Ömrümüz, yetişmeye çalışmakla geçiyor. Bir sonraki otobüse, metroya, işe, okula toplantıya. Durmaksızın koşuyoruz. Bir zorunluluk değil, alışkanlık artık. Yetişmemiz gerekmese de yetişmeye çalışıyoruz. Bir menzilimiz yok belki, fakat yürümemiz, koşmamız, yetişmemiz gerekiyor. Altı, beş, dört diye başlıyor trafik ışıkları. Onun bile on saniyeye tahammülü yok. Koşmamızı istiyor. Direnirsek eğer bu defa yetişmeye çalışan kalabalıklar giriyor devreye. Yürüyen merdivende bile yürümemizi istiyorlar.

Modernlik durmanın imkansızlığıdır. diyor Bauman. Ona göre, modern olmak hareket halinde olmaktır. Pekiyi, neden koşuyoruz? Bu sorunun cevabı da Bauman’da. Modern hayat bize her zaman yarının bugünden daha iyi olacağını vadediyor. Yarın, daima sonraki bir gün olacağı için standartlar vaadini daima canlı ve tertemiz tutacaktır. Söz konusu vaat edilmiş topraklara ulaşma umudunu koruyan insan her zaman daha hızlı koşmaya çalışacak ve ulaşamadığı zaman daha fazla hızlı koşması gerektiğini düşünerek kendini suçlayacaktır.

Baudrillard ise Artık ilerlediğimiz söylenemez sadece hareket halindeyiz.” diyor.

Şehrin insanı alışkın bu koşmalara fakat ya çarkın dişlilerine uymayanlar. En çok da onlar yaralanıyor. Yetmiş yaşındaydı ninem İstanbul’a geldiğinde. Kaldığı evin penceresinden dışarı bakınca panikle bağırıyor.

– Koş kızım kötü bir şey oldu herhalde!
– Ne oldu?
– Baksana insanlar hep şu tarafa doğru gidiyor.
– İşlerine gidiyorlar anne.
– Ama herkes koşuyor. Kötü bir şey olmasa neden koşsunlar?

Modernizm bizi sürekli koşan bir yığına çevirdi. Nereye koştuğu belli olmayan bilinçsiz bir yığın!