş, onun dizlerinin üstünde yatan kıpırtısız bir et yığını olmuş.