Bir Karınca Yiyenin Nevrotik Haz Oyunu: Homo Ludens’den Anteater Ludens’e

Yazmak bir oyundur. Ne kadar ciddi, ne kadar zahmetli görünürse görünsün. İster ak sakallı Tolstoy, ister melânkolik Proust ya da intiharı soluyan Plath imgesine bürünsün, tüm yaratıcı yazarlar tek kişilik oyunlarını şizofren kalemlerine yazdıran oyun kuruculardır aslında.

Oynamak zorunda olduğu en büyük oyun “hayat” olan insan, kimi zaman “yazar” kılığında büyük oyundan kendi küçük oyun alanına kaçar. Hayat oyununda zorlu kuralların altında ezilen, duyuramadığı itirazlarla incinen yazar, Büyük Oyun Kurucu’ya inat bu defa kurallarını kendisinin belirlediği bir “edebi hayat oyunu” tasarlayacaktır.

Yaratıcı yazar, babasının pabuçlarını hevesle sürüyen ya da annesinin topuklu ayakkabıları üstünde düşmeden durabilmeyi deneyen küçük bir çocuk gibi, otoriteyi ve gücü taklit ederek kahramanlarının kaderini ellerinde tutma hevesinin ruhuna kaç beden büyük geldiğini fark etmeyecektir. Gözyaşı yerine kan döktüğünü iddia eden, kalemini acıya batırıp yazdığını söyleyen yazarların arkasında bile muzip bir çocuk saklanır. Başkalarının oyununa girmek istemeyen, yalnızca kendi belirlediği kurallara güvenen, istediğini oyuna davet edip, istemediğini çıkaran, kaprisli, kavgacı, bencil, yalancı, hatta mızıkçı bir oyun kurucudur yazar.

Eski Mısır’da bilgelik tanrısı olduğuna inanılan Thoth yalnızca yazının değil, büyünün, simyanın ve oyunların da mucididir. Thoth’un izinden giden yazar, aldatma gücü ve yalanlarının yaratıcılığı ölçüsünde başarılı sayılacaktır. Yazar metamorfoz etkisini, simyayı kelimelerinin gücüyle yaratır.

Nietzsche, “Bireyin korunma aracı olduğu müddetçe akıl temel güçlerini başka kılıklara girerek geliştirir; kılıktan kılığa girmek aslında bir araçtır, bu araç sayesinde zayıf, çelimsiz bireyler hayatta kalırlar; çünkü onlar yırtıcı canavarın boynuzları ya da keskin dişlerine karşı bir varoluş mücadelesi yürütmekten acizdir. İnsanda, bu başka kılığa girme sanatı doruğuna erişir.” der. Özellikle yazı sanatı ile uğraşan usta yazarın, usta göz boyayıcı olması kaçınılmazdır o halde.

Yazarın Oyun Bahçesi

“Yaratıcı bir yazı, tıpkı bir gündüz düşü gibi çocukluktaki oyunların bir devamıdır ve bunların yerini tutar.” diyen Freud, yaratıcı yazarı düş gören adamdan ve oyun oynayan çocuktan ayırt etmemizi sağlayan en önemli özelliğin fantezilerini kabul görülebilir hâle sokmasındaki becerisi olduğunu anlatır. Yazar, eserini kurgularken tıpkı oyun oynayan çocuk gibi, kendi yarattığı dünyayı istediği biçimde düzenleyecek, ancak oyununu gerçek dünyadan ayrı tutmaya çalışsa da dünyanın kavranabilir ve görünür detayları ile ilişkilendirmek zorunda kalacak, gerçek dünyadan ödünç aldığı kelimelerle hayâl dünyasını meşrulaştırmayı deneyecektir.

Çocukken oyun oynadığı dünyayı yazarak yarattığı dünya ile “değiştiren” yazar, bir zamanlar yaşadığı hazdan vazgeçemeyen, onu başka bir hazla değiştiren yetişkin bir çocuktan başka bir şey değildir. Ergenlik fikirlerini çocukluk fikirleriyle karşılaştıran Winnicot, “Eğer büyümenin başlarında fantezide ölüm varsa, ergenlikteki fantezide de cinayet vardır.” diyecektir. Ona göre, bilinçdışı fantezide büyümek tabiatı gereği saldırgan bir edimdir.

Freud hayâli bir istek doyurma, tatmin edilmemiş bir gerçekliğin düzeltilmesi olarak tanımlar: “Büyüyen çocuk oynamayı bıraktığında hiçbir şeyden değil, ama gerçek nesnelerle oyun arasında bağ kurmaktan vazgeçer; oynamak yerine artık düşlemlemeye başlar. Gökyüzünde kaleler inşa eder ve gündüz düşleri olarak adlandırılan şeyleri yaratır.” Bunu yaparken dil devreye girer. Dil çocukların oyunu ile şiirsel yaratı arasındaki ilişkiyi korumaya devam edecektir.

Oyun oynamanın en önemli özelliği yaratıcılığı beslemesidir. Bir çocuğun ya da yetişkinin tüm kişiliğini işin içine kattığı oyun oynama süreci onun kendini keşfetme sürecidir de.

JohanHuizinga, “Eğer, oyuna bir öz yükleyen bu faal ilkeye zihin dersek aşırıya kaçmış oluruz; eğer ona içgüdü dersek hiçbir şey söylememiş oluruz. Hangi açıdan ele alınırsa alınsın, oyunun bu ‘kasıtlı’ karakteri, bizatihi özünün içinde yer alan maddi olmayan bir unsurun varlığını ortaya koymaktadır.” sözleriyle oyunu yaşamın doğrudan gereksinimlerini aşan ve eyleme anlam katan bağımsız bir unsur olarak değerlendirir. Şiirin yaratılma sürecini de oyunsal bir işlev olduğunu savunan Huizinga “şiiri anlayabilmek için tıpkı sihirli bir elbise giyer gibi, çocuk ruhuna bürünmek ve çocuksu bilgeliğin yetişkininkinden üstün olduğunu kabul etmek” gerektiğine inanır.

“Bizlerin ‘sanatsal’ dediğimiz ifade biçiminde tüm kültürel noksanlıkları belirgin kılan, dünya düzelticileri için mümkün olmasa da kavramak için belirgin kılan radikal bir oyun dürtüsü de dahildir. Bir insanın kendisini, onun için iyi bir yaşamdan daha çok şey anlamına gelen, sembolik bir davranış sayılan oyuna sokması da buna dahildir. Bu oyun ve onun parçalarının karşısında artık yerel terapiden bahsedilemez; çünkü eğer bu bir şeyde belirginse o zaman kuşatıcı bir terapinin uyandırılmasında belirgindir.”

‘Oyun oynama’ kaygının geçici olarak parantez içinde alındığı bir karşılaşma olarak” tanımlanabilir mi gerçekten? Çocuksu oyun oynama yeteneğinin yeniden keşfedilmesi ile özgün olanın yeniden değer kazandığına, yaratıcılığın özgünlük ve sınırlamalar arasındaki gerilimden doğduğuna inanan psikanalist Rollo May, yaratıcılığı bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyası ile karşılaşmasına benzetir. May, terapiye aldığı kişilerin rüyaları üzerinde sürdürdüğü çalışmaların sonunda ortak bir özellik fark etmiştir; bu, biçim tutkusudur. Hasta bilinç dışında bir oyun kurar, bir başlangıcı vardır, bir şeyler olur ve bunlar ‘sahnede parlayıp yiterler’ ve sonra bir çeşit akıbete varılır. “Düşlerdeki biçimlerin tekrarlanışı, elden geçirilişi, yeniden kalıba sokuluşu ve sonra parçaların anlamlı bir bütünde toparlandığı bir senfoni motifi gibi erinç içinde tekrar boy gösterişi hep dikkatimi çekmiştir.” diyen May’ın, biçim tutkusunu bir tür yaratıcılık süreci olarak değerlendirir. Bu tutku, “kişide olup biten, edilginlik ya da diğer nevrotiksemptomlarla gizlenmiş bile olsa, bunalımın hüküm sürdüğü bir yaşamda anlam yaratmaya yönelen çelişki dolu bir tutkudur”. Yaşamın anlamını bulmaya ve kurmaya uğraşmanın yolu olan sanatsal yaratıcılık bu tutkunun ürünüdür. Psikanalist olarak May’ın altını çizgiği nokta, insan imgeleminin bütünü biçimlendirmek, anlamlı kılmak üzere bir tür güzellik anlayışının peşinde olduğudur.

Dünyayı bilme sürecimizde, dünyayı biçimlendirmemizde rol oynayan sadece entelektüel anlayışımız değil, imgelemimiz ve duygulanımlarımızdır. Bilinçdışından taşımayı becerdiğimiz kavrayışlarımız, entelektüel açıdan doğru, hatta faydalı olduklarından değil, kişide eksik olanı tamamlamak üzere belli bir biçime sahip oldukları için farkına varmadan seçtiklerimizdir. Dünyayı biçimlendiren sadece akıl değil, arzuları ve ihtiyaçları ile bilinç eşiğidir. “Nesneler bizimle basit bir biçimde konuşmazlar; kendilerini bizim onları bilme yollarımıza da uydururlar. O halde zihin dünyayı etkin bir biçimlendirme ve tekrar biçimlendirme sürecidir.” Yaratıcılık sürecinde imgelem biçimle ortak hareket eder. Ancak imgelem, May’ın özetlediği gibi “ipleri koparmak, kişinin önünde açılan ufukta yeni demir atma şanslarının var olduğu inancına sarılışı ve zihnin uzanışı” ise imgelemimizi nereye kadar salabileceğimiz, düşünülemezi düşünmeye cesaret edip edemeyeceğimiz, kendimizi gerçeklik dediğimiz şeye oturtmamızı sağlayan sınırlarımızı yitirip yitirmeyeceğimiz gibi soruları ile karşılaşırız. Bu sınırların farkına varma sorunudur psikanalistin gözüyle, “psikolojik dille konuşursak, bu birçok kişinin psikoz olarak yaşadığı durumdur. Bu yüzden bazı psikotikler hastanelerde duvarlara yakın yürür. Kenarlara yakın olmayı kollayıp dış çevredeki yerlerini devamlı muhafaza ederler.” May, bir hastasının ismini kağıda yazması istendiğinde kenara yakın bir köşeye yazmasının da açık alanlarda yitme olasılığının göze almaması ile ilişkilendirir. Sınırların her zaman net ve görülebilir halde tutulması gerekir. Biçimleri kaydırabilme yetisini yitiren hastalar, dünyalarını kökten bir biçimde kesintiye uğramış olarak bulurlar. May’a göre “imgelem biçime yaşam verirken, biçim de psikoza sürüklenmekten korur. Bu sınırların nihai gerekirliğidir. Sanatçılar özgün görünümleri görme yetisinde olanlardır. Tipik olarak güçlü imgeleri ve aynı zamanda felâket durumuna düşmelerini önleyebilecek kadar gelişmiş bir biçim duyguları vardır. Onlar biz geri kalanların önü sıra geleceğin keşfi için giden öncü kâşiflerdir. Onların özel düşkünlüklerini ve zararsız kendine özgü sapkınlıklarını muhakkak hoş görebiliriz.”

İyi Oynayan ‘Şaman’ Kazansın

“Dünya bir tiyatro sahnesi” ise “tiyatro sahnesi de yazarın dünyasıdır.” İki sahnede de oyun oynanır. Bu yüzden kavranabilir nesnelerle ilişkilendirilmeye gerek duyan imgesel yazı biçimlerine oyun adları veririz; “spiel-oyun”, “lustspiel” ya da “trauerspielden” “komedi” ya da “tragedyadan”, “haz oyunu” ya da “yas oyunu” diye bahsederiz. Yazar, oyununu yetişkinliğine taşımaya ahdetmiş büyük çocuk, temsili gerçekleştiren “schauspieler- oyuncular” ya da başka bir söyleyişle “gösteri oyuncuları” da onun oyun arkadaşlarıdır.

Amerikan Kızılderilileri arasında şamanlığı anlatan Colin Wilson yabancılaşma ve yaratıcılığı konu alan “TheOutsider” isimli kitabında şamanın ayrıcalıklı yerini özetler:

“Avcılıkla geçinen Kızılderili toplulukları arasında bir kişi vardır ki, her haliyle diğerlerinden farklı oluşuyla dikkati çeker. O belki de hiçbir zaman ava gitmemektedir. Kabile üyelerinin iki seçeneği vardır: Ya onu dışlayıp ölüme terk edecek ya da gelecekte muhtemel bir kriz yaşadıklarında işlerine yarayabileceği düşüncesiyle onu besleyeceklerdir. Dolayısıyla, Amerikan Kızılderilileri arasında şamanın rolü, kimsenin anlamadığı şifreli dilinin de etkisiyle giderek kutsal bir yere gelmekte, şamanın toplum içindeki saygınlığı giderek artmaktadır.”

Performans sanatçılarının atası olan Kızılderili şaman, oyunculuk gücü ve kimselerin bilmediği “büyücü dili” sayesinde imtiyaz kazanarak ayrıcalıklı olmanın keyfini çıkaracaktır.

Orta Asya şamanı, hem oyun oynayan bir büyücü, hem hekim hem de şairdir. Yakutlar, yalnızca şamana “oyun” demekle kalmaz, Metin And “Oyun ve Büyü” isimli kitabında, orta şamana ‘orta-oyun’, yüce şamana ‘ulahan-oyun’, Türkistan’da şaman töreninin tümüne “oyun” dendiğini belirtir. Türkçe’de “oyun” ve “ozan” kelimeleri arasında etimolojik bir ilgi kuran M. Kayahan Özgül; ‘ozan’ kelimesi ‘oymak’ fiilinin partisipidir. Her ne kadar Doerfer, Türkçe’de ‘oymak’ diye bir fiilin bulunmadığını söylese de Ramstedt böyle bir fiilin varlığından ve mânâsının ‘saz çalmak, oynamak, rol yapmak’ olduğundan bahseder.  Yakutlar şâire ‘oyun’ derken bu fiili kullanırlar. Samoiloviç’inTürkmence’de tesadüf ettiği ‘ozon’ kelimesinin de buradan geldiği düşünülebilir.”

Gölgelerle oynadığı oyunun gerçekliğine inandıran sanatçıdır şaman. Oyun oynamaya saygınlık kazandıran, yeteneğini mesleği haline getiren şaman öncü bir oyun oynayan insan/ homo ludenstir. Onun oyun oynayan insandan, başkalarının duymadığını duyan, görmediğini gören, bilmediğini bilen ‘oyun kurucuya/ kâhine’ dönüşme süreci, kendinden geçme, oyunundaki maharetini sergileme sürecine denktir.

Taklit ederek oyun oynayan insan, bu taklitte ne kadar özgünse, ortaya çıkardığı eser taklit edilenin ruhunu ne kadar özümsemiş, bunu başka bir gerçekliğin ruhuna dönüştürebilmeyi ne kadar başarabilmişse o kadar yetenekli bir oyuncudur. “Yaratıcı imiş gibi” yapan sanatçı, “gerçek imiş gibi” duran bir hayâle “inan-mış gibi” yaparak gerçeği kopyalar. Kopya, aslının gölgesi olmakla kalmayacak, gölgenin gölgesi yeni bir gerçeklik alanında yeniden şekillenecektir. Yaratıcı yazar da sanatçı/şaman gibi gölgelerle “oynuyor -muş gibi” yapmaktadır.

Akıl İle Oynayan Yazar

İnsanın hayatı algılayışı ve kendini ifade edişi, akıl oyunlarındaki gücüne bağlıdır. Modern psikiyatri, beyin trafiğinin frontal loblar tarafından idare edildiğini keşfettiğinde, bu bölgenin duygusal sistemi yönetmek ve duyusal bilgileri değerlendirmekle de yükümlü olduğunu fark etti. Ön beyin, yaratıcılık aşamasında yoğunluğu ne kadar artarsa artsın trafiği kontrol eden, denetleyen karmaşık ancak sistemli bir ağ oluşturan, gerçek ile hayal arasında sınırı belirleyen bir “oyun kurucudur”. Şizofreni gibi bazı ruhsal hastalıkların en önemli belirtisinin bu bölgedeki anormal hareketsizliktir. Aklın oyun ihtiyacı insana halüsinasyon yaşatarak giderilir. Hayalle gerçeğin birbirine karıştığı noktada şizofren “oyun bilincini” yitiren kişidir. Trafik yoktur, trafik polisi de, kontrol mekanizması da, otorite de. Üzerindeki baskılar kalktığından, gerçeklik yerini halüsinasyonların gerçekliğine bırakır.

Şizofrenikhalüsinasyonlar sırasındaki beyin faaliyetlerini inceleyen bilim adamları, şizofreninin parlak fikirlere zemin hazırlayabileceğine, ancak bunları herkesin anlayacağı bir şekle dönüştürmenin pek mümkün olmadığına inanırlar; tedavi edilmeyen şizofreni vakalarında hasta o kadar kötü haldedir ki, bırakın roman yazmasını veya beste yapmasını, günlük yaşamındaki sıradan işleri bile beceremez. Gerçeği olduğu gibi görmenin yaratıcılık sürecini beslemeyeceğini bilen sanatçı, dünyayı “şizofren-miş gibi” algılamayı tercih edecektir. Sanatçı, “alıcılarının ayarı ile oynarken” oyunda olduğunu kendine hatırlatmaktan da, trafiği kontrol etmekten de vazgeçmeyen, gürültülü bir akıl terbiyecisidir.