Ayık ve Sarhoş: Yüksek Sanat ve Kült Üzerine Deneme

Yüksek sanat olarak hayat pratiğinden uzaklaşmış ve içi doldurulmayan, çalışılırken iyice kurumsallaşmış olan tür ile sanatın içeriğinin bağımsızlaşarak kültleşen yapısı, tarih sahnesinin şartlarında avangarda varana dek hep sosyal/tarihsel/kurumsal yapılar içinde tartışılmıştır.

Şayet kültün en belirgin gereksinimi tapınma eylemi ise, kült bu eylemi ilk etapta sanatın ayinsel bağından başlayarak ta Walter Benjamin’in ikili bir sonuç üzerinden bahsettiği halesini kaybedene kadar yaşadı. Popüler kültürün ve eğlence sektörünün pazarlama stratejilerine kadar girmiş olan günümüz popüler kült sanat kavramı için bu denli bir zaman kaldı ki kült sonradan kazanılan bir nitelik olmasına rağmen, post-modernizm dönemindeki popüler kültürün eserleri anında kültleştirmek gibi yoğun bir ısrarı var. Hangi anlatı bu devirde metalaşacak önemsemeden her eserin aykırı tutumu kült statüsüne yakıştırılıyor.

Bir sanatçının/düşünürün bir başka yapıta verdiği ve koyduğu düşünsel anlamın değeri teorileştirilirken, felsefe ile sanatın iç içe geçmiş bağları, uygulayıcıları tarafından dönemin tarihsel/sınıfsal koşullarının içindeki isyanın, karşı-argümanın, niyetin ve ilerleme yolundaki tüm çabalarının farkındalığı, toplumsal ve spiritüel düzeyde daha iletici yani daha amaçlanan hedefe yakın bir hal almasını sağlar. Sanatın kimin için yapıldığının belirginsizliği Oscar Wilde’nin “Sanat sanat içindir.” demesi kadar kolay ve kesin olmadığından, disiplinler arası etkilenişim eserlerin
klasikleşmesinde etkin roller oynar. Dolayısıyla kült eserlerin yüzyıllar sonraya kadar uzanan ve ayrıklaşan sanat felsefesinin toplumsal olarak ne denli farklı yorumlanabileceğinin bir sonucudur. Kuşkusuz ki, Nietzsche “Müziğin Ruhundan Tragedya’nın Doğuşu’nda”, Dionysos kulvarında durma istencine rağmen tragedyaların
Apolloncu bölümlerinin içeriğe olan etkisinden bahseder. Kanımca yüksek sanatta günümüz sanat kurumları sarhoşluğun tanrısına ayıkken bakmaya eğilimlidirler. Halbuki kült, sarhoşa bir ayığın dilinden sarhoşmuşçasına yanıt vermeye, onunla katı kurumların anlayamayacağı bir diyalog kurmaya meraklıdır. Bizim ayıkken
dinlediğimiz Wagner midir ki?

Felsefe ile sanatın birbirinden ayrışmaması, klasik olanın içten içe sadece toplumsal normlara uyan ya da uymayan içeriğinde değil, kitlesel ve düşünsel olarak toplum koşullarının bir ürünü olmasıyla da alakalıdır. Zamanın popülerliğine zorunlu olarak maruz kalmış klasik formlar sadece nasıl muhafaza edildikleriyle değil, felsefe ve akımlarının kuşaklar boyu hangi koşulun ürünü olup hangi koşula tepki gösterdiği gibi düşünselliklerle de evrenselleşmektedirler. Toplum için bireyselleşen felsefe ve sanat düşünselleri felsefe ve sanatın her daim progresif yapısına hizmet eder. Var olan ve öncüleri tarafından geçmiş ile bugün arasında paslaşarak kurulan paradigmalara bağlı kalınarak ileriye adım atabilmek, ilk etapta bireysel yaratıcılıkların günün koşulundan türeyen ve koşulun ürünü olan üslubu ve aykırılıkları sayesindedir.

Mesela kilisenin himayesinde görev yapan Johann Sebastian Bach’ın ayin esnasında org ezgilerini duyanlar şaşkınlık içinde duydukları ezgilerin alışılmış ayin müziği kalıplarından farklı olduğunu söylüyorlardı. Bach alışılagelmiş bir ayin müziği bestelemiyordu; ama yukarıdan aşağıya, iliklere kadar işleyen bir soğuk hava dalgası gibi kilise için müzik besteliyordu. Yenilikçiliği kiliseye ihanet değil, aksine övgüydü. Bach ayıktır, ama dinleyenleri sarhoştur artık.

Bir diğer etapta ise ortaya konulmuş eserlerin yeni uygulama biçimlerine sabit bir referans kaynağı olup olmadığı tartışıldı. Örneğin, avangard böyle bir tümden sanatın ve kurumun yıkılışını gündeme getiriyordu; ancak tepkisi kült olana değil, sanatı kurumsallaşmış sanat haline getiren burjuva kaprislerineydi. Klasiğin yaratıldığı zaman ve mekanda günün sanat ve felsefe akımlarına referans vermesi kadar, günün sanat ve felsefe akımlarının da bir ileri adım atarak yaygınlaşması için meta-anlatıların ne derece minik anlatılara evrildiğini sanatın yumruk görevi görüp
görmediğiyle irdelenmektedir.

Bu sayede klasik ile kültün yüzyıllar sonrasına varabilen anlatılarla bir kıyaslama yöntemine girişmeleri ve dinsel/ayinsel haleyi artık taşımamalarına rağmen ne denli büyük bir anlatının parçası olduğunu anlamak için Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine Tezler’indeki gibi yüzümüzü geçmişe dönüp ve geleceği arkamıza alıp geçmişten bugüne ulaşan paradigmaların elementlerini daha berraklaştırmak gerekmiştir.