Her canlı organizma türüne özgü rahim evresini tamamlarken ebeveynlerinin adaptasyonlarını tamamladığı, hali hazırda da yaşadığı koşullar içerisine doğar. Doğal seçilim evresinde hayatta kalmayı başarıp, türün ve ailenin üyesi haline geldiği takdirde; ekolojik sistem içerisindeki besin zincirinde tek halkalık yerini alır. Türden türe değişebilen ebeveynler tarafından korunma süresi geride kalır kalmaz, etrafını keşfetmeye başlar. Keşifle birlikte yapmak zorunda olduğu, gözlem ve beslenme ihtiyacı kendisini tanımasına fırsat vermediği için karşısındaki devasa sistemin yetişkinlerini taklit etmeye yönelir. Taklidin kendisini hayata tutuğunun farkına vardığında aynı zamanda çevresindeki canlı çeşitliliği içerisinde kime av, kime avcı olduğunu da öğrenmiş olur.

Geniş bir zaman diliminde öğrenmesi gereken bu çok bilinmeyenli denklem kısa sürede çözülür. Fiziksel gücünün yeterliliğini her fırsatta test edip, avına yakın avcısından uzakta yaşamayı tercih etmesi de yerinde bir davranıştır. Güdüsel gereklilikler çizgisinde geliştiği halde oldukça mantıklıdır. Bu bağlamda canlı bedeninin hayatta kalmasını sağlayan denge ve coğrafyaya mutlak bir bağımlılık gelişir. “Mutlak bağımlılık” ibaresi fazlasıyla üzerinde durulması önem arz eden bir kalıptır. Basit bir örnekleme yapacaksak bu, göçmen kuşların mevsim şartlarının değişmesi sonucu yiyecek ve uygun mevsim normallerinde barınma zorunlulukları nedeniyle Kuzey ve Güney yarım küreleri arasında yer değiştirmesi olmalıdır. Başlayan göç esnasında sakatlanma ve ölüm gibi ciddi risklerin ihtimaller dahilinde olmasının yanı sıra, sürüden kopmak ve benzeri olumsuzluklarında göz ardı edilip varış noktasına ulaşma çabasıyla uçma eyleminin tek başına hayatta kalmaya yetmediğini, bunun yanında ideal koşullarında sağlanmasını gerektiğini göstermekte.

Şahsi kanaatimce mevcut metnin konusu olan aidiyeti, bilimsel veriler ışığında irdelemek ve aydınlatmak istiyorsak, bu ibare, parçalara ayrıldığında aynı zamanda bedensel özgürlük olarak da yorumlanabilir. Evrim literatürü ve psikolojik verilerinden bir formül oluşturmak oldukça anlaşılır olacaktır. Eşitliğin sol tarafında bulunan kalıtsal özelikler, güdüsel zorunluluklar, çevresel etkileşim ve de biyolojik yatkınlık toplamından eşitliğin sağ tarafında bedensel aidiyettin özgürlüğü tespit edilir. Peki bedensel aidiyetin özgürlükle ilişkisi nedir?

“Bedenin özgürlüğü” ibaresi telaffuz edildiğinde tahmin ediyorum ki; birçoğumuzun hayalinde eş zamanlı büzüşmüş ve bu baskı sonucu organların iç içe geçmiş tutsak bedenler canlandıracak. Hepimizin ortak kullanım alanlarında ister istemez göz ucuyla gözlemlediği aşırı rahat ve tuhaflık derecesinde tedirgin prototipler vardır. Aynı mekân sınırlarında, aynı türe mensup olan bireylerin, farklı davranış formları sergilemesi bedensel aidiyet ile özgürlük arasındaki ilişkiyi apaçık ortaya koyar. İki prototip için kısa bir gözlem analizi yapacak olursak; gözlemlenenlerin mekân ile olan tanışıklığının başlangıcını göz önünde bulundurarak daha objektif sonuçlara varabiliriz. Tam bu noktada, göz ucuyla gözlemlediğimizi anımsayarak yaptığımız şeyin basit ve yüzeysel olduğunun farkına varmış oluruz. Buna rağmen gözlemlenenlerin tavır ve davranışlarından doğruluk olasılığı gerçeğe yakın tahminlerde bulunabiliriz.

Rahat davranan prototip için iki yıllık bir süre zarfını ele alarak başlamamız; mekânın dip bucağını araştırmış olduğunu, sınırlar içerisindeki dinamiğin hızını ve de kendisi için bir tehdit unsurunun bulunup bulunmadığından son derece emin olma durumu, özgür davranabilmesi bedensel aidiyeti oluşturan en önemli etkendir diyebiliriz. Diğer gözlemlenen prototipimiz ise konumuzun asıl kahramanıdır. Mekânla olan ilişkisi gözlerini dünyaya henüz açmış bebek kadar tazedir. Eklemlerinde gerilmeler ve neredeyse hiç hareket etmeyen kaskatı kesilmiş organlar yetmezmiş gibi, etrafı tavşan tedirginliğiyle tarayan gözler… Her çıt sesine kulak kesip, kendisiyle uzaktan yakından ilgili olmayan aksiyonu yoğun bir tehdit unsuru olarak değerlendirmesi son derece normaldir. Baden kadraja fiziksel olarak tutsak ve iç içe geçmiş organları formuyla yansımasa da bahsi geçen bireyin güdüsel hissiyatı tam olarak öyledir. Dolayısıyla adaptasyon süreci bizi özgürlüğe, özgürlük ise bedensel aidiyete götürür.

Aidiyet ve özgürlüğü tek bir cümle sınırları içerisinde nefes alabilen her canlı için bir genellemeden yola çıkarak yorumlamaya çalışmışken, evrim haritasında düşünsel bağlamda bizim yani insanın katetmiş olduğu mesafeyi dikkate alarak, özgür beden aidiyetinin düşünsel aidiyet üzerindeki etkisini de irdelemek istiyorum. İki yüz bin yıl önce, ilk atalarımız olarak kabul ettiğimiz homo sapiens’ten günümüze, kafamızın içinde kurtçuklar gibi durmadan hareket eden, kurgulayan, yıkan, yakan, öldüren, taklit eden ve yaratmaya çalışan şeyin amacının aidiyet ve anlam olduğunu iddia ediyoruz.

Doğadaki sembolik tapınmaların ardından, tarihin ve insan oğlunun yarattığı inanç doğmalar girdabı, tıpkı ilk paragrafta örnek verdiğimiz doğada gördüğü türdeşini taklit eden canlı gibi kopyalama yöntemiyle, uzun süre zarfında varılması gereken eşikten bihaber hazır bulduğunu tüketerek, hayatının geri kalanını da üzerinde son kullanım tarihi belirtilmediği gibi nerede ve nasıl imal edildiği de bilinmeyen masaldan duvarlarla etrafı örülmüş içinde kabustan öte rüyanın görülmediği vaatler zincirleriyle bilekleri ve vicdanlarından, tavanı gökyüzü görmeyen köhnelerde dizleri kırık bir aidiyet formunu seçtiler. Bu bağlamda düşünce kendi formuna uygun yeri ya da yersizliği seçme şansından mahrum bırakıldı. Kendinizi boşluk diye adlandırdığınız aslında bir ismi dahi olmasına lüzum olmayan tarifsizlikte hissedin. Etrafınızda sizi yönlendiren, şekillendirmeye çalışan unsurların olmadığı saydamlıkta. Yalnızca istediğiniz yöne gitmekle şekillenen “tabula rasa” önündeyken; sizin tabelanızın yönü ne olurdu?

Bu safhada da iki farklı insan prototipi oluşturmak mümkündür. Yaşamımızın önemli bir kısmına tekamül eden, düşünülmeden geçirilen süre zarfı farkına varılmaksızın aidiyet duygusuyla doludur. Düşünülmeden geçirilen zaman genel olarak insanın beklentilerinin gözünde canlanması veya başarı ile başarısızlıklarından ibarettir. Bu durum neticesinde göreceli huzur ve de huzursuzluklar belirir. Kopyalama yöntemiyle kitle aidiyetlerini tercih etmiş bireyler gözle görünür ya da enerjisinin geçişken olmasıyla hissedilir derecede boşluk, huzursuzluk tespit edilemez. Gerek söylemlerinden gerekse taklitle edindiği davranış biçimlerinden yüzeysel bir huzuru ön planda tutar. Çünkü sığınmış oldukları kitlesel kabullerle genişlemiş inanç çatısı onlar için hazırlanmış ütüsü asla bozulmayan bir aidiyet gömleği hediye eder. Dolayısıyla düşünsel aidiyet duygusu değil. İçgüdüsel aidiyet gelişir. Bu da bedensel aidiyet anlamına gelir. Yani bedensel aidiyet düşünsel aidiyeti bütünüyle anlamsızlaştırmıştır. Diğer prototipimiz ise tabelaların yönünü dikkate almadan öncelikle tabiatın iniltisine ve çatlaklarına kulak kabartıp, bulunduğu yerin kendiyle alakasını, kendisinin bu yerle olan ilgisini ve karşılıklı olarak ikisinin aralarındaki ilişkinin ne olduğunu düşünür.

Kendisini bu dinamiğin dışına aldığında her şeyin onsuz ne kadar mükemmel ve huzurlu olduğunun bilincine varır. Ve sormak mecburiyetinde olduğu bir soru oluşur. Ben varken fazla yahut eksik olan nedir? Böylece tabelaya ilk sorusunu yazmış olur. Bu soruyla ilk prototipin seçmiş olduğu huzurdan geriye kalan huzursuzluğu tercih etmek zorunda kalır. Bu durumu özetleyebileceğini düşündüğüm bir örnek şöyle ki; “Istakozlar, kendileri gelişmesine karşın büyümeyen kabuklarını kendilerini binlerce avcıya av yapma pahasına kırar yenisinin oluşmasını beklerler.” Kısaca bize sunulanı değil, biz kendimiz için ideal olanı gözlem ve keşiflerimizle sağlam temellere dayandırdığımız tercihler yapmalıyız. İkinci prototipimiz bedensel ideal ölçütlere göre düşünsel aidiyetini şekillendirmesi mümkün değildir. Bir kulak kabartmayla ağzından kaçırdığı soru onu yaşadığı çağa ışık tutan tarihteki aynı yolu izlemiş fikir dünyasını incelemeye götürür.  Böylesi bir aidiyet ve aidiyetsizlik duygusu herhangi bir kitle gücü hissetmeksizin bütünün parçası olmaya gebedir. Çünkü ıstakoz örneğinde de olduğu gibi hiçbir güven ve sahiplilik sonsuz değildir. Karmaşıklaşan süreçlerde yaşanacak kayıplara rağmen alınması gereken riskin su götürmez kazanımlarının göz ardı edilememesi gerektiği anlaşılmalı. Mevcut olanın yıkılıp yenisinin inşa edilemeyeceğinden korkulmamalıdır.

Kabataslak olarak konuya yüzeysel bakan insanların azımsanmayacak çoğunluğu, aidiyeti teslim olmak anlamında algılar ve bu şekilde de algı yaratırlar. Bedensel aidiyet için böylesi bir algı çoğu zaman kabul görülebilir olsa da düşünsel aidiyet asla o kategoride yer almamalı. Sözünü ettiğimiz ütüsü bozulmayan gömleği hediye alan ilk prototipin temsilcisi olduğu kitleler için daha açıklayıcı olan teslimiyettir. Kabuklarını defalarca kırmaktan geri durmayan ikinci prototipimizin ilk adımda karşısında meraklı bir tavırla giriştiği mücadele teslimiyeti kesinlikle reddederek hiç bitmeyen bir yolculuk başlatır. İkinci prototipimizin avantajlı olduğu önemli noktalardan biride araştırmacı kimliğinden ileri gelen ve homo sapiens atalarımızdan yaşadığı çağa kadar kayıt altına alınmış belgeleri inceleyip sorularının üstüne gitmekten korkmayarak keşfedeceği yanıtlarını güncelleyerek, küresel bir çizgide hem kendi aidiyetini hem de kendisini rol model alacak etkileşimde olduğu çevre için etkili olur. Peki insanlar öte bir yaşamın arzusu ile kavrulmamış ve bedenin yok oluşunu benimsemiş olsaydı, aidiyet kavramı insan lügatında yerini hiç almasaydı ne olurdu?