Aslında her şey Asaf Halet Çelebi’nin şiiri ile başlamıştı, “Om Mani Padme Hum” Sanskrit dilinde duyduğum ilk cümleydi. Sonradan Sanskrit dili ile ilgilenmeme ve Hint tarihine merak sarmama neden olacak bir ilk cümle. Budistler, bu mantrayı yüksek sesle üç kere hissederek okuduklarında, zihinlerinin ve ruhlarının özgürleştiğine inanırlar. Yıllar sonra öğrendim ki, aslında kadim lisan olan Sanskrit’te, kelimelerin derinleştikçe değişen pek çok özel anlamı var. Bilginiz hangi seviyede ise kelimeyi oradan okuyup anlıyor, oradan dile nüfus edebiliyorsunuz. Örneğin: ”Om Mani Padme Hum” mantrası, “Lotus çiçeğinin içindeki mücevheri selamlarım,” diye dilimize çevrilebilir. Sözlük anlamının ötesine geçtiğinizde asıl selamlamanın, insanın gerçek özü olduğunu farkediyorsunuz.

Öze ulaşan insanın, karanlık boşlukta parlayan şimşeğin aydınlığına benzeyen bir aydınlıkla arınarak kutsandığına inanılıyor. ”Om Mani Padme Hum” mantrasının ilk hecesi “Om” üç harfin birleşimi; A,U,M. Bu harfler hem saf olmayan bedeni, ifadeyi ve zihni; hem de yeryüzü, gökyüzü ve gök katlarından oluşan üç ayrı dünyayı simgeliyor. İnsanın saf bedene, ifadeye ve zihne ulaşması, tıpkı Sanskrit dilinde kelimelerin, anlamlarının kavranabilmesi gibi basamak basamak öğrenerek ve anlayarak yaşanan bir değişimin dönüşümü. Mantranın diğer hecelerini takip ederek mana basamaklarını tırmanıyorsunuz; mâni fakirliği zenginliğe dönüştürecek değerli bir mücevhere benzetiliyor. Gerçek aydınlanmayı arzulayan zihin de bir mücevher gibi. İnsan, zihninin kendisine verilen en büyük zenginlik olduğunu farkettiğinde, karşılaştığı zorluklarla mücadele edecek gücü de keşfediyor.

Lotus çiçeği anlamına gelen “Padme” ise bilgeliğin sembolüdür. Bilmek, farkında olmayı sağlıyor. Bu bilgi, lotusa üstün bir ayrıcalık kazandırıyor. O, çamurda yetişse de, çamur onu kirletip lekeleyemiyor. Karanlıkta köklenen çiçek tıpkı büyüyen bir insan gibi, ışıkla gelişip, başını sudan çıkararak havaya ulaşır. Lotus yapraklarında geçmişin, şimdinin ve geleceğin bir arada yaşadığına inanılır; çünkü çoğu bitki çiçeklerini dökerken meyve verir, ancak lotus meyvesi olgunken çiçeklenir. Lotus yapraklarının üstündeki çiğ damlaları ve lotus tohumları insani arzularla kirlenmemiş hayatı, saflığı simgeler. Lotus çiçeği boşluğun anlamını bilerek boşlukta yaşar. İnsan da dünyanın içinde, ama dünyadan uzak yaşayabilirse hayatın kargaşasının zarar veremeyeceği bir olgunluğa erişir. “Hum” ise hiçbir şey tarafından rahatsız edilmeyen, hareketsiz, dalgalanmayan bir bilinci sembolize ediyor. Orada mutlak uyum ve birlik söz konusu. ”Om Mani Padme Hum” ile anlatılmak istenilen insanın aydınlanmasının sırrının zaten kendi iç uzayında var olduğudur. İşte bu yüzden Sanskrit dili, muhteşem hazineleri içinde barındıran sınırsız bir ummana benziyor. Hangi gizli bilgilere talip olduğunuzu bilmeden bir tek cümlenin peşinde bu ummanda kaybolmak da mümkün.

Dil ve dinle ilgileniyorsanız Sanskrit dilini ve Hint’i es geçmemeniz gerekir. Hint-Avrupa dil ailesinin en eski temsilcilerinden biri kabul edilen Sanskrit’in MÖ. 2000’li yıllardan öncesine dayandığı sanılıyor. Bu arada MÖ. 2000 ile 3000 gibi tarihlendirmelere ve asırlar önce yapılmış sınıflandırmalara hep biraz şüphe ile baktığımı, bu tür nitelemeleri iç huzuru ile kesin bilgi olarak kabul etmediğimi belirtmeliyim. Şu ana kadar aksini kanıtlayacak bir bilgi olmadığından filoloji tarihinin sınıflandırmasını esas kabul ediyoruz. Başlangıçta Hint-Avrupa dilleri arasında kurulan ve bulunduğu saptanan benzerlikler bu dilleri aynı aileden saymaya yeter miydi? Yoksa din ve karşılaştırmalı dilbilim çalışmalarını başlatan Avrupa, sözde ari atalarla kuracağı kan bağı ile soy kütüğünü ne kadar zenginleştirir ise o kadar asil ve köklü sayılacağının hesabını mı yaptı, kim bilir?

Hint dilbilimcisi Panini, bilinen en eski karşılaştırmalı dilbilim eserlerinden biri olan ”Ashtadhyayi” adlı kitabında, kendisinden önce Sanskrit dilinde yapılan çalışmaları özetleyip, Hindistan’daki mevcut lehçe farklarını, kelimelerin yalnızca anlamlarını değil, şekillerini, kök, ek, vurgu, tonlama gibi farklılıkları da incelemiş. Diğer Hintli dilbilim uzmanı Yaska ise Sanskrit köken bilim üzerinde yaptığı çalışmaları Niruka adlı çalışmasında toplamış. Bugün elde edilen tarihi kaynaklar gösteriyor ki, M.Ö. 5’nci ve 6’ncı yüzyıl gibi, aklın alamayacağı kadar eski zamanlarda Hint’de, Panini ve Yaska gibi pek çok dilbilimcinin yetiştiği Sanskrit dili üzerine eğitim veren dil okulları varmış.

Üç bin dokuz yüz doksan altı kelimeyi kök, ek, iç büküm, tonlama, vurgu, asıl gibi gruplara ayıran Panini, Hindistan’da var olan dialekt farklarına da dikkat ederek, şiirsel bir Sanskrit grameri hazırlamıştı. Sanskrit’in en köklü grameri olan Panini’nin kitabı, bu tarihten asırlar sonra Batıda dilbilim çalışmasının başlamasına vesile oldu ve bu tür çalışmaların sistematiğini anlatan bir şablon kitap olarak kullanıldı. Özetle, Batıda 18’nci yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkan karşılaştırmalı dilbiliminin atası, M.Ö. 4’ncü yüzyılda yaşamış bir Hintli dilbilimci.

Hint tarihine geçmişi sırlı bir aynadan bakmam mümkün. Adına oryantalizm denen bu sırrı kazırken pek çok misyoner dilci ile karşılaşıyoruz. 1583-1588 yılları arasında Hindistan’da yaşayan İtalyan papaz Filipo Sasetti, Sanskrit dili hakkında Batı’ya ilk bilgi aktaranlardan biri. Onu takip eden Hollandalı misyoner W. Abraham Roger ve Alman cizvit papaz Johann Ernest Hanxleden ile Sanskrit dili ile ilgili çalışmaları sürdürüyorlar. Sır dökülürken karşımıza çıkacak isimlerden biri de Abraham Ankuetil Duperron. Hindistan’da sürdürdüğü çalışmalar sonunda Duperron, yalnızca Avesta’yı değil, 1777’de Upanişadlar’ı da Avrupa ile tanıştırıyor. Alman dilbilgini Franz Bopp, Sanskrit, Arapça, Farsça, Grekçe, Latince gibi pek çok dil arasında ortaklıkları araştırıyor. Özellikle İngiliz Hükümeti tarafından, Hindistan’a buradaki dinlerin ve dillerin tarihi ile ilgili araştırmalar yapmak üzere yollanan bu adamların mutlaka Doğu Hindistan Şirketi’nde de resmi bir görevleri olduğundan yarı resmi olarak sürdürdükleri misyonerlik çalışmalarını rahatlıkla sürdürebiliyorlardı. Aslında Hindistan tarihi açısından Batının oryantalizm yaklaşımını, Doğu Hindistan Şirketi’nin 1782-1830 yılları arasındaki politikasını izleyerek takip etmek mümkün.

Vali Warren Hastings’in şahsında kişiselleşen sömürgeci zihniyet, bu işin kültürel anlamda nasıl şekillendiğinin de ipuçlarını veriyor. İngiliz Vali, Hint’in tarihi okyanusuna dalacak, buradaki batığı ve hazineleri, Batının ayakları altına talan etmek üzere serecek gözüpek dil dalgıçları aranıyor; Sanskrit dili gibi eski Hind’in coğrafyasında asırlardan beri yaşattığı Doğu dilleri ile ilgili çalışabilecek, tercüme yapabilecek kişilere finansal burslar ve destekler sağlanıyordu. 1784’te Londra’da açılan, daha sonra Paris, Berlin ve diğer yerlerde şubeleri olan ilk Modern Asya Topluluğu Asiatic Society of Bengal böyle kurulur. Bu topluluğun kurucularından Sir William Jones, Avrupa’da Sanskrit diline duyulan merakın neredeyse moda haline gelmesini sağladı. Sanskrit dili ile ilgili sürdürülen bu çalışmalar ve çeviriler kuşkusuz, Platon’dan Kant’a kadar pek çok Batılı filozofun dünyaya bakışını değiştirdi. Doğu’dan yansıyan ışık Batı’nın üşüyen ruhuna ipekli bir Hint şalı örtmüş gibiydi. Batı Doğuyu sömürürken, Doğu Batıya süt anneliği yaptı. Zaten sömürmek de somurmak da emmek fiilinden gelmiyor mu?

Sanskrit araştırmaları ile tanınan Raymond Schwab’ın, İkinci Avrupa Rönesansı dediği hareket, Hindistan’dan Avrupa’ya ulaşan bu uzun soluklu rüzgarın marifetiydi. Köklerinden dallarından koparılıp başka iklimlere yollanan banyan ağacı, Batıda artık başka bir ağaçtı. Adı, türü, rengi, her şeyi ile aslının kötü bir kopyasıydı; ama bu kopya bile dallarına tutunabilenleri yeni dünyalara taşımaya yetecekti. Doğu, o günden itibaren dallarından ve kökünden sökülmüş koca bir banyan ağacının boşluğu ile ıssızlaştı. Doğulu ise bu boşluğu daima içinde hissederek yaşamaya alışacak, alıştırılacaktı. Bu sözde karşılıklı kültürel temas, sözde ıslah etme çalışmaları, “Hinduizmin modernleşmesi” adı altında hükumet destekli eğitim kurumlarında devam etti.

Hindistandaki sömürgecilik ve eğitim çalışmalarını anlatan Kopf, genel vali Wellesley’in 1800’de kurduğu Ford William Koleji, Oryantalist kuruluşların en önde gelenlerinden idi. Şirkete eleman yetiştiren bu merkez, Bengal Rönesansı denen şeyin hızlandırılması ile kurulmuş ilk ve en ciddi cemiyet idi. Kolejin asıl önemi pek çok tarihçinin gözünden kaçtı; bunun sebebi de muhtemelen kolejin, kendi kolonyal ihtiyaçlarını karşılamak için yabancılar tarafından kurulmuş olması idi. Ben, bir kolej düşüncesini ilk olarak tasavvur eden Deen Wellesley’in ya da bunu kabul eden yöneticiler meclisinin şirket gelirlerini, bir Hindistan uyanışı ihdas etmek için kullanmaya her zaman mütemayil olduğunu kesinlikle iddia etmiyorum. Fakat bütün tarihçiler bilir ki, amaçlar ve maksatlar, gayeler ve düzenlemelerin sonuçlarına ilişkin fiili sosyokültürel etkileri bil-mecburiye yansıtmaz dese de, hiç şüphesiz Ford William Koleji ya da Kalküta Okul Kitapları Topluluğu gibi yerler ahlâki görevlerin aşılanması konulu eserlere izin verirken tüm dini kitapları yasaklıyordu. Hintli’nin neyi ne kadar ve nasıl okuyacağına Batılı karar veriyor, bu bilgiyi de kullanışlı bilgi adı altında empoze ediyordu. Sanskrit dili ve edebiyatına ait yüzden fazla eser bu arada basıldı. Tam on bir bin üç yüz otuz beş matbu ve el yazması eserle kolej kütüphanesi zenginleştirildi, kataloglanmaya başlandı.

Bu çalışmaların neticesinde 23 Ekim 1818’de Hindistan’ın ilk halk kütüphanesi açılacak, büyük bir hız ve yoğunlukla Hindistan klasikleri hızla Batı dillerine çevrilmeye devam edecekti. Yeni harf çeviri şemaları bulunduktan sonra, Batının daha önce adını bile duymadığı diller sistematize edilerek sözlükler derlenecek, adeta bir tür dil laboratuvarı kurulacaktı. Asya Topluluğu, hepsinin kurucuları zaten ortak isimlerdi ve süt annenin göğüslerinde bir damla süt kalmayıncaya kadar emmeye devam edilecekti.

Batıya taşınan banyan ağacı, toprağından koparılmış, köklerinden uzaklaşmış birkaç kuru daldan ibaretti. Taşındığı iklimin şartları yaşamasına uygun değildi. Önce budandı, sonra aşılandı ve neredeyse laboratuvar ortamında yeniden yayıldı. Eski haline pek benzemese de yaprakları hala Sanskrit dualarla titreşiyor gibiydi. O günden sonra Batı, Doğu’ya hep bu aşılı ağacın dalları arasından ve epey uzak mesafeden bakacaktı. Doğu, hayvanların bilgece konuştuğu, tanrı ve tanrıçaların uçuştuğu büyüleyici bir masal ülkesiydi Batı için. Tütsüler ve ilahiler eşliğinde o ağacın altında insanın zihnini ve ruhunu yıkayan masallar dinlendi ve Batılı aydın her seferinde yeniden büyülendi.

Sanskrit edebiyatına ait üç eser; Mahabharata, Bhagavad Gita ve Upanishadlar bile tek başlarına bu etkiyi yaratmaya yetmiş olmalı. “Benden, hangi göğün altında insan zihninin değerli yeteneklerini en zengin biçimde geliştirdiğini, hayatın en büyük sorunlarını en derin bir tarzda araştırdığını ve hiç olmazsa bir kısmı için, hatta Eflatun ve Kant’ı incelemiş olanların bile hayran kalacakları çözümler bulunduğunu soracak olsalardı Hindistan’ı anardım. Ve yine benden, hangi edebiyatın bize özgü Yunan ve Roma düşüncesiyle ve onların Semitik kökeninde yaşamış olan biz Avrupalılara iç hayatımızı daha yetkin, daha anlayışlı, daha evrensel, kısaca insanı biçimlendirmek için sadece bu hayatta değil, aynı zamanda değiştirilmiş ve ebedi bir hayatta zorunlu dengeyi verebileceği sorulsaydı yine Hindistan derdim!” sözleriyle Hint’e hayranlığını anlatan, Sanskrit Dili ve Edebiyatı ile gözü kamaşanlardan biri de Oxford Üniversitesi Profesörü ve Münih Kraliyet Akademisi Üyesi Max Müllerdi. Batılıların Hint düşünürlerin M.Ö. 700 yıllarında ulaştıkları dört yol ağzına geldiklerini fark eden Müller, Batılı âlimin Doğu bilgeliğinin kavramlarıyla ve sembolleriyle karşılaşınca duyduğu şaşkınlığın, heyecanın, hatta tedirginliğin temelinde bu geri kalmışlık olduğunu düşünüyordu.

Öte yandan, Aryanizm’in kurucusu ve savunucusu olan Müller, daha sonra çok geri adım atmaya çalışsa da Hitler’e malzeme olacak Ari Irk kurmacasının teorisyeni de sayılacaktı. Sanskrit edebiyatına ait dini metinleri çevirirken “dinbilimi” kavramını da temellendirmeye çalışan Müller, karşılaştırmalı dinler tarihinin karşılaştırmalı diller tarihi ile mümkün olabileceğini savunarak, 1897’de Stockholm’de ilk dinbili­mi kongresini bu düşünceler ışığında toplayacaktı. Bu tarihten sonra Paris, Brüksel, Roma üniversitelerinde dinler tarihi üniversitelerin ders programları içinde yer aldı. Batının havası değişmekteydi.