Türkiye’nin kaderini değiştiren dönüm noktaları, her zaman ideolojilerin savaştığı, sert mizaçlı siyasilerin yumruklaştığı, vaatlerin tehditlerin altında kaldığı genel seçimlere denk düşmeyebilir. Şehir politikacılarının sahne aldığı, yerelde geçen seçimleri “Çöpleri kimin toplayacağını seçeceğiz işte” diye küçümseyenlere en okkalı cevabı, herhalde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan verebilir: 1994’te, “manşetlerle dövüşe” başlayan siyasi hayatında Erdoğan, cezaevinde dibi de gördü; Külliye’de zirveyi de. İyi ya da kötü, Beyoğlu’nda yerel siyasetle başlayan öykü, Türkiye’nin kaderini dönüştürdü.

Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Mart sürecinde muhaliflerini ‘manşetlerle dövmesine’ kimse şaşırmamalı. Cumhurbaşkanının İstanbul’da seçimlere beş kala günde on miting yapmasında da iktidarın yerel politikadan çok ‘beka’ söyleminde ve kutuplaştırıcı dilde ısrar etmesinde de Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi hikayesinden öğrendiği bir gerçek var: Yerel seçim, yerelde kalmaz…

Hemen hemen bütün büyük kentleri, Türkiye ekonomisinin ezici kuvvetini, kültürün de teknolojinin de üretim merkezlerini muhalefetin kazanması, siyasi sahnede yeni bir dönemin kapısını aralama potansiyeline sahip. Hele ki Recep Tayyip Erdoğan’ın hikayesinin başladığı İstanbul’un ‘düştüğü’nü düşününce… Fakat muhalefet için sınavın ortasına bile varılmadı henüz. Tehditkâr dile karşı uzlaşının; ‘beka’ söylemine karşı birlikte yaşamanın; ekonomik krizi yok sayan üsluba karşı yerelde istihdam sağlama şanslarının savunulmasının da seçimin ardından seçmenin hakkının günlerce kollanmasının da öykünün henüz başına tekabül ettiğini anlamak lazım. Şarkıda söylendiği gibi bugün seçmen, iktidara karşı bıkkınlık ve küskünlükle oy verdiği muhalefete dönüp soracak: “Ya sonra?”

İşte asıl mesele, ‘baharın ardında’ gizli. Cumhuriyet Halk Partisi, her ne kadar açık bir galibiyetle çıkmış olsa da seçimden, ülke yönetimine soyunmak adına bundan sonra da galip gelmeye devam etmek zorunda. Üstelik “manşetlerle dövüşerek” seçim kazanan belediye başkanları, büyük ihtimalle “Ankara ile dövüşerek” şehirlerini yönetecekler.

İktidar, her zaman açıklarını kollayacak ve üstlerine gitmek için çöpleri karıştıracak. İşsizlik oranlarında bir değişiklik, şehrin boru hatlarında bir aksama olmayagörsün… “Bakın deneyip gördünüz, Cumhuriyet Halk Partisi sefalete denktir” denmek istenecek. Oysa kavganın yerine uzlaşıyı koyarak 31 Mart’a gelen muhalefet, kaygının koltuğuna umudu da oturtabilir. Bugüne kadar böyle bir şansları yoktu; 1 Nisan sabahı, o şans doğdu.

Bundan sonra mazbatalarını alıp belediye binalarına yerleşecek olan yeni aktörler, her günün değerini bilmek zorunda. Yönetici kadrosu zenginleştikçe seçmeni yoksullaşan halka “Yalnız değilsiniz” mesajıyla gitmenin yolları bulunur, yönetimde şeffaflık tesis edilir, güven tekrardan kazanılır, seçim sürecinde ekranlardan sunulan vaatler hayat bulursa… Yerel yöneticiler, ofislerinde oturup zafer sarhoşluğunda dans etmek yerine yeni hikayeler yazmayı başarırsa… İşte o zaman, “Mart’ın sonundaki bahar” ile yetinmeyen, değişiklik talep eden bir halk doğacak ve soracaktır: “Baharın sonrası yaz mı?” Muhalefet, bu sorunun cevabını yazacak. Sınav, bu soruyla bitecek; sonuçlar cevaba göre şekillenecek. Yerelden başlayan öykü, belki de yerelin, -o küçümseyici üslupla- “çöp toplayanların” başarısıyla, yeni bir yönetimin denemesi olacak. Yani Türkiye için ‘sonrası’, bugündür artık; yarın değil.