Hiç şüphe yok ki tarih, yansıması hiç bozulmayan bir ayna gibi bize dün ve bugün hakkında sarsılmaz bilgiler veriyor. İktidar ve kitlenin birbirini var eden döngüsü; kitlenin kendini iktidar, iktidarın ise kitle saydığı yanılsama binlerce yıldır kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir canlının sonuçsuz kalan dönüşüme denk. Güç unsurları, yani kitlesel zamklar ve güç oburların dansı müzik devam ettiğince sürüyor ve sonunda muhakkak bitiyor. Yüzyıllar boyunca bu ideal kiminin ütopyası kiminin ise distopyası olurken planlar sonsuz hüküm, sınırsız fetih ile biçimleniyor. İşte o ütopya için bu iki sebep ve sonuç her zaman birbiriyle kesişiyor, yaptıkları ve yapacakları için kitlelerin ayarlarıyla oynayıp birbirlerini kullanıyor.

Bu rahat ve de korkutucu kullanılabilirlik içinde bazı nüveler ve yöntemler tarihin gösterdiği kadarıyla neredeyse birbirinin aynı. Arenalardan şimdinin statlarına; din, dil, ırka dayandırılarak yönetim, ayrıştırmaya; isyana; ortaklaştırılmış mutluluk ve ortaklaştırılmış travmalara; öfke söylemlerine; aynı ülküyü paylaşmayanlara terörist, başka uluslara düşman söylemleri gibi takip edilebilir kanıtlarımız mevcut. İnsanı ve toplumu biçimlendiren, bir arada tutan araçlar bu yüzden büyük önem arz ediyor. Kitle ve tarih üzerine olan yazımda size eski dünya uygarlıklarını, toplumları ayakta tutan, onu dizayn eden gücü besleyen önemli bir unsurdan, dünden bugüne uzanan bir hikâyeden bahsedeceğim.

Yayılmacı topluluklar ve onların orduları eskiden, ulusların tanıdığı net sınırlara kavuşmadan önce büyük değer taşıyordu. Bu orduların imparatorluğa dönüşme sürecindeki yerinden bahsederken kullandıkları enstrümanlar aslında kullanılabilirliğin ve dizayn etmenin en güzel örneklerinden. Roma İmparatorluğu ile başlayalım. Binlerce tanrıdan oluşan çok dinli, pagan kurgusu sınırları genişledikçe bünyesine kattığı kültürlerin ögelerini de içine almasından kaynaklanıyordu. Başlıca amaç mesafe tanımayan genişlikteki topraklarını koruyacak ordusuna yeni, değişik uygarlıkların savaşçılarını dahil etmekti. Ve her savaş yeni tanrıyı, tanrıları Roma İmparatorluğu’nun şahitliğinde Parthenon’una kabul ediyor, benimsiyordu. Pax Romana; yani savaşarak gelen, fethedilecek yer kalmayınca ortaya çıkan barış ile bu karışımın işe yaradığı onaylandı. Bu noktada en ileri giden din Mithraizm oldu. Çünkü o dönemde Asya Minor; Küçük Asya’da en yaygın, en güçlü inanış buydu. Bir süre sonra orduların koruyuculuğuna kadar yükseldi. İki kültür ile uzlaşamadı imparatorluk; Musevilik ve Hristiyanlık. Tek Tanrı inancı Roma ordusunun temeli olan “çokluk”tan, paganlığın kucaklayıcılığından yoksundu. Bu yüzden Roma İmparatorluğu bu dinlere ve inananlarına son derece vahşi, saldırgan bir tutum takındı. Bir zamana kadar…

Orta Asya’dan gelen kavimlerin sert darbesi Roma İmparatorluğu’nu tarihe gömerken Doğu’da Bizans bu yıkıntının halefi oldu. Tamamen coğrafi etmenler, hayatta kalma gereklilikleri ile hâlâ kullandığımız “Bizans Siyaseti/Oyunları” Anadolu’nun kavimleri ile olan ilişkileri şekillendirdi. Bir savaş esnasında, ordusundaki Hristiyanların önünde kalkanını kaldırıp üzerine haç işareti kazıyan, haçı kastedip “Bu işaret bizi zafere götürecek!” diye ordusuna seslenen Büyük Constantinus hem savaşı kazanacak hem de Hristiyanlığın kabulü yönünde adım atacaktı. O zaman İznik olan merkez Bizantion’a taşınırken, ortada hiçbir şey yokken eline bir saban alacak ve şehrin sınırlarını çizmeye başlayacaktı. Etrafındakilerin neden bu kadar geniş bir alan çizdiği sorusuna “Önümdekini (Hz. İsa’yı) takip ediyorum.” diye cevap verecekti. Aynı İmparator yüzlerce İncil’i eleyip bugün kabul edilen dört İncil’i kabul eden İznik Konsulü’nün düzenleyen kişiydi.

Osmanlı İmparatorluğu ise bu uygarlıkların yönetim, eyalet, valilik sistemini takip edecek ama ordu bünyesinde dinî olarak “devşirme” yöntemini kullanacaktı. Hiç şüphesiz ki Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almak için giriştiği mücadeleyi kavminden öte dinsel bir ideale çevirmesi de kazanılan zafer, bir çağın kapanıp diğerinin başlamasından önemli bir unsurdu.
Tarihin ışığında bu üç imparatorluğu da hatırlatan türde bir orduyu, bunu sadece militarizmde değil; sanat, bilim, spor gibi dallarda da kullanan, kitlesini birbirine bağlayan bugünün Amerika’sını çok net örnek olarak sunabiliriz. Modern dünyanın sınırları netleşmesine rağmen Pax Americana, aynen Roma gibi kendine göre yorumladığı dünya barışı düşüncesi ile halkını farklı din ve uluslardan alıp sentezlediğini, yoğurduğunu söylemek yanlış olmaz. Tarih insanlığın hükmetme ihtirasının ne boyutlara vardığını bize tekrar tekrar ispat ediyor.