Dünyaca ünlü Fransız düşünür ve yazar Jean Baudrillard, 11 Eylül saldırıları ve Irak Savaşı’ndan sonra dünya düzenini analiz eden, simülasyon ve simulakr kavramları üzerine sosyolojik tespitler inşa eden Baudrillard, hipergerçeklik akımının geldiği son noktayı ironik eleştirileriyle gözler önüne sermişti. Baudrillard, 2004 yılında İstanbul ve İzmir’de ülkemize gelerek konferanslar verdi. 2006 yılında Baudrillard’a serenad yaparak aşkımı ilan etmiştim. Ölümünü öğrendiğim gün içimde binlerce ayna kırıldı. Gerçek ve görüntüler ülkesinde artık o bir simulakr…

Serenad ve Requiem

Foucault benim ilk aşkımdı. Onun için şiir bile yazdığımı hatırlıyorum; “Cebimde Foucault, klasik çağın delisi” diye başlıyordu. Kavak yellerinin estiği malûm dönemde ben âşık olmak için kendime bir filozof bulmuştum. O yıllarca dünyayı algılamam, güç, iktidar ve benlik çözümlemelerimde kendime ve başkalarına bir şans vermem konusunda beni ikna eden yol arkadaşım oldu.

Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. Kendini bilmek ruhunu bilmektir, seni seven ruhunu sevendir. Bedeninize dikkat ettiğiniz zaman, benliğinize dikkat etmiş olmazsınız. Benlik bedenin değil, ruhun ilkesinde bulunur. Benliğin incelenmesi, ne yapmış olduğumuzun ve ne yapmak zorunda olduğumuzun anımsanışıdır. Hatalar, yalnızca eksik kalmış iyi niyetlerdir. Kural bir şeyi düzgün yapmanın aracıdır, geçmişte olanları yargılama aracı değil. Bizler ironik olarak yaratıcılığımızı hapseden formlar yaratan varlıklarız.

“Mais plus tant je me lime et plus je me rabote, je crois qu’a mon avis tout le monde radote!” diye ortalarda dolaşıyordum.

İktidar savaşları özel ilgi alanımdı. Foucault’un Fransa’da dersler verdiği, aynı zamanda başkanı olduğu Düşünce Sistemleri Tarihi Bölümü’nün hayalî öğrencisi olarak ders notlarını ezberliyordum. Asıl ilginç olan, kimse beni Foucault’un tarihlerini anlattığı cezalandırıcı toplumun ceza kurum ve kurallarına uygun bir yere kapatmayı düşünmüyordu! Nedeni, sanırım artık klâsik çağda yaşıyor olmamızdandı. Bu arada eklemeden edemeyeceğim, suç psikiyatrisinde “tehlikeli birey” kategorisinin incelendiği “toplumsal savunma” temasına bağlı kavramların, sivil sorumluluk kuramına ilişkin yeni kavramlarla, 19’uncu yüzyıl sonlarında ortaya çıkmasının ele alınıp karşılaştırıldığı dönemin derslerini çok sevmiştim. “Kelimeler ve Şeyler”, “Bilginin Arkeolojisi”, “Deliliğin Tarihi”, “Cinselliğin Tarihi” hatta “Kliniğin Doğuşu” başucu kitaplarımdan oldu. Sonraları Cioran, Adorno gibi isimler ile kısa süreli yakınlıklarım olmuş, toplumda kendime normal bir rol ve başka arkadaşlar bulmuş isem de ilk ve tek aşkım Foucault’u hiç unutamadım.

Ta ki yaşına başına bakmadan, sağa sola laf atarak, kimseyi umursamadan elleri cebinde dolaşan o küstah asi ile karşılaşıncaya kadar! Hayatın arkasından bile gizlice ıslık çaldığını duydum, yemin edebilirim. Büyük aşklar büyük nefretlerle başlarmış derler ya, doğru… Önce kalın çerçeveli gözlüklerinden, sonra kendisinden nefret ettiğim bu adam hiç utanmadan bana Foucault’u unutturacağından sözediyordu. Yaşlılara karşı saygılı olmak kuralı bile onu ayağımın altına alıp üstünde tepinmek istemem gibi utanç verici bir bilinçaltı şiddetle anmama engel olamıyordu. Bu terbiyesiz adam kim oluyordu ki benim Foucault’uma laf söylüyordu?

İlk tanışma ikimiz içinde yıpratıcı geçti, ona epeyce zarar verdiğimi, sağını solunu hoyratça çizdiğimi söyleyebilirim. Sonra, “Dostuna yakın ol, düşmanına daha da yakın” prensibi uyarınca bu adamı daha fazla tanımaya, zayıf noktalarını bulmaya çalıştım. Her şey yolunda gitseydi, “Hadi oradan palavracı, şurada desteksiz atmışsın, şurada şunu, burada bunu şöyle söylemişsin.” diye karşısına geçip haddini bildirecektim, ama olmadı. Bütün o eleştirel bakış açıma rağmen, tanıdıkça adamı sevdim ve artık itiraf etmekten çekinmiyorum; Foucault’u unutmak lazımdı!

Foucault, sürekli geçmişten bahsediyordu, günümüze dair soru ve sorunlarım hakkında pek yardımcı olduğu söylenemezdi. Beni yaşadığım ana ve geleceğe ilişkin meraklarımla başbaşa bırakmıştı. Fazla donuktu, sanki bütün heyecanını bilmediğim bir yerlerde bırakmış gibiydi. Baudrillard, Foucault’da arzunun iktidar demek olduğunu anlamama, geçmişi ve ilişkimi sorgulamama yardımcı oldu; “Arzunun başkalarında sahip olduğu anlama Foucault’daki iktidar sözcüğü sahiptir. İktidar hep var olmuştur, bir tür ağa benzemektedir. Sökülüp atılması olanaksız bir köktür. İktidar sonsuza dek sürüp gidecek bir bağlantı, bir ilişki biçimidir. İşte bu yüzden Foucault’un arzuya ihtiyacı yoktur.” dediğinde ben de arzuya ihtiyacı olmayan bir adama ihtiyacım olup olmadığını düşünmüştüm.

Baudrillard ile kendinden kaçmanın mümkün olmadığı çok riskli bir oyun oynadık. Meydan okuma oyunu diye tarif ettiği baştan çıkarma, kişinin kendisine doğru pencereden bakıp bakmadığı ile ilgiliydi. Simgesel düzeyde biçimlere egemen olma çabası baştan çıkarmanın gereğiydi. Bu sorgu oyunundan ayartılmış, tamamı ile başka birine dönüşerek çıkabileceğim konusunda beni uyardı. Baştan çıkarma, bir arzudan çok arzuyla oynanan bir oyundu. Fiziksel görünümlerin ötesine geçerek, realite olarak kabul edilen her şey ile ilişkisini koparmış görüntüler ayartma evreninin bir parçasıydı. İktidar, üretim dünyasının elinde olsa da, bu paralel dünyada asıl güç ayartmanın elindeydi. Görüntü ve gerçeğin klonlandığı bir illüzyonu parçasıydım artık. Bu oyunda kimse özgür değildi, ikimiz de aynı anda hem efendi hem köleydik. Bazan o bazen ben kötülüğün şeffaflığında oyuna katılan baştan çıkarıcılardık. Kötülüğü özgürleştirmeden, iyiliği özgürleştiremeyeceğimi anladım. Kimlik denilen şeyin asla var olmadığını, bir hayaleti yaşatmaya kalktığımızı, kendi kendinin tutsağı olan kişinin kendisinden nasıl kurtulacağını bilmediğini öğrendim. Kimlik adlı aynayı parçalamanın en kolay yolu ona göre kendimizi rastlantılara bırakmaktı. Bu işte o kadar ileri gidebilirdik ki, egomuzun teröristi olan iradeden kurtulmak için hayata karşı zar bile atabilirdik. İki ayna ortasında sanal bir oyunun kahramanlarıydık.

Gözlüklerini hâlâ sevmesem de, James Dean ruhu taşıyan o asi ihtiyara uzun süredir âşığım. Baudrillard’ı tanıdıktan sonra Foucault’a hissettiğim şeyin aslında gerçek aşk olmadığını anladım. Gerçeklik bir yanılsamaydı, ben de yanılmıştım. Öyleyse Baudrillard haklıydı. Foucault, “İş işten geçtikten sonra ortaya çıkan bir mesih, iş işten geçtikten sonra yapılmaya çalışılan bir devrimin, iş işten geçtikten sonra çekilmiş bir söylevin simülatif özelliklerine sahip” eski kafalı bir adamdı. “Mesih, artık kendisine gerek duyulmadığı bir anda gelecektir. Kıyamet günü değil, bir sonraki gün gelecektir.” diyen Kafka’ya, “İnsanlar Mesih’i yalnızca bir sonraki gün değil, bir sonraki günden sonra gelen bütün günler boyunca bekleyeceklerdir. Oysa bu arada o gelmiş olacaktır. Tanrının ölmüş olduğu onun ölümünden çok sonra anlaşılacaktır. Tanrınnın ölümünden bir önceki evre tanrının her yeri kapladığı ve her yerde olduğu evredir. Bu iktidar konusunda da böyledir. İktidar bir hayal, bir hayalet, bir müteveffadır. İktidar her halükârda bir yanılgıdır. Hakikat her halükarda bir yanılgıdır. Her şey belli bir bir birikim, bir iktidar ya da bir hakikat döneminin şimşek kadar kısa süren bir özeti içine yerleştirilmiştir.” diyebiliyor Baudrillard.

Baudrillard, asla sıkıcı bir adam değil, kendine özgü muzip bir tarzı var. Dokunduğu her şeyi kendine mal ediyor. Üslubun yalnızca bir ifade tarzı değil, bir düşünce tonu olduğuna inanıyor. Her düşüncenin yasal olarak onu kullanana olduğunu savunduğundan size neredeyse dipnotsuz bir metin sunuyor. Bir düşünce onun kıvrak zekâsının eline düşmüş ise artık tamamı ile onundur. Düşüncelerin olgunlaştıklarında verimsizleşeceğine inandığından, onları henüz doğma aşamasında yakalıyor, ona göre düşünce kesinlikle dünyadan hızlı gitmeli. Kitaplarında pek alıntı yok, olanlar da bazen hayal ürünü; ” En tuhafı da Simulakra ve Simülasyon adlı kitabımın bir bölümünde başlık olarak bulunan, Kutsal Kitapta’ki Süleyman’ın mesellerinden aktarılmış gibi gösterdiğim şu alıntı: “Simulakra hiçbir zaman gerçeği gizleyen şey değildir- Simulakra olmadığını gizleyen gerçektir.” Kimse sorun çıkarmadı İsviçreli bir kadın okur dışında. O da, bu alıntıyı pek beğendiği için İncil’de aramaya kalkmış, ama elbette bulamamış. Başka çaresi kalmayınca kendisine yardımcı olmam için bana yazdı.”

Foucault, gerçek bir centilmendi, ama insan her an yanında rahat hareket edemezdi. Onun için hazırlanmanız, hareketlerinizi, hatta düşüncelerinizi kontrol etmeniz gerekirdi, ama Baudrillard öyle değil! Yanına en sade haliniz ile çıkabiliyorsunuz. Canınız konuşmak değil, dinlemek mi istiyor, her şey hakkında sizin için saatlerce konuşabilir. Foucault’dan kesinlikle daha eğlenceli. Birlikte “simülasyon evrenine ait bir araç” dediği sinemaya gidebilirsiniz. Özellikle bilim kurgu filmleri seviyor iseniz yanında asla sıkılmazsınız. Sadece televizyon seyretmekten pek hoşlanmıyor, “Kızılderililer korku çukuru kazarlar. Çukur kazıp en dibine oturur ve oradan gökyüzüne bakarlar. Hiçbir şey kapatamaz görüntüyü. Bizim korku çukurumuz televizyon diyor.

Onunla birlikte iken kendimi Harikalar Diyarı’ndaki Alice gibi hissediyorum o da kedileri seviyor. Chester Kedisi’nin hikâyesini bir de ondan dinliyorum; Dünyanın düzeni her zaman haklıdır! Tanrının yargısı böyle! Çünkü tanrı gitti, ama geriye yargısını bıraktı. aynı Chester kedisinin ardında kendi gülümsemesini bırakmış olması gibi der iken muzipçe gülüyor. Baudrillard ile yalnızca geçmişten bahsetmek zorunda kalmıyor, günü yaşıyor, hatta gelecekten bahsedebiliyorum. Daha önce ortadan kalkmış şeylerle uğraşmak yerine henüz gerçekleşmemiş düşlerin havarisi gibi. Beni heyecanlandırıyor. Hayatının sözleşmesini yaptığı güne tanıklık ettim, duyduklarımın beni titrettiğini itiraf edebilirim;

“Ben nihilistim.

Görünümler anlam lehine yok eden muazzam süreci 19’uncu yüzyılın en önemli olayı olarak kabul ediyor, varlığını onaylıyor ve sorumluluğunu alıyorum. 19’uncu yüzyıl ya da modernleşmenin gerçekleştirdiği asıl devrim görünümlerle dünyanın bütünleyiciliğine kesin bir şekilde son verip hiç düşünmeden onu yorumlama ve tarihsel ellerine terk etmiş olmasıdır.

Yirminci yüzyıl ya da post modernleşme tarafından gerçekleştirilen ve bir önceki yüzyılda görünümlerin yok edilmesine eşdeğerli muazzam anlam kıyımı sürecini ikinci bir devrim olarak kabul ediyor, varlığını onaylıyor, sorumluluğunu üzerime alıyor ve çözümlüyorum; “Anlam ile saldıranı, anlam ile öldürürler.”

Benden saklasa da bugünlerde ufukta iz bırakmadan kaybolma oyununa hazırlandığını biliyorum. Baudrillard ile arama kimsenin gireceğini zannetmem, tek endişem ölüm gibi gereksiz bir sebeple düşünmeye ara vermesi. Bunu asla istemem, zaten içimde bir his benim için hâlâ bir şeyler yazdığını söylüyor. Olmaz ise bile bende kalanlar aşkımı ebediyen sürmesine yetecek.