Bir Delinin Kendisi İle Mantıklı Söyleşileri

İnsanın doğasında, etik dışının vicdanla uzlaşma içinde olmasını engelleyen bir yarık mevcuttur. Bu yarık toplumsal vicdanda giderek kapanıyor. Rüşvet ve yolsuzluktan da tehlikeli, kamusal söylem üzerinde hâkimiyet kurmuş bir yaklaşım var: “Herkes çalıp çırptı, ama bunlar hiç olmazsa köprü, yol yapıyorlar.” deniyor.

Toplum, rüşvet ve yolsuzluğu olumlama üzerinden ahlaki bir tükenişe doğru hızla sürüklenmektedir. İnsan; ihanet ve ihbarı, birini gammazlamayı dünya üzerinde yer etmiş en iğrenç davranışlardan biri olarak kınamasına rağmen, hemen hemen herkes içinde bir Yehuda ile dolaşır. Tüm bu sorunlara nihai bir çözüm bulma savında olan birçok kuram, ideoloji ve toplumsal proje mevcut. Ancak, çözüm kelimesinin çağrıştırdığı birçok anlam olanakları var. Kavram ve kelimelerin anlamlarını erozyona uğrattığımız oranda ölürüz biraz da. Nazilerin sistematik nihai çözüm dedikleri bir endlösung vardı mesela.

Yeni bir Timurlenk çağı yaşıyor insanlık. Aslında sofistike versiyonlarıyla o Moğol çağı hiç bitmedi. Tiranlar ve canavarlar hiç eksik olmadı ki bu coğrafyalardan. Nihai çözüme giden yolun başındayız; orji sonrası sarhoşluğu içinde yaşayan o primat aslında kendi türü için sofistike endlösunglar tasarlamaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Solcular, eşcinseller, engelliler, çingeneler, Yahudiler ve tüm alt ırklar için tasarlanmış olan “nihai çözümün” modern sofistike versiyonları aslında çoktan uygulamaya konulmuştur. Oldukça karamsar bir bakış açısı, ancak bunu destekleyen o kadar çok Yugoslavya, Suriye ve Holokost var ki. Bazen düşünürüm, acının ya da acı çektirmenin hayvani temelleri nedir diye? Kanımca korkaklık, zira acı vermek, öldürme eğilimlerini kendilerine itiraf etme cüreti olmayanların yöntemidir. Her birimiz içimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız.

Sistemin gizli patolojisinden zevk alanların yanında, onun ruhu sayrı kılan işleyişine meydan okuyanlar da var. Bu coğrafyanın sağaltıcı ve iyileştirici güçlere ihtiyacı var; hümanizme, aşka ve bağışlamaya. Gündüz geceye ne kadar muhtaçsa, protagonistleri ile antagonistlerinin bu kadar iç içe, bu denli zımni bir iş birliği içinde olduğu, acıyla sevincin, kül ile ateşin, direnç ile köleliğin, zulüm ile özgürlüğün zıtların birliği diyalektiğinde devindiği başka bir coğrafya var mıdır acaba? Yeni orta çağda, insanı Orwell evreninde bir “inhuman” olarak düşünün. Yahudi pogromunu, dinsel içeriğinden soyulmuş tanrıya adanan bir sunak, bir kan ritüeli olarak düşünün; tanrılar kana doymadı hiçbir zaman. Naziler bir süre sonra gaz odalarına gönderecekleri kurbanlarıyla maç yaparmış, bunu bilen seyirciler maçı alabildiğine bir heyecanla izler; “Yuh artık bu gol da kaçar mı?” diye tezahürat ederlermiş.

Bence gaz odalarından daha da korkunç olanı, izleyicinin sıradaki olası kurbanın maçı büyük bir “normallik” içinde izlemesindeki tavrıdır. Erkin seyirciyi kıyıma normallik mizanseni ile ortak etmesidir. Utanç duymak bu aşamada geriye kalan tek direniş biçimidir; dünyayı utanç duygusu kurtaracak. Hayat bize cehennemi yaratma gücümüz olduğunu gösteren bir şey mi bilmem; ama düşersek ya da boyun eğersek hayat üzerimize basacak ve bizi paramparça edecek. Günümüzü kavramak, anlamlandırmak ve bir kuramsal çerçeve içinde izah etmek istiyorsak, erkin özneyi hangi dolayımlar ile kendi girdabına çektiğini anlamak zorundayız. Okul, cami, kilise, kışla, ceza yasaları, güç tutkusunu baskılamaya yönelik kurumlar ve sadece beyaz ırkın sorumluluğunu yüklenen insanlar yetiştiriyorlar. Ayrıca tarih biliminin bazı postulatlarının ezenlerin iktidarına hizmet ettiğini düşünüyorum. Bu kurumlar sivil cesaretin akışkanlığını keserek uysallığı ve ürkekliği yaygınlaştırıyorlar. Aslında hayatın kendisi bir dayanışma ya da adil bir bölüşüm bilmez, zayıf yaratılanlara eşit haklar tanımaz. Böyle olmaması gerektiği, ahlaki olma savı olan bir kurgulamadan başka bir şey değildir. Mülkiyetçi, paternalist, kapitalist ahlak ilişkileri, insanın içindeki faşisti de açığa çıkarır. Hayatı Nietzscheci ahlakın savlarıyla düşünenler var. Nietzscheci ahlakın soy kütüğü efendi ve köle ahlakına dayanır. Efendinin aksine köle, varlığını ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden tanımlar. Sevgi ve empatinin dramatik bir şekilde sahneden çekilmesiyle yaşanan acıklı bir toplumsal/ruhsal çöküşü, sürecin insani boyutunu görmezden gelerek, sadece seyirlik bir manzara olarak ele almak ahlaki mi peki?

Bence insanlığın iki tür ahlâkı var: Biri, sözünü edip uygulamadıkları, diğeri de uygulayıp sözünü etmedikleri. Deri ve doku değiştiriyor ülke. Istırabımızı, hüzünlerimizi, memleketle aramızda beliren buzul çatlağa gömmeye çalışıyoruz. Sevgililer yitiyor kargaşada, yalnızlık basıyor yürekleri ve kuşatıyor bizi. James Cook Yeni Zelanda seferinde seyir defterine, koordinatlarını girdiği noktanın üstünde binlerce kuşun döndüğünü, hatta bazılarının yorgunluktan öldüğünü yazar. İki binli yıllarda bir bilim adamı aynı noktaya benzer bir tarihte gider ve yine kuşların deli gibi o bölgede dönerek uçtuğunu görür. Çok sonra anlaşılır ki, o noktada depremde yok olmuş bir ada vardır ve göçmen kuşlar hala o ada üzerinde batmadan önce bulunan tatlı su kaynağını aramaktadırlar.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bu kuşlar binlerce yıl önce kaybolan bu adayı nereden bilmektedirler?  Sanırım kuşların birbirine aktardığı gizil ve süreğen bir bilgidir bu. Bu kodlanmışlık bana kolektif belleği çağrıştırır. Keşke toplum da kuşlar misali faşizm gibi birçok sosyal felakete dair gizil ve süreğen bilgiyi diğer kuşaklara aktarabilseydi. Keşke insanlarda da kuşlara benzer bir kodlanmaya rastlanabilseydi. İnsanlığın tecrübe edilmiş davranış kalıpları keşke kuşaklar boyunca aktarılabilseydi. Unutkanlık nasıl bulaşıcıysa, deneyimlerin katmanlaştığı kolektif hafıza da kalıtsal olsaydı, belki o vakit sosyal felaketler tekrarlanmazdı. Belki o vakit şizofren devlet aklı, katillere ve darbecilere temiz biyografiler bağışlayamazdı. Ölülerimizin anıları toplumsal hafızada yerini bulmadan ruhlarımızın rehabilitasyonu tamamlanmış olmayacak. Unutmamak işte böyle bir kuşatmayı yarma girişimidir. Kanımca, insanın zamana karşı savaşımı, biraz da belleğin unutuşa karşı savaşımıdır; unutmadan, ama her defasında bağışlayarak. Ne günah işlediysek hepsi unutmak yüzünden; hepsi kalbin bellekle sonsuz boğuşması yüzünden. Medeniyetin kapsadığı varlık yükünün bir kurucu/tasarımcı aklı yok, ama bu varlık yükünün içimizdeki güç tutkusuyla çok yakından bir bağlantısı var. Güç tutkusunu baskılamak yerine, ona yararlı çıkış yolları sağlamış toplumların medeni varlık kapsamı güç tutkusunu baskılayanlara göre daha geniştir. Uygarlık, kırılmaları nedeniyle etrafa ölümcül paradokslar saçıyor ve kendisini kuranları sonunda kaçınılmaz olarak mahvedecek aptalca bir istiflemeye dönüşüyor.

Zıt yönlerde başı çeken, ekonomik küreselleşme ve kültürel kabileleşmeye, uygarlık ve barbarlığa, şiddetle barışa aynı anda tanıklık ediyoruz, çünkü bu olgular birbirlerinin hem varlık nedeni iki eski müttefik, hem de birbirlerinin “yokluk nedeni” antagonistleridir. Malthusyen’in kıtlıkla terbiye teorisini ve sosyal Darwinist kuramları çağrıştıran birçok sosyal felaket var. Denetimden çıkmış bir yangını taşıma suyla söndüremezsiniz. Her gün gerçeği öldürmek için kusursuz cinayetler kurgulanıyor. Çocuklar her gün tanrının varlığını sorgulatacak bir zalimlik ve vahşette öldürülüyorlar. Medeniyetle ilgili zihnimize olumlu çağrışımlar vurdurup bize geri yansıyanın fotoğrafını çekiyoruz; ama o kadrajın içine kemik kalıntıları, barut ve et kokusu düşüyor. Çünkü “Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliği taşımasın.” (W. Benjamin) Her inanç, tanım ve kesin ifade, aslında pek çok farklı ve keyfi yorumun çapraz kesişiminden başka bir şey değildir. Dinler ve ideolojiler konusundaki görüşüm bu. Bu bağlamda babaannem ile ilgili bir anımı anlatmak isterim. Çok sevdiğim babaannem öldüğünde evinde koyu renk ciltli, kara matbaa harfleriyle dizilmiş, okunmaktan lime lime olmuş bir İncil bulmuştum. İncil’in arka iç kapak sayfasında el yazısıyla yazılmış torun adları ve tarihlerin yanında bir cümle duruyordu: “Bir gün her şeyin yitip gittiği gibi, yitip gitmeyecek olan sevginin çoğalması için dua et!” “En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir.” der Montaigne. Ben de diyorum ki, ölümlerin en acı vereni bir sonu olmayanıdır. Benim için en sarsıcı anıklık, mutlu ya da kötü bir sonun olup olmaması değil, hiçbir sonun olmaması durumudur; bu, biteviye sürükleniştir. Etrafındaki varlığı gayesel olarak yorumlayan insan, bütün olarak hayata ve kendi varlığına yöneldiğinde, kaçınılmaz olarak ömrünün sınırlı olduğu bilinciyle karşılaşır ve bu çarpıcı karşılaşma hayatı anlamlandırma çabasını kesintiye uğratır. Ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun, her yazgı gerçekte bir tek an içerir; bu dünyadaki kısa misafirliğin bittiğini anladığımız an. İnsan, içindeki gaye arzusunun tatmininin gerçekleşmediği durumlarda ümitsizlik ve hiçliğin kıyılarına vurur. Tüketim ve phallus toplumunun bize sunduğu dünya daha da gayesiz, daha da anlamsızdır. Kapitalizme göre insanın ruhu ve eti, gelişimi, ümitleri ve korkuları, aşkları ve inançları alınıp satılabilen birer metadır.

Bu gerçeklerin üzerinde, bu kaçınılamaz ümitsizlik ve nihilizmin temelleri üzerinde hiçbir ruh artık güvenle ikamet edemez. İnsan yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, bulutlarla, kıyılar, köprüler, acılar ve gülücüklerle, şehirlerle, krallıklarla, denizlerle, gemilerle, balıklarla, yıldızlarla, atlarla, gökkuşağıyla, amaç ve tasarımlarla, ütopyalarla, yüce hedeflerle ve en önemlisi insanlarla doldurmaya çalışır. Ölümünden az önce ise, bu usanmaz içe yolculuğun kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar. Siz umutla içe bakışın varılabileceği son noktaya varın; geri kalan yol için elinizi şefkatle tutacaktır. Hiçliğin ve acı çekmenin ortak duygusunun insanları birleştirmesi beklenir, oysa sadece ölüleri ortak bir yazgıda birleştiriyor. Bunun böyle olması, ölülerin Tanrı ve özgürlüğe dair bir sanı ya da sanrılarının olmaması yüzünden midir bilinmez; ama ölüler Hades’in yeryüzünde olduğunu anladıklarından beri bence sonsuzluğa gitmiş olmaktan hiç pişman değiller. Bugüne dek hayatın hiçliğine, anlamsızlığına, boşunalığına dünyanın soysuzluğuna karşı en büyük itiraz neydi? Aşk. Bazen düşünüyorum da, aşktaki kusursuzluk ile mutluluğu hep daha iyi ve kesintisiz bir dizi memnuniyetler dizini olarak gören algı bükülmeleri, yanı başımızdaki çirkin gerçeklik karşısında bizi körleştirip teyakkuzumuzu kırmıyor mu? Aşırı iyimserlikle yaşamak zor, ama karamsarlıkla çok daha zor olsa gerek. Zira, hemen hemen herkes karamsarlık dolu olmadan da nasıl ölüneceğini gayet iyi biliyor. Özgür iradenin insana; bir tarafta delilik, diğer tarafta cinnet, bir tarafta köktenci iyimserlik, diğer tarafta köktenci karamsarlık, ütopya ve kara ütopya arasında bir seçim yapabilsin veya “gerçekçi öngörülerde” bulunsun diye verildiği kanısında değilim. Özgür irade, insanca yaşamanın olası tüm biçimlerinden yana tavır konulsun diye verilmiştir. Özgür istenç, insanlara köleliklerini sevdirme konusunda yazgı, rıza ve biatle işbirliği yapan umutsuzluğa karşı koymak için verilmiştir.

“Yakın gelecek, büyük olasılıkla yakın geçmişe benzeyecektir.” öngörüsü ne yazık ki devindiren pozitif bir enerji açığa çıkarmıyor, aksine olumlu enerjilerin akışkanlığını kesen bir işlev görüyor. Unutmayalım ki, Voltaire’i yetiştiren rahiplerdi. İnanıyorum ki, insanın yaptığı iyi ve güzel olan ne varsa, bunların hepsi usuna rağmen vardır; onun sayesinde değil. Aşk, devrimi her yönüyle besleyen bir şey; hayatın, sadece soyun devamı için değil de, kendi durağanlığını kırmak için cephe gerisine yığınak yaptığı dönüştürücü bir enerji.  Varlığını sürdürmek için hayatın insanları geliştirip incelten bir alanda tuzağa düşürdüğü bir şeydir aşk. Aşk, insan eliyle yapılan her türlü yasadan üstün gelmiş, normatif ahlak ile erkin dayattığı demir parmaklıkları her çağda kırıp atmayı başarmıştır. Hayat, aşk ve ölüm dışında hoyratlığının ve boşunalığının ruhumuzu yıprattığı, isteklerini bir hayvanın yumuşakbaşlılığıyla yerine getirdiğimiz kıytırık eğlentilerden oluşan bir uğraştır. Ben eğer bir roman yazsaydım, protagonistlerimin hayatlarının gayesi olan öz hiçbir vedanın tamamen öldüremeyeceği kadar sonsuz büyük olurdu.

Bu kahramanların dış hayatlarının ezici şartlarıyla baş etme konusundaki denemeleri bir ahlaklılık ihtiva ederdi. Okuyucu, bu kahramanların iç dünyalarının mekânsal genişliğine hayran kalırdı; onları öyle her yana savuran yazgıları iç evrenlerini daraltacağına genişletirdi. En korkunç yanıyla tanıdıkları halde tutkuyla ve bir kerecik olsun çaresizliğe düşmeyen bir sevgi ile hayatı sever ve ona tutunurlardı; çünkü inanıyorum ki, bu sevginin her türlü çaresizlik içinde bir dokunulmazlığı vardır. Romanın topoğrafyası mutlaka bir deniz kenarı kasabası olurdu. Zira, insanın kalbi ve zihniyle sevmesi denizin hacimli kapsamına dair bir çağrışımdır. Bu sevgi, ayrıca bir inanca da bağlı değildir, çünkü kökleri hayatın çeşitliliğinde, onun sezilmeyenin de, şaşırtanın da, harikaların da, önceden asla bilinmeyen dönemeçlerindedir. Hayatı kovalayan ve bundan asla vazgeçmeyen insana, hayat bu kovalamaca sırasında yüzlerce yeni, hayret verici yanını ifşa eder ve bu yüz çeşidin hepsini bıkıp yorulmadan kovalayan insan da aynı şekilde devinir ve dönüşür. Dünyanın kan çıbanın patlamadan önceki yüksek ateşi içindeyiz. Ruhumuzun son sınırına kadar eziyet eden bu muazzam gerilim ve yenilgiler bizi daha yüksek unsurlara bağlıyor; umuda, aşka ve şiire.

Dante’nin cehenneme atfettiği bir veciz lafı tersine çevirerek sevgi ve dostluk evreni için kullanmak isterdim. “Buraya giren herkes, bütün ıssızlığını dışarıda bırakır.” Kişinin en yalın halidir ıssızlık; zira aynı ölüm gibi olanaksızlığı çağrıştırır, duyumsatır. Bence hiç ıssı olmayan bir yerin ruha dayattığı varlık yükü ıssı olan bir yerden aynı zamanda hem çok daha hafif hem de çok daha ağırdır; zira o evrende ıssızlığın kralı tanrı dışında ruhumuza iyi gelen hiçbir varlık yoktur, hafiftir; çünkü o evrenden sevdiğimiz varlıklar eksilmezler. Bazen hayatın kendisiyle değil, sadece gölgesiyle oyalanırız; bu, rıza gösterdiğimiz bir yanılsamadır. Ütopya kırılmalarının arkada bıraktığı boşluğu bence korkularımız ve yanılsamalarımız dolduruyor. Heiddegger’in “Angst”ının, diğer deyişle varoluşsal kaygı ve korkunun en önemli görünümlerinden biri yitirme ve yoksun bırakılma korkusudur. Sisyphus gibi tepelere doğru tek başına didinmek mi, yoksa herkesi memnun etme denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış kamucu mutluluk projelerinin peşine takılmak mı? Bence ruhu en çok zorlayan ikilem, onun böyle bir seçime zorlanmasıdır.

Yine de bu çağda Camus, “Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.” der. Pek çok insan için, gerçeklik daha önce ne idiyse o olarak kalmaya devam etmektedir; sert, sağlam, dirençli ve haşin. Bir sahra yatağı gibidir zaman, sert, bağışlamayı ve merhameti bilmez. Bu çağın en akılcı davranışı delirmemeyi başarmaktır. Bu çağ delirmek dışında başka soylu bir başkaldırı seçeneği bırakmıyor. Aşk, intihar, şiir, Shakespeare, Kafka, Dostoyevski, Bach, Wagner; bunların hepsi soylu bir deliliğe neler borçlu olduğumuzun kanıtları değil midir?

Kalabalıklara sırt çevirmeyenlerden ve aşırı akılcı olanlardan kendinizi sakınınız; vazgeçememenin intikamını siz yalnızlardan ve delilerden alacaklardır. Hatırlar mısın Azra, seninle uzun uzun deliliği konuşmuştuk; şu dünyayla barışmışların coşkuyla andığı o orta sınıf cehennemini, konforu, sağlamcı aklın öldürdüğü masumiyetle kendilindenliği, küçük kız çocuklarının üstüne basan hayatı, sanılar karşısında Faust’a ruhunu satanları konuşmuştuk. Anımsadın mı, “Faust bütünlüklü bir bilgi karşılığında Mephistopheles’e ruhunu satmıştı.” demiştin. Ben de, “Mephistopheles elbette bütünün bilgisine sahip değildi, sadece öyle bir bilginin erişilebilir olduğu sanısını satmıştı Faust’a.” diye eklemiştim. Biz de duygusal ve sarsak düşlere kapılmış ruhumuzu, demonlara, Mefistolar’a, Faustlar’a küçük yanılsama ve sanılara karşılık çekincesiz satmıyor muyuz? Belki deli dedikleri, Faust’a direnen tek kişilik bir azınlıktır Azra. Anlamdan yoksun bir evrende, kavuşma peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında yaşam.

Veda, ölüm gibi yaşamın en ücra, en tehlikeli coğrafyalarına yapılan yolculuklardan sadece bir tanesidir; umarsız bekleyişlerin ağzını kapattığı bir yalnızın çığlığıdır veda. Uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından vardığınız uçurum kenarının sizi dehşete düşüren vasfı nedir? Kanımca bir sonraki adımınızı engin bir boşluğa atacak olmanızın verdiği ürperti değil, yolculuğun kendisinin bitmiş olması ve artık hiçbir öneminin kalmamış olmasıdır. Bu nasıl bir hybrid yolculuktur ki, on yıllık bir deniz yolculuğundan sonra yuvaya dönmeyi başaran Odyssea ile, yolculuğu bir veda uğrağında son bulan kadersizler aynı yolu yürümelerine rağmen farklı menzillere varıyorlar. “Ben kendimi yakarak öğrenirim, sarı ve sıcak öğrenirim, yalayarak, tükürerek durup kusarak öğrenirim.” diyor Umay Umay. Umay’ın dizelerinde belirttiği gibi, kendini yakarak, yalayarak ve kusarak bu yolları yürümeyi öğrenmek, defalarca yanıltılmaya rağmen inanmak, ruhumuza meydan okuyan paradokslardan biri. Acı ve kırıklıklar, güveni, inancı ve umudu ihlâl ettiğinde uzlaşmaz olmak temel ilkelerimden biri oldu.

Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası müdafaadır. Annenin yumuşak ve korunaklı evreninden bambaşka bir dünyaya geçiş yapan bu küçük canlı için ağlamak bir savunma biçimidir. Belki de bizim en büyük yanılgımız Azra, bir yeni doğan itkisiyle hayata karşı hep savunma pozisyonlarında olmaktı, değişen evrenlere sert geçişler yaparken kenarlı olmak yüzünden kırılmaktı. Hayatı sisli bir olasılıklar bulutu olarak düşün Azra. Birini seçersen, bir başkasından vazgeçersin; biri seni seçerse o da bir başkasından. Bir yere gitmeyi seçersen, bir başka yerden olursun, gitmezsen o yerden de. Bir şeyi yaşamayı seçersen diğerlerinden vazgeçersin, seçmezsen diğerleri de senden. Hayat, seçerken vazgeçmeye dair bir yasayla yönlendirilen bir şey mi?Hayatın bu büyük kukla gösterisinde herkes rolünü oynamak zorunda ve neredeyse her zaman kendisini bu oyuna bağlayıp hareket halinde tutan ipi hisseder. Asıl önemlisi ipi fark ettikten sonra alınan tutum ile yapılan seçimdir. Hayatın bağrına sapladığımız kaç tane saçmalık var Azra? Tanrının us dışılığını kabul etmek için uğrunda işlenen daha kaç tane cinayete katlanmamız gerekecek? Bazılarımız batış ve yenilgi deneyimini yaşayan bir kültürden geliyoruz; çoğumuz umutla hem mahvolmaya hem de yüzeye çıkmaya yazgılıydık. Söyle Azra, doğumdan ölüme varoluşumuzun her santimi tezgâh başında bu yazgı ile pazarlık değil mi sanki?

İnanmayı, ümit etmeyi ve bağışlamayı yitirmediğimiz sürece yenilmiş sayılmayız sevgilim; kılıç, ruhunu yitirmiş bir dünyaya onurunu geri veremez. Umut, hayatta kılıktan kılığa giren bir oyuncu, hayatımızda mutlu olma beklentisi ve kaderin heybeti arasında gerilimli, erişilmez yüceliğe kavuşan bir şey. Asıl mutluluk, mutluluk umudunda değil midir Azra? Umutsuzluk bir geri çekilmedir, yüreğin dalgalarının en alçak cezridir. Ama unutma Azra, her derin kışın yüreğinde bir bahar; her gecenin örtüsü altında gülümseyen bir şafak yatar. Umudun kıvılcımını çaktığı ücra bir deniz kıyısı, dostluğa beslediğim delice aşkın beni götüreceği yerdir Azra; orada dünyanın soysuzluğu ve zulmünün yok edemediği, yeni bir dil geliştirebilmeyi başarmış insanlardan oluşan bir ırk olacak ve ben orada seninle birlikte o ırkın bir ferdi olmaktan kıvanç duyacağım.