Post-truth aracılığıyla tamamen kişinin duygularına hitap eden uydurulmuş haberler yaratılıyor ve bu haberler her türlü medya aracılığı ile yayılıyor. Genellikle nefret, kaygı ve korku gibi olumsuz duygular uyandıran bu haberler, toplumda çok hızlı bir biçimde yayılıyorlar. Yani resmen duygularımıza saldıran, bizi manipüle eden bir virüs geliştiriyor ve salıyorlar. Ve maalesef, birçok insan bu virüse yenik düşüyor. Bu yalanı referans göstererek önemli kararlar alıyor ve virüsün yayılmasına katkıda bulunuyorlar. Bu noktadan geleceğin toplumuna bakıldığı zaman endişelenmemiz çok normal. Bir yandan bilim ve teknoloji tüm hızıyla ilerlerken, diğer yandan gerçek dışı politikalarla kandırılabilen bir toplum var.

2016 yılında Oxford sözlüğüne giren ve yılın kelimesi seçilen post-truth sözcüğü gerçekten de bizim neslimize özgü bir durum mu yoksa geçmişte de bunun gibi durumlar ile karşılaştık mı? İşte bu noktada, tarihe bir göz atmak icap ediyor Biraz düşününce yalanlarla kitlelere yön vermenin, politikanın vazgeçilmez bir tarafı olduğunu görebiliyoruz. Türkiye ya da dünyanın diğer ülkelerinde yaşanmış yüzlerce olay örnek verilebilir belki. Gelin Bertrand Russel’ın bir anısını dinleyelim: “Pek çok barışçıl toplantıda konuşmuştum. Hiçbir olay olmamıştı. Fakat bir tanesi çok şiddetli geçti. Toplantı Londra’nın Güney Kapısı Yolu’ndaki Kardeşlik Kilisesi’ndeydi. Milliyetçi gazeteler, bu yoksul bölgenin kahvelerinde bizim Almanlarla iş birliği yaptığımıza ve Alman uçaklarına işaret verdiğimize ilişkin broşürler dağıtmış. Bu sebeple, kilisenin etrafını kalabalık bir grup sarmıştı. Bir süre sonra, çivili sopalarla içeri daldılar. Birçok kişi zor kurtulduk.”

Bu anı, 4 Ağustos 1914 tarihli. Yani yüz yıldan daha eski. Ortalıkta yalnızca medya olduğu zamanlar yani. Demek ki gerçek dışı algı yaratma ve yayma yöntemleri, uzun zamandan beri kullanılıyor aslında. Öyleyse neden bu kavramı anlatmak için 2016 yılı beklendi? Çok büyük bir olasılıkla 21’nci yüzyılın deal toplum beklentilerine uymayan, hayal kırıklığı yaratan uzun vadeli kararlar buna sebep oldu. İletişim teknolojisi ve özellikle internetin yaygınlaşması, toplumların karar alırken daha bilinçli olacakları yönünde bir inanca sebep olmuştu. Ne de olsa bilgi güçtü ve artık kitleler bunun bilincindeydi. Fakat İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı, ardından da Trump’ın başkanlığı bu inancı, yanılgıya dönüştürdü. Ancak bu aynı zamanda bir fırsat! Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi yüzyıl önce bile bu tarz yöntemler vardı ve toplumlar yine yanlış kararlar alabiliyorlardı. Buna rağmen, bugünlere kadar gelebilen bir toplumsal dinamik söz konusu. Bu da demektir ki geçmişte, toplumun gerçek dışı bilgi ile mücadele ettiği ve hatta üstesinden geldiği durumlar da olmuş.

Avrupa’nın en karanlık yılları olan orta çağ dönemini bu bakış açısıyla inceleyebiliriz. Özellikle bu dönemin son zamanlarını bir düşünün; hayata ve evrene dair benimsenen tüm bilgiler, yalnızca kilise tarafından üretiliyor ve yayılıyor. Katı bir eğitim sistemi tüm Avrupa’yı sarmış durumda. Sanat, ekonomi, ticaret, hukuk ve hatta ülke yönetimi din adamlarınca sağlanıyor. Hâkim din anlayışıyla çelişen her türlü düşünce, felsefe ve akım anında yok edilerek cezalandırılıyor. Kara veba insanları kırıp geçirirken sorumlular İtalya sokaklarında yakılarak çözüm aranıyor örneğin.

Kilisenin ağır baskısı, insanların düşleri üzerinde karabulutlar gibi dolaşmakta. Böyle bir manzarada; o anda yaşayan kişilerin, insanlığın geleceğine dair en ufak bir ümit bile beslemediğini söylemek sanırım çok da abartılı sayılmaz. O dönemde yaşadığınızı, tüm bu anlatılanlara birebir tanık olduğunuzu varsayın. Engizisyon mahkemelerinin işkenceleri ve cadı yakma işlemleri gözlerinizin önünde gerçekleşiyor. Şu an yaşadığımız gerçek dışı dönemden çok daha zor bir dönem olduğu aşikâr. Peki, tüm bunlara rağmen ne oldu?
Toplumun tüm bu ümitsizliğine karşın, bazı düşünürler çıkıp insanın düş gücüne güzellemeler yapmaya başladılar. Gerçeğe tozlu raflardaki kitaplarda yer alan doktrinlerle değil, insan evladının gözlem gücü ile ulaşılabilirdi ancak. Bilgi, bir kurumun ya da sınıfın tekelinde olamazdı! Meraklı bir zihnin tek yapması gereken; doğayı, içinde bulunduğu çevreyi en ince ayrıntısına dek incelemekti. Bunun için de ölçülebilen şeyleri ölçmesi ve ölçülemez olanı ölçülebilir hâle getirmesi gerekiyordu.

Sanat da insanın düş gücünü beslemeye başladı aynı dönemde. Hiçbir biçimde kısıtlanamayan, sansürlenemeyen hür düşünce; insanın mükemmelliğini yeniden keşfetmeye başladı. İnadına güzelliği, inadına uyumu ön plana çıkaran eserler türedi. Sanatçılar duygularına ket vurmaktansa onları serbest bırakıyor ve zihinlerini olabildiğince dışa vurmanın farklı yollarını deniyorlardı. İnsan düşünüşündeki bu muazzam değişimlerin en büyük etkisi neydi peki? Cevap cesaret olabilir mi? Fikirler yalnızca zihinlerde kalmıyordu artık. Düşünceler yüksek sesle haykırılıyor, bir kitabın sayfalarına tüm çıplaklığıyla aktarılıyor, bir heykelin estetiğine can veriyordu. Tüm tehditlere karşın ölümü göze alarak insanlar fikir dünyalarını yayıyorlardı. Giordano Bruno gibi cesur insanlar sayesinde yayıldı fikirler.

Şimdi, içinde bulunduğumuz yüzyılda da ihtiyacımız olan tek şey yine cesaret. Bu kez ne pahasına olursa olsun, bilgi kaynaklarının sorgulanması gerektiğini en yüksek perdeden haykırmak durumundayız. Toplumları yönlendiren her duyguya şüpheyle yaklaşmak, olabildiğince farklı biçimlerde sınamak zorundayız. Hassas duygularımıza saldıran, onları manipüle eden virüslere karşı, post-truth akıma karşı en büyük kalkanımız iflah olmaz şüpheciliğimiz olacaktır. Şüpheleniyorum, çünkü gerçeği bulmak istiyorum.