Epifani duygusu, yaşamımızda pek de sık deneyimlemediğimiz, ancak uğruna yüksek bedeller ödemeyi göze aldıran bir histir. İnsanın bu epifani hissine olan arzusu; onun çağlar boyunca coğrafyalara dağılmasına, gecenin en karanlık vakitlerinde duru gökyüzüne bakarak bir anlam aramasına, bilginin ardından koşmasına neden olduğunu düşünüyorum.

Atom, bir içrek ve dışrak sisteme dayalı olarak denge içerisinde var olan, bilinen en küçük yapıdır. Kendi içrek sisteminde atom altı parçacıkların etkileşimiyle meydana gelen bir bütünlük içerisindedir. Aynı zamanda, içrek sistemin dinamiklerinden farklı biçimde, diğer atomlarla girdiği bir dizi komplike etkileşimler sonucunda bileşikler, alaşımlar, bambaşka büyük sistemler oluşturuyor. Sonuç olarak da bu durum, evreni açıklayabilmemizde bizlere harika bir başlangıç noktası sunuyor. Buna benzer şekilde psikoloji bilimi, toplum içindeki bilinen en küçük yapı olarak bireyin merkezde olması gerektiğini düşünerek kendi disiplinini oluşturmuştur.

Her birey bir benliğe sahiptir. Benlik tıpkı atom gibi içrek dinamiklere sahip olduğu gibi farklı benliklerle olan etkileşimi ile birlikte yeni büyük yapılar, sistemler oluşturabilme kapasitesine de sahiptir. Temelde benlik, doğası gereği üç özelliğe sahiptir: Birey olmanın verdiği biriciklik, zamanla değişkenlik gösterebilmesi ve sınırlı bir güç hâkimiyetine sahip olmasıdır.

Benlikler bir araya gelerek; tıpkı bileşikler gibi klikler, kültler, topluluklar, milletler gibi çeşitli sosyal yapılar oluştururlar. Bu benlikler ortak bir amaca hizmet etme, eş güdümlü eylemler, ortak ilgi alanları ve benzeri dolayı oluşturdukları grupları benlikleriyle bir görme eğilimi gösterirler. Hayal edin; her gün birilerine gülümsüyor, onlarla beraber yemek yiyor, düşüncelerimizi paylaşıyor, bilgi veya ürün alışverişi yapıyoruz. Bu etkileşimin getirdiği dönüşüm küçüktür ancak uzun vadede, benliklerde kimyasal bir tepkime sonucu atomların yapısının değişmesi, elektron paylaşmaları gibi zamanla bilişsel ve ilişkisel dönüşümler ortaya çıkar ve artık bütüne baktığımızda benlik dış sistemin bir parçası gibidir. İşte burada ortaya çıkan dış sistemler, bir sosyal kimliğe sahip oluyor: “Büyük Beşiktaş taraftarı”, “Kara Panterler Partisi”, “Yozgatlılar” veya “Karayip Korsanları” gibi ortak payeler etrafında toplanan benlikler tanımlanıyor. Sosyal psikologlar, işte bu grupların yapısını; grup içi ve gruplar arası dinamiklerini inceliyorlar.

İlişkisel dönüşüme dair bir örnek vermek gerekirse 2005 yılında İngiltere’de yapılan bir sosyal psikoloji deneyi oldukça iyi bir başlangıçtır. Bir grup Manchester United taraftarının yer aldığı araştırmada, araştırmacılar bir süre sonra üzerlerinde çeşitli tişörtler bulunan bireylerden yere sendeleyerek düşmelerini istiyor. Bu kişilerin üzerlerinde sırasıyla düz gri, Liverpool ve Manchester United tişörtleri var. En çok veya en az yardımı sizce kim alıyordur?

Üzerinde Manchester forması bulunan bireye neredeyse herkes yardım etmeye çalışırken Liverpool formalı bireye hiç kimse yardım etmek istemiyor. Bence bu basit gözüken deney, bireylerin üye olarak hissettikleri gruplardaki davranış ve tutumlarına dair önemli bulgular sunuyor. Kendimize yakın hissettiğimiz grup üyeleriyle daha çok iş birliği yapıyor, onlara saygı duyuyor, yardım ediyor, onları benliğimizin genişletilmiş bir parçası gibi “kabul” ediyorken ötekilerine karşı daha temkinli, hatta tehditkâr yaklaşıyoruz. Buna bir örnek de azınlıkların uğramış oldukları adaletsizliklere veya zulümlere karşı çoğunluğun tepki göstermemesi verilebilir.

Benliğin bilişsel dönüşümü de ilişkisel dönüşüm kadar önemlidir. Çünkü yaşadığımız toplumun kültürü bizlere bilişsel anlamda da etki etmektedir. Kültürü anlamak açısından bir başka önemli çalışma Wolfe ve Williams tarafından yapılmıştır. Araştırmacılar, iki yüz üniversite öğrencisine, çocukları disiplin altında tutmak amacıyla fiziksel olarak cezalandırmanın etkili bir yol olup olmadığına dair inançlarını 1 (kesinlikle inanmıyorum) ile 9 (kesinlikle inanıyorum) arasındaki bir ölçekte puanlamalarını istiyorlar. Bu ön sonuçlar alındıktan iki hafta sonra katılımcıların bilimsel araştırmalarla desteklenmiş olan ve fiziksel cezayı savunan ve karşı çıkan iki farklı metni okumaları isteniyor. Katılımcıların metni kavrama ve hatırlama düzeyleri ölçüldükten sonra katılımcılardan birkaç hafta önceki soruyu bu metin sonrası aynı skalada tekrar cevaplandırmaları ve ilk ölçümlerde hangi cevabı verdiklerini hatırlamaları isteniyor.

Katılımcıların çalışma başındaki inançlarına ters biçimde karşı argümanlar sunan bir metni okuduklarında, bu ilk inançlarının değiştiği ve yeni bir inanca sahip oldukları görülüyor. Metinleri okuduktan sonra okuma öncesindeki ilk inançları sorulan bireylerin bu soruya verdikleri cevaplar, ilk inançlarından ziyade mevcut yeni inançlarına daha yakın çıkıyor. Araştırmacılar bu sonuçları, üst-bilişsel farkındalık ile açıklıyorlar. Belirli bir inancına/tutumuna yönelik üst-bilişsel farkındalıkları düşük olan bireyler, maruz kaldıkları herhangi bir müdahalenin bu inançlarını/tutumlarını ne derece değiştirdiğini tam olarak kestiremiyor ve bu müdahalenin etkisini azımsayarak hatırlıyorlar. Bu çalışmalar, toplumun ve kültürün benliğimize etkisi açısından oldukça önemli işaretler sunuyor. Üyesi olduğumuz toplumun ve maruz kaldığımız üst ve alt kültürlerin benliğimizi nasıl şekillendirdiği üzerine ne kadar düşünüyoruz ve bunun ne kadar farkındayız? Bu soruların cevaplarını benlik tanımlamamıza etkisi nedeniyle oldukça önemli buluyorum.