Bağbozumu: Colmar

Şirin kasabalar albümüm var. Kasabalar, köyler, hatta bazen kentler. Bir yenisi bir öncekini eskitmiyor. Süslemenin bin bir türlü hali olduğunu gördüm bu yerlerde. Süslemenin, süslemeden süslü olabileceği sade naiflikte. Onların gözüyle göremediğimden hiç turistik süremde onlardan fazla bildim kıymetini. Tarih boyunca ara sıra Alman, ara sıra Fransız toprağı olmuş; fakat şimdilerde kesinlikle dünyaya Fransız kalmış bir yere gittim: Colmar! Fransızlar, özellikle Alcase Lorianne denilen bu bölgede, tüm bağlarda üzümler hep ıslakmış hissiyle yaşıyor gibiler. Hiçbir şey daha önce hiç kurumamış ve sanki kimse bundan muzdarip değil gibi. Herkes ve her şey, ilkokul yıllarımızda birçoğumuzun almakta zorlandığı monami pastellerle boyanmış gibi. Ve ne tesadüfse işte mon ami Fransızcada benim arkadaşım demek.

Emin olunmalıdır ki, Colmar kimse ile arkadaş olamaz! O öyle kendi havasında, öyle kaba ve kendini sevdiren ki: elinde tutmak için hiçbir şey yapmaz, ancak sen ise, onun avucunda olacaksın. Burnundan kıl aldırmaz bu tavrı ile senin haleti ruhiyeni, aynı lisedeki platonik aşkının seni kapanına kıstırışı gibi hapsedecektir. Bu hapis kimini şükrettirir, kimini isyan. Hak vermek gerekir Colmar’a neşesi ve huzuruyla çaldığı gönüllerin ona getirdiği şımarıklığa. Ben de işte bir tesadüf müdür bilemedim, fakat dünyanın tüm masallarına meze olabilecek bu yerleri gezdim ilkin. Bu şehirler bana fütursuzca vintage kıyafetler arayan, entelektüel aydınlanma yanılsaması içerisindeki insanları anımsatıyor. Zorlama bir retroluk ile yanılsamalı bir geçmişi anımsama sanki. Halbuki bu şehirlerin varlığını yaprak kıpırdatmadan sürdürüşü ve bizim onlara olan hayranlıklarımız çok daha samimi. Gerçek vintage, Colmar bence ve bir çoğumuz ise sahte gibiyiz. Daha gerçek bir şey duymak istiyor isek, vintage Fransızca bir kelime olup Türkçe karşılığı bağbozumu imiş. Demek ki, yüz elli kilometreden uzun üzüm bağları olan bu şehir gerçek bir vintage.

Colmar Avrupa’daki namını henüz geniş geniş yayamadan, gezginler ve detaycı turistler tarafından masallardaki ütopik atmosferlere benzetiliyor. Şehrin en eski yapılanma bölgesinde, duvarlarda rengarenk çizimlerden, montelenmiş peluş oyuncaklara kadar çeşitli süslemeler görmek bu şehri ufkumuzun en ucundaki bir yere benzetmek gereği doğuruyor. Bilin bakalım insanın ufku en uzak mesafeyi yaşamının neresinde görebiliyor. Sanırım hem fikir olmamız çok muhtemel. Çocukluğumuzdan itibaren ufuklarımızda, hayallerimizde bir gerilemeyi, gerçeklik ve kurallar sebebiyetiyle yaşamak zorunda kalırız. Hayallerimizi sınırlamak için sebebimiz olmadığından, eski bilgisayar oyunlarında yolu gittikçe ufuk çizgisinde yolunu yaratan yarış oyunları gibi kendimize ufuklar yaratırdık. Ve oldukça evrensel bir kaide ki, çocuklar masallardan da çok hoşlanır. Colmar ise aklımızda sınırlarla yaşamak zorunda olduğumuzdan dünyamızın cenneti! Bu konuda hemfikir olabilir miyiz? Kuşkulu olsam da, dünyamızın cenneti Colmar’ın, masalların tasvirine uygun oluşuna pozitif karşılayışımıza karşı tedbirliyim. Sonuçta yedi cüceler, mesele pamuk prensese geldiğinde ancak dost, kardeş olabildikleri; pamuk prenses ise sadece yakışıklının, zenginin öpebildiği masal kahramanı. Gördüğüm kadarıyla masalları masum kılamıyoruz, masumluğu masal ettiğimiz kadar. Aman Colmar’a bir şey olmasın!