Bir Morina Balığı Hikayesi: Lizbon

Lizbon yolculuğunda her zaman olduğu gibi ne yemeden dönersek bir ömür pişman oluruz diye araştırmalarımızı yaptık. Tüm adresler bizi Portekizlilerin deyişiyle Bacalhau, yani morina balığına götürüyordu. Bacalhau Portekiz’de hemen hemen tüm yemek servisi yapan restoranlarda bulabileceğimiz bir şey olduğu için içlerinde en iyisini bulmak pek de kolay olmadı. Ve hazırsanız o yer geliyor; Frade dos Mares!

İlginç bir kabul sistemleri olduğunu söylemem gerekir. İçeriye zili çalarak giriyorsunuz ve pek de misafirperver değiller. Bizi içeriye alırken siparişi hızlıca verebilecek isek girebileceğimizi, yoksa mutfağı kapatacakları için bizi misafir edemeyeceklerini söylediler. Havanın aydınlık olmasına rağmen istemsizce saatlerimize baktık acaba ne kadar geç kalmış olabiliriz diye ancak saat henüz beş bile olmamıştı. Amacımız doğrultusunda ilerlemekten hiçbir şey bizi alıkoyamayacağı için zaten kafamızda siparişimiz de hazır olması sebebiyle bu teklifi geri çevirmedik. Ve içeri girdik.

Menüye hızlıca göz gezdirip başlangıç olarak ahtapot ızgara söyledik. Mutfağı da çok oyalamak istemediğimiz için diğer başlangıçları tadamadık. Ve sıra geldi masanın kraliçesi, Lizbon’un göz bebeği, üzerine hikayeler yazılmış, ağıtlar söylenmiş Bacalhau’ya. Menüyü elimize aldığımızda Bacalhau’nun binbir çeşit olduğu gerçeği ile karşılaştık. Bir yandan mutfağın kapanacağı stresini, diğer yandan tek hakkımızı hangisi için kullanacağımızın kafa karışıklığını yaşıyorduk. Durumu kontrol altına alıp garsondan da biraz destek alarak iki çeşit bacalhau’larımızı sipariş ettik. Heyecanlı bekleyiş başlamıştı. “Denizden babam çıksa yerim!” diyen bir grup gencin çaresiz bekleyişi, ahtapotlarımızı afiyetle yememizin ardından da devam etti.

Garson siparişlerimizi masamıza getirdiğinde karşımızda gördüğümüz şey çok şıktı, insan çatal atmaya kıyamıyordu, bir balık yemeği nasıl olur da bu kadar şık olabilirdi. Yemeğe kıyamıyor da olsak sonunda yiyecektik. O ilk çatal ve gözlerdeki tarif edilemez duygular! İlk lokmalarımızın ardından tuhaf bir suskunluk oldu, ikinci lokmalarımızın ardından ise küçük eleştiriler başladı. Evet, itiraf etmek zor olsa da Bacalhau kötüydü!

O an aklımızdan sessizce geçirdiklerimizi sonunda konuşabilmiştik. Yıllar boyu tuz içinde bekletilmiş, tuzdan olacak ki tüm suyunu kaybetmiş ve sonrasında da tuzundan arındırılmak için bu kez su içerisinde bekletilmiş bir tattı karşımızdaki. Taşlar yerine oturmaya başlamıştı.

Binbir çeşidi vardı. Çünkü ne soğan, ne ıspanak, ne krema bu balığı kurtaramamıştı! Portekiz halkı bu durumu kurtarmak için her gün yeni bir şey denemişti. Bir gün soğan koyuyor, o olmayınca ertesi gün soğanın yanına bir de krema eşlik etsin diyorlardı. Bu kadar emek iyi bir halkla ilişkiler çalışmasıyla birleşince de yemeden dönmeyin dedirtiyorlardı. Hani sensiz boğazımdan geçmiyor derler ya bir gün yolunuz Portekiz’e düşer ve Bacalhau yemek isterseniz yanına bir bardak suyunuzu ya da şarabınızı sakın  eksik etmeyin. Özetle bizim Bacalhau hikayemiz heyecanlı başlayıp hayal kırıklığıyla sona erdi.

“Yemeden dönmeyelim mi?”diye soruyor iseniz, işte o da size kalmış!

Yazar: Canan Kondur