Beyin göçü denilen konuya geçmeden çok insani bir gerçekten bahsedelim. Hayatta hepimiz temel ihtiyaçlarımızı karşılamanın peşinden koşuyoruz. Temel ihtiyaç derken kasıt, barınma ve giyinmeyi kastetmiyorum. En temeldeki belirleyici ihtiyaçlarımız psikolojik. Güçlü hissetmek istiyoruz, zeki hissetmek istiyoruz, saygı görmek istiyoruz, anlaşılmak istiyoruz ve ait olmak istiyoruz. Hangi gelir seviyesinde, hangi eğitim seviyesinde veya hangi sosyolojik arka planda olursak olalım, bu ihtiyaçların dışında değiliz. Bu ihtiyaçları terk etmek uzun bir manevi yolculuğa çıkmadığımız sürece ihtimal dahilinde değil.

Bariz ve net olarak gördüğüm ise her birimizin bu ihtiyaçların ne pahasına olursa olsun peşinden koştuğu. Yani güç, saygı, güvenlik, anlaşılma ve ait olma. İşte aradığımız şey terfi de olsa, maaş artışı da olsa, arkadaş ortamında daha çok dikkat çekmek de olsa, aile ile kurduğumuz ilişkiler de olsa, arka tarafta çoğunlukla bu beş ihtiyaç dümeni ellerinde tutuyor. Mevcut hayatı içinde bu ihtiyaçları gideremediğini düşünen insan giderebilecek yeni formüller arıyor. Bu da, yani arayış ihtiyacı da, ihtiyaçların kendisi kadar evrensel. Yani ırk, dil, cinsiyet, yaş, eğitim ve meslek bağımsız yaşıyoruz.

Beyin göçü, benim çocukluğumun popüler tabirlerinden biriydi. O zaman ağza alındığında hep bir akademik tınısı vardı diye hatırlıyorum. Yani iyi Türk profesörleri Amerika’ya giderlerdi. Kendi ülkelerinde bilim yapmadıkları için de tepki çekerlerdi benzeri bir durum. Bir grup insan gitti. Sonra giden insan sayısı azalmadı, ama durum normalleşti. Beyin göçü lafı da popüler kullanımdan nispeten çıktı. 2018 yılına geldiğimizde dahi benzer bir durumla karşı karşıyayız. Son birkaç yıldır bu tabir tekrar popülarite kazandı. Artan popülaritenin nedenini biliyoruz, Türkiye’nin iyi eğitimlileri yurtdışına gidiyor.

“Gidenler neden gidiyor?” sorusunu, az önce belirlediğimiz ihtiyaçlar üzerinden sorunca karşımıza çıkan tablo şu: İyi eğitimli, iyi şirketlerde çalışan, yani ekonomiyi çeken beyaz yakalılar ; güç, saygı ve anlaşılma ihtiyaçlarına cevap alamıyorlar. Bir önceki beyin göçü jenerasyonundan farklı olarak 2017 yılında beyin göçü dediğimizde sadece akademi çalışanları değil, çok daha büyük bir kitleyi, iyi yabancı dili olan tüm özel sektör çalışanlarını kastediyoruz. Ait olma ihtiyaçlarına verdikleri cevap hala kuvvetli, çünkü değişen Türk toplumu değerlerine ne kadar yabancılaşsalar da, harcanmış koca bir ömür, yenilmiş binlerce yemek, edilmiş binlerce muhabbet var. Ancak diğer ihtiyaçların cevapsız kalması büyük tehlikeler barındırıyor.

Güç ve saygı ihtiyaçlarına cevap bulamıyorlar, çünkü onların kazanmak için yıllar harcadıkları eğitimlerini, kendilerini geliştirmek için gösterdikleri çabayı, toplumsal alanda nezaketi, entelektüel gelişimi dışlayan, değersizleştiren, aşağılayan ve hatta alaya alan bir toplumsal ve politik dil ile karşı karşıyalar. Bu kişilerin gelişim gösterip güç ve saygı hak edebileceği yollar tıkanmış durumda. Sanat ve akademi ile yetkin bir şekilde yükselmenin mümkün olmamasını geçtim, gittikçe politikleşmiş özel kurumlar sebebi ile, şirketlerde bile yönetim kadrosuna yükselmek zor. Bu, kişinin kendi çabasıyla ulaşabileceği mantıklı bir hedef olmaktan çıkmış durumda. Sonuç itibarı ile kendini güçsüz hisseden, saygı görmeyen ve hatta yaşam tarzı eleştiri ve değersizleşme tehditi altında olan kişiler, bu ihtiyaçları nasıl giderebilirim diye düşünüyorlar.

Anlaşılma ihtiyacının tatmin edilme seviyesi de daha iyi durumda değil. Bir grup insan, sokakta, restoranda, iş yerinde ve televizyonda kendi dilinin konuşulmadığını hissediyor. İsteklerinin, hayatla ilgili hayallerinin, yapmayı düşündüklerinin ve arzuladıklarının çevresi tarafından anlaşılmadığını düşünüyor. Kendisi gibi düşünen, hayatta kendisi ile benzer önceliklere sahip insanlar bulmakta zorlanıyor. İşte bu yüzden, imkânı olanlar bir nokta da şu hesabı yapıyorlar: Daha az aidiyet, daha çok güç, daha çok saygı ve hatta daha çok anlaşılmanın yanı sıra daha güvenli hissetme de cabası!

İçinde yaşadıkları toplum, yıllarca yatırım yaptıkları alanlarda onları ödüllendiremediği için, kendilerini gösteremedikleri için, gerçekleştiremedikleri için. Bu problemin birkaç cümlede özetlenebilecek bir çözümü olduğunu düşünmüyorum, şayet problemin çözümünün bağlı olduğu, etkilemesi ve değiştirmesi oldukça zor çokça faktör var. Yine de nasıl çözeriz diye düşünecek olur isek, bu ihtiyaçlar üzerinden cevap vermek gerekir.