Kırk yıl önce Paris’ten havalanan bir uçak, bir ülkenin ve bir halkın kaderini değiştirdi. Haftalardır şehirleri dolduran ve yönetimin uyguladığı şiddet karşısında yılmayan halk, Şah’ı ülkeyi terk etmeye zorlamıştı. Bir devrim, sancılı doğumunu gerçekleştirmiş, hayatta kalmanın mücadelesini vermeye başlamıştı. Paris’ten gelen o uçak, 1 Şubat’ta Tahran’a indiğinde Azadî Meydanı’nı dolduran milyonlar, devrime ruhunu üfleyen kişinin ismini telaffuz ediyordu: Humeynî.

İran’daki İslam Devrimi’nin 40’ncı yıl dönümü pek çok tartışmayı beraberinde getirdi. Kırkıncı yaşını dolduracak İslam Cumhuriyeti’nin dostu ve düşmanı onlarca ülkenin basını, akademisi, siyaseti Devrim hakkında yazdı. Fakat Devrim’in ana dekorunu, bir nevî “hafıza mekanını” oluşturan Azadî Meydanı perde arkasında kaldı. Halbuki Devrim’den sekiz yıl önce inşa edilen bu devasa meydan ve meydanın ortasında bir heyula gibi yükselen ve aynı isimle anılan kule, 1979’dan beri ülke tarihini ilgilendiren en büyük olaylara ev sahipliği yapıyor. İnşa sebebiyle yüklendiği tarihî anlam bir o kadar da çelişkili. Yine de “Azadî!” diye haykıran ve derdi ne olursa olsun gölgesine sığınan İranlıların zihninde eşsiz bir yer tutuyor.

İran’ı 1925’ten beri yöneten Pehlevî Hanedanı’nın son hükümdarı Muhammed Rıza Şah, 1971 yılı arifesinde büyük bir projeye soyunur: “Pers İmparatorluğu’nun 2500’nci Yılı” ilan edilen 1971, Şah’ın saltanatının görkemini ve İran milliyetçiliğinin gücünü ortaya koyacaktır. Tarihî Persepolis şehrinde kurulan ve servet dökülerek süslenen çadırlarda dünya liderlerinin ağırlanması planlanmıştır. Altı yüz konuk, ünlü Paris restoranı Maxim’s’in menüsüyle doyurulacak; İran’ın tarihî ordularının kostümlerini giyen bin yedi yüz yirmi dört asker geçit töreni düzenleyecektir. Harcanan paranın haddi hesabı yoktur.

İran Devleti’nin sürekliliğini ve yüceliğini gözler önüne süren “2500’nci Yıl” etkinliklerinin son ayağı başkent Tahran’dadır. 16 Ekim 1971’de İran’ın bugün hâlâ ikinci en büyük meydanı olan Azadî ve göbeğindeki Kule’nin açılış töreni gerçekleşir. Meydan ve Kule’nin ismi aslen Şahyad olarak konur. Merkezinde Pers Tarihi Müzesi ve Rıza Şah’ın “ilk insan hakları belgesi” olarak övdüğü “Kiros Silindiri” bulunan bu kompleksin içine baba Pehlevî’nin naaşı da defnedilmişti. Muhammed Rıza’nın babası ve Hanedan’ın kurucusu olan Rıza Pehlevî’nin kabri, açılışın ardından törenle yerleştirilmişti. Fakat halk kitlelerinin ziyareti için 14 Ocak 1972 tarihini beklemek gerekecekti.

Kompleksin mimarı Hüseyin Emanetî adında yirmi dokuz yaşında genç bir mimardı. Devrim’den bir yıl sonra Kanada’ya yerleşen Emanetî’nin projesi, 1966’da düzenlenen ulusal bir müsabakayı kazanmış ve sonunda başkenti taçlandırmıştı. İran, 1960’lı yıllarda, Emanetî’nin ifadesiyle, “mini bir rönesans” yaşıyordu. “Batılılaşma” serüvenini, tıpkı Türkiye gibi, Fransa üzerinden başlatan ve devam ettiren İran’ın sineması, mimarlığı, resmi ve edebiyatı Batı’yı yakından takip ediyordu. Şehbanu Farah Diba, modadan müziğe yaşanan bu dönemi maddî ve manevî olarak destekliyordu. Emanetî de Saray’ın doğrudan yardımıyla ödüllendirilmişti.

Meydan, eski Pers ve İslamî mimarî geleneğe uygun olarak geometrik ve dairesel bir yapıda tasarlanmıştı. Klasik edebiyatı süsleyen bahçeler ve çeşmeler, bu geometrik düzenin tamamlayıcı unsurları olarak yerleştirilmişti. Meydan’ın tam ortasında ellli metre yüksekliğindeki Kule yer alıyordu. Kule, Emanetî’nin dokunuşuyla “Sâsânî mimarisinin” bütünlüklü azametine ve inceliğine sahipti. Eski İran’ı dört yüzyıl kadar yöneten bu İmparatorluğun mimariye getirdiği en yeni özellik, Kule’ye de formunu kazandıran, kemerdi. İsfahan’ın ünlü beyaz mermer yataklarından gelen sekiz bin taş blokla inşa edilen Kule, tahminlere göre altı milyon dolara mal olmuştu.

“2500’nci Yıl” başlığını taşıyan tantanalı hikâyenin bir o kadar etkileyici olan, kanlı ve acı dolu arka planı vardı. 1960’lı yılların sonunda İran’da kişi başına düşen gelir 170 doların biraz üstündeydi. Nüfusun %45’i şehirleşmişken geri kalan çoğunluğu köylüler ve göçerler oluşturuyordu. Yıllık enflasyon rakamı %15.7 idi. Ülke ekonomisinin işlemesi yer altı kaynaklarına bağlıydı. Ekonomik durum 1973’teki petrol krizi sonrasında çok daha kötüleşti. Bunun yanında Şah’ın özel polisi olarak görülen SAVAK, ülkedeki tüm muhaliflere karşı bir baskı unsuru olarak sahaya sürülüyordu.

Humeynî’nin de içinde bulunduğu ileri gelen muhalif din adamları komşu ülkelerde ya da Avrupa’da sürgündelerdi. Yazarlar ve akademisyenlerden oluşan pek çok entelektüel de ya zorunlu sürgünden nasibini alıyor ya da Ali Şeriatî vakasındaki gibi sürgünde dahî Şah’ın adamlarınca katlediliyordu. İran’ın köklü partilerinden komünist Tudeh büyük baskı altındaydı. 1953’te yaşanan CIA ve MI6 destekli darbenin hatırasını duyan İranlılar için 70’li yıllar çok daha büyük bir patlama noktasını hazırlıyordu. Nitekim “Engelab”ın gelmesi gecikmedi. 1977 yılı Ekim ayı, yani “Şahyad”ın görkemli açılışından altı yıl sonra dindar ve din dışı muhalefet içinde Şah yönetimine karşı ilk direniş başladı. Bir grup entelektüelin düzenlediği şiir gecesinde hükûmet aleyhine yazılanlar okununca toplum nezdinde bir hareketlenme yaşadı. Ali Şeriatî’nin karanlık cinayeti ve üstüne Humeynî’nin oğlu Mustafa’nın aynı günlerde gerçekleşen anî ölümü kıvılcımı alevlendirdi.

1978 yılının Ocak ayında başlayan protesto gösterileri Aralık ayı geldiğinde çığ hâlini almıştı. Sürgündeki Humeynî “Şah artık gitmeli” dediğinde tarihler 16 Ocak 1979’u gösteriyordu. “Sağlık sebepleriyle” ülkeyi terk ettiğini ifade eden Şah’ın yerine 16 gün sonra Paris’ten gelecek bir uçak inecek olan yetmiş yedi yaşınzaki Ruhullah Humeynî dolduracaktı.
İran’ın kaderinin gittikçe belirsizleştiği bu dönemin en yakın tanığı Şahyad Meydanı’ydı. 1977 Ekimi’nden beri sokaklardaki Tahranlıların en büyük gövde gösterisi 2 Aralık 1978’de gerçekleşti. Muharrem ayına denk gelen o gün, Meydan’da tahminlere göre iki milyondan fazla insan vardı. Katılımcıların bir kısmının çocuk olduğu ve Tahran’daki camiilerden mollaların zoruyla getirildiği ifade ediliyordu.

Tudeh’li komünistler, Musaddık’ı yad eden milliyetçiler, üniversite öğrencileri, kadınlar, yaşlılar, işçiler, Kürtler, Türkler, Farslar… Bu büyük kalabalığın bir kısmınca seslendirilen ve diğer sesleri bastıran “Allahu ekber” nidaları, bugünkü bağlamdan biraz daha farklı bir sembolizm barındırıyordu: Şah gitmeli, İmam gelmeli. Muharrem protestoları adı verilen gösteriler, o günden sonra, kademeli olarak altı ila dokuz milyon katılımcıyı çekti. Tahminlere göre ülke nüfusunun %10’u Şahyad’da Şah’a ve İmam’a çağrıda bulunuyordu. “Unthinkable Revolution in Iran” isimli eserin yazarı Charles Kurzman’a göre bu rakam inanılmazdı.  Kurzman, Fransız ve Bolşevik Devrimleri’nde dahî toplam nüfusun %1’inden azının sokaklarda Devrim çağrısında bulunduğunu ifade ediyor.  Azadî’de alev hâlini alan kıvılcım kısa zamanda Tebriz’e, İsfahan’a, Meşhed’e, Kirmanşah’a yayıldı. Yüzyıllardır süren ve son on yıllarda tavan yapan despotizm, tek yumruk olmuş İran halkına karşı dayanamayacaktı. Bu kesindi. Şah gidecekti. Fakat Şah’ın yerine neyin geleceği büyük bir soru işaretiydi.

İran Devrimi, Humeynî’nin 1 Şubat 1979’da Tahran’a dönüşüyle İslamî karakterine bürünürken, Meydan da bu değişimden nasibini aldı. Halkın adını en çok zikrettiği kavram, uğrunda çetin mücadeleler verilen ve hasret duyulan şey, Meydan ile Kule’ye ismini de verdi: Azadî. 1979 yılından itibaren Şah’ın adı ve monarşiyi andıran her şey topluca silinirken “Şahyad” da tarih sayfalarında yerini aldı. Fakat özgürlükleri için savaşan İranlıların zihnindeki ve kalbindeki ağırlığını hiçbir zaman kaybetmedi.

“Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti, yumruk yine o yumruk bir varsa el değişti.” Tarihin İranlılar için en hızlı aktığı 1979 yılının Mart’ında, Humeynî’nin gelişinden bir ay sonra, Tahran sokakları ve Azadî Meydanı bu kez kadınlarla doluydu. 8 Mart 1979’da yüz binden fazla kadın zorunlu örtünme yasasına karşı mollalara sesleniyordu sokaklardan. Yüz binden fazla cesur kadın, “Azadî!” diyerek başkenti inlettiği o günden yirmi üç gün sonra İran’da İslam Cumhuriyeti kuruldu. Bugün dünyanın en eğitimli kadınları arasında yer alsalar da İranlı kadınlar özgürlüklerinin çok büyük kısmından mahrumlar. Azadî Meydanı ve Tahran sokaklarında 1979’daki gibi büyük bir gösteri henüz organize edemediler; fakat 2017 Aralık ayından bu yana cesurca kendilerini baskılayan yasaları protesto ediyorlar. Şimdilik sayıları çok kalabalık değil. Ama bir baskıcı bir rejimi korkutmaya başladılar.

Azadî Meydanı 1979’dan bu yana kolektif hafızada sarsılmaz bir yer edindi. İslamî rejimin düzenlendiği mitinglerden uluslararası gelişmelere yönelik protestolara, zaman zaman filizlenmeye imkan bulan içerdeki hareketlerden küçük çaplı toplantılara dek her buluşma için ilk adres olarak akla Azadî geliyor. Mihrabad Havalimanı’na oldukça yakın ve şehirlerarası otobüs garının komşusu olan Azadî Meydanı, Tahran’a varan turistlerin de ilk gördüğü yapı oluyor. Çevresindeki şehiriçi ve şehirlerarası otobüs duraklarının köhneliği insanları 1970’li yıllara götürebiliyor; fakat bu “geri kalmışlık” ellerinde fotoğraf makineleriyle gezen turistler ve ayfonlarını elden düşürmeyen Tahranlılar için bir nebze de olsa nostalji yaşatıyor.

Meydan, tarihî önemiyle beraber bir tarihî miras olarak da kendine pek çok ziyaretçi çekmekte. Şah’ın babasının, Rıza Şah’ın, kabri bugün burada bulunmasa bile; içindeki müze ve tepesindeki gözlem noktası sayesinde ziyaretçilerine İran tarihinin en önemli anlarına tanıklık etme fırsatı sunuyor. Yeşillikler içindeki küçük bahçesi ve havuzu, Tahran’ı zehirleyen hava kirliliğinden bunalanlara az da olsa dinlenme ve soluklanma şansı tanıyor. Akşamları farklı renkte ışıklarla aydınlatılan cephesi fotoğrafçılara harika pozlar çekme şansı veriyor. Tahran şehrinin en tanınmış simgesi olan anıt, her kesimden İranlının ve her telden insanın kendinden bir şey bulabileceği bir yapı. Elli bin metrekarelik bu alan, tarihsel yüküyle beraber günlük hayatın da ayrılmaz bir parçası olmayı başarmış durumda. Belki de bu yüzden, hâlâ Montreal’deki mimarlık bürosunda çalışan 1942 doğumlu mimar Hüseyin Emanetî “Bu anıt bana veya bir başkasına ait değil” diyor. Mütevazı sanatçı eserinin ne ifade ettiğinin gayet farkında: “O, İran’daki insanların bağlılık duyduğu bir şey.”