Ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel bağlamların hepsini kapsayan bir kavram olarak karşımıza çıkan modernizm, sinemanın doğuşuna ev sahipliği yapmış bir paradigmadır. Bu yüzden sinemanın modernizmin bu bahsedilen bağlamlarından etkilenmesi kaçınılmazdır. En başta elektiriğe bağımlı bir sanat olan sinema, yapımı için gerekli sermayesini mevcut ekonomik sistemin üzerinden karşılar. Yirmi birinci yüzyıl teknik imkanlarının gelişmesiyle kamera, ışık, mikrofon gibi çekim ekipmanlarına ulaşım daha kolay olsa da, filmin çekilmesinden sonraki dağıtımı ve küresel sinema endüstrisinde kendine yer bulabilmesi gibi konular, yapımcıları egemen siyasal sınıfla zorunlu bir ilişki içine sokmaktadır. Bu noktada da, seçilen konu ve bu konuyu ele alma şekilleri, egemen siyasal yapının mevcudiyetine zarar verecek şekilde olmamaktadır. Dolayısıyla söz konusu olan gerçeklik iddiası da, egemen ideolojilerin bir filmin yapım aşamalarının tümünde etkisini göstermesiyle yeniden şekillenmekte ve yansıtılmaktadır: anlatı, beyaz, eril ve aydınlanmacı bir süzgece sahiptir.

Bu sebep ile, Alman film yapımcısı ve Dünya Sinema Kurumu üyesi Wim Wenders tarafından çekilen “Salt Of The Earth” belgeselinin gerçekliğini böyle bir zeminde incelemek gerekecektir. Belgeselde anlatılan Brezilya doğumlu fotoğrafçı Sebastio Salgado’nun yaşam öyküsüdür. Salgado, çok uzun bir süre boyunca yöneldiği belgesel fotoğrafçılığı nedeniyle, dünyanın pek çok yerinde egemen ideolojiler doğrultusunda dışlanmış, sömürgeleşmiş, ötekileştirilmiş toplumların yaşamlarını belgeleyen, ekonomi öğrenimi görmüş, bu sayede siyasal, ekonomik, toplumsal konularda fikir edinen, filmin anlatıcısının deyimi ile dünyanın nasıl döndüğünden haberdar bir fotoğrafçıdır. Kamerasını konumlandırdığı yeri, kendi geçmişine ve bakış açısına göre seçen her fotoğrafçı, ya da yönetmen, gibi Salgado da, Avrupalı entelektüel bir kadraj ile olanları belgeler.

İzleyiciye belgenin belgesini sunan yönetmen Wim Wenders ise, filmindeki ana kahraman üzerinden şekillendirdiği anlatısını, doğa ile insan karşıtlı bir ikililik ile aktarır ve sonunda görünen doğanın büyülü manzarası içerisinde var olmaya çalışan insandır. Tüm bu gerçeği, hem Salgado’nun çeşitli projelerinde çektiği fotoğraflarla, hem de kendisini iş üzerindeyken çektiği görüntülerle kanıtlayan Wenders, toplumsal hikayeleri tek bir kahraman, fotoğrafçı, üzerinden anlatır. Bu noktada modernist bir anlatıya sahip olduğunu söyleyebileceğimiz bu belgesel, açlık, sefalet, hastalık, zorunlu göç gibi sınıf çatışmasına dayalı sorunları, bir yandan bu sıkıntılarla ilgisi olmayan orta sınıf çiftçi bir aileden gelen bir fotoğrafçının perspektifinden yansıtmış, diğer taraftan da önceliği fotoğrafçının otobiyografik hayat hikayesinin aktarılmasına tanımıştır. Karşımıza, doğal kaynakların eşit olmayan dağılımının asıl nedenini gösterip ona bir çözüm yolu sunan bir kahraman yerine, bu eşitsizliği belgeleyen ve yaptığı işlerle takdir gören bir fotoğrafçı kahraman çıkmaktadır, bu yüzden Salt Of The Earth belgeselindeki gerçekliğin; modernist, bireyci, parçalı ve egemen siyasal yapılanmayla çizilmiş bir gerçeklik olduğunu söyleyebiliriz.

Toprağın tuzunun insan olduğunu, dolayısıyla insanın bir kaplumbağadan, bir ağaçtan ya da bir çakıl taşından farksız olduğunu söyleyen film, insanların bu toprakta çektiği sıkıntıları doğallaştırır iken, çözümü tabiatın eşsiz manzaralarının arasına gizler. Sebastio Salgado, çektiği acılar ile ve döktüğü göz yaşları ile toprağa tuzunu katan insanları fotoğraflamaktan vazgeçerek manzara fotoğrafçılığına yönelir. İzleyicinin yerini kamera aygıtının aldığı sinemasal anlatılarda, izleyicinin sinema oyuncusuyla özdeşleşmesinin yolu aygıtla özdeşleşmesidir. Belgesel söz konusu olduğunda, buradaki oyuncu tanımlamasını, filmdeki tüm gerçek kişiler olarak ele alabiliriz. Özdeşleşilen ise yalnızca belgeseldeki gerçek kişiler değil, aynı zamanda bu kişilerin başlarına gelen olaylardır. Ancak sinema ve fotoğraf, teknik gelişmelerin yardımıyla kopyalanarak çoğaltılır ve bu yöntemle kendisini seyircisine ulaştırarak yarattığı veya aktardığı atmosferin de gerçekliğini kopyalamış olur.

Salt Of The Earth belgeselinde ise bu kopyalanma işlemi daha katmanlı olarak karşımıza çıkar. Gerçeği ilk kopyalayıp fotoğraf makinesinden bize aktaran Sebastio Salgado’dur. Sebastio Salgado’nun kamera önündeki varlığını ise belgeselin yönetmeni Wim Wenders oluşturur, kamerasından seyircinin gözüne aktarır. Eğer, odaklanılan Salgado’nun fotoğraflarındaki hayatlar ise, bu Salt Of The Earth izleyicisine, biri Salgado’nun biri Wenders’in olmak üzere, iki aygıttan, iki bakış açısından geçerek aktarılmıştır. Bu noktada gerçeğin iki kere kopyalandığından ve/veya iki kere yeniden üretildiğinden bahsedebiliriz. Salgado’nun fotoğrafları, konumlandırıldıkları kadraj açısından zaten tekrar üretilen bir gerçek sunmuştur. Ve bu belgeselin çok müdahale edemeyeceği şekilde Salgado tarafından önceden sabitlenmiştir. Diğer taraftan, fotoğrafçı Salgado’yu ve yaptığı projeleri anlatan müdahale alanı tamamen Wim Wenders’e kalmış bir yeniden üretim alanı vardır. Bu noktada belgeselin çekim ve kurgu tekniklerine göre oluşturulan estetiği, sahne sıralaması, çekim açılarını, ışığı, müziği ve sesi nasıl kullandığı, diyaloglara yer verip vermemesi, Wim Wenders’in kontrolü ve tercihi altındadır.

Film, Serra Pelada’daki altın madencilerinin altın dolu çuvalları yamaçlardan defalarca inip çıkarak taşımalarını gösteren, Salgado’nun belgesel fotoğrafçılığının orta dönemlerinde yaptığı İşçiler adlı projesinden seçilen fotoğraflarla başlar. Kendi çektiği fotoğrafların içinden yarı opak bir şekilde beliren Salgado çekim hikayesini anlatırken, aralarda girip çıkan bir anlatıcının sesini de duyarız. Anlatıcı ses, yönetmenin ve Salgado’nun kendi sesleri olarak üç farklı aktarım oluşturulmuştur ve neredeyse hiç birinde diyaloglara yer verilmez. Karşılaştığımız az sayıda diyalog, Salgado’nun oğlu ile Atlantik’teki Parsları görüntülemeye çalışırlarken verilen kısa konuşmalardır. Röportajlar ise, Salgado dışında, Salgado’nun babası ve eşi Lelia ile yapılır. Salgado’nun ailesiyle olan röportajlar ve şimdiye dönüşleri gösteren görseller dışında tüm sahneler ise siyah beyazdır bu yüzden renk kullanımıyla verilen bir zaman çizgisinden söz edebiliriz. Bu bağlamda şimdi ve belgenin bir ayrımı yapılır.

Belgeselin, toplumsal ve kültürel konuları yansıtan tüm görselleri Salgado’nun fotoğraf makinesinden çıkmıştır. Endonezya yerlileri, Meksika ve Güney Amerika kabilelerindeki yaşam, Afrika’daki Sahel bölgesinde Sınır Tanımayan Doktorlar’ın kurtarmaya çalıştığı halk, 1991 yılında Kuveyt’teki petrol yangınlarını söndürme çalışmaları sırasındaki atmosfer, Yugoslavya’daki Sırp katli, Kongo, Ruanda ve Goma şehirlerindeki sefalet görüntülerini içeren Salgado’nun belgesel fotoğrafçısı kimliğini içeren ilk kısım ve gördüğü üzüntü verici yaşamlardan dolayı yaptığı işi sorgulayarak vaz geçtiği ve manzara fotoğraflarıyla birlikte doğal yaşamın güzel ve iyimser yanlarını çekmeye başladığı Sibirya görüntüleri, Cizvit yerli halkının doğayla barışık yaşamı sabit fotoğraf kareleriyle ve bahsedilen anlatıcı üçlüsünün sesiyle verilir.

Diğer taraftan, Flaherty’nin Nanook of the North’undaki Eskimoların gramafonla karşılaştığı sahnenin bir benzerini Salgado’nun fotoğraf makinesiyle karşılaşan Güney Amerika’nın diğer kabilelerinde de görmekteyiz. Salgado onları fotoğraf makinasındaki kendi tasvirlerinin farkında olup olmadıklarına göre bir çeşit medeniyet sıralamasına sokmaktadır. Fotoğraflarını çektikten sonra görüntüyü onlara gösterir, biz de onların verdiği şaşkınlık tepkilerine göre medeni ve uygar bir toplum icadı olan fotoğraf makinasından ne kadar haberdar olup olmadıklarını görürüz. Uygar toplum seviyesinde olmayıp doğal hayatla iç içe yaşayan ilkel kabilelerin fotoğraf makinasına verdikleri tepkinin bu şekildeki bir gösterimi, Flaherty’nin Eskimoları konumlandırdığı modern ve ilkel karşıtlıklı yeri anımsatmaktadır. Wenders bu karşıtlığı belgeselin sonunda, Salgado’nun tamamen doğa fotoğrafçılığına yöneldiği dönemini yansıtan, fotoğraf makinesine bakar iken parmağını ağzına götürüp getirerek objektiften yansımasını fark eden gorilin kendi tasvirinin farkında olmasına bağlayarak sağlamlaştırır ve seyircinin gorilin verdiği tepki ve ilkel kabilelerdeki insanların verdiği tepki arasında bağlantı kurmasını sağlayarak modern ile ilkel karşıtlığının altını çizmiş olur. Sonuçta insan doğanın bir parçasıdır ve yaşananlar vahşi ya da güzel olsun doğa bütün yanları ile büyülüdür.