21’nci yüzyılın sınır tanımayan uluslararası sermaye etkileşimli dünyası, kültürel zeminde de erimeleri, kaynaşmaları ve bazı sıkışmaları doğurabilmektedir. Bireysel ayrıcalıkları ön plana çıkaran 19’ncu modernlik fikri, mekânsallığı ve zamansallığı korumaktayken artık teknik ilerleme, küreselleşme ve neo-liberalizm ile mekân ve zamanla çok işi olmayan bir postmodernin doğduğu, hatta bununla kalmayıp ilk gençlik dönemini henüz tamamlamış yetişkini bize canlandırdığı bir bugün yaşamaktayız. Belki de postmodernizmin bu uçarı; geçicilikten, kural tanımazlıktan ve yapı bozumundan yana olan tavrını genç yetişkin yaşına vermeliyiz. Ve şüphesiz ki postmodernitenin eklendiği kültürel durum ekonomik anlamda bir geç kapitalizm süreciyle, siyasal anlamda neo-liberalizm ile birlikte ilerlemektedir. Böyle bir ilişkilendirme, mekânsal ve zamansal değişimlere anlam atfetmektedir. Küreselleşme ile sınırları aşan sermaye dağılımı, üretim ve tüketim ilişkileri gibi kavramlar etkilerini kültürel sınır aşımları olarak da göstermiştir. Sanayi ürünleri yanında her türlü kültürel pratiğin de metalaşması; her an, her yerde, her şeyin olma ihtimalini mümkün kılmaktadır. Başka bir deyişle, “Birçok imaj, mekân üzerinden kitlesel ölçekte pazarlanabilir.”

Sinemasal zamanın kendi içinde giriş gelişme ve sonucu olan bir anlatı oluşturmasının köklerini “modern” kelimesinde arayacak olursak Krishan Kumar’ın tanımlamasına ihtiyacımız olacak. Kelimenin köken olarak “modo”dan gelen modernus, hodiernus modelinden hareketle Latinceden yaratılmış bir sözcük olduğu karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla kelimenin geldiği yer olarak ilişkilendirebileceğimiz zaman kavramının önemini postmodernizme daha varılmadan oluşan modern dönemde görmekteyiz.

Diğer taraftan doğrusal zaman çizgisi anlatısının çıkış noktasını, Hristiyanlığın başı, ortası ve sonu bulunan Mesih hikâyesinin doğrusal düzleminde ararsak ay ve yıl tekrarlarına bağlı olan zaman çizgisinin kendini, Mesih hikâyesi de dahil, tüm modern anlatıların içinde var ettiğini görürüz. Böylelikle geçmiş, şimdi ve gelecek anlamlı bir dizilişte birbirine bağlanmış olur. Bu modern anlatılar, ister Kumar’ın temellerini dayandırdığı Rönesans öncesi Hristiyan Orta Çağ’ında olsun ister Rönesans ve Sanayi Devrimleri sonrasında yeniden düzenlenen modern dünyada olsun doğrusal zaman çizgisini koruyarak post-modernizme ya da öncesinde ilişkisini kurduğumuz teknolojik gelişmelerle kuşanan küreselleşmeye, geç kapitalizme, neo-liberalizme kadar etkisini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Ortaya çıkış ve gelişimine bakıldığında sinemayı da modern dönemin çocuğu olarak tanımlayabiliriz.

Parçalı, kuralsız ve sırasız yapısından dolayı kimsenin postmoderniteyi zamansal bir durum olarak tartışamaması bütün düzenli anlatıların sonunu getirmektedir. Özellikle sıralamanın kurgu terimiyle karşımıza çıktığı sinemada artık giriş, gelişme ve sonuca dayalı doğrusal zaman çizgisine göre dizilmiş anlatımın yerini sonun baştan gösterildiği, ters yüz edilmiş anlatım örnekleri alabilmektedir.

Berkun Oya’nın “İyi Seneler Londra” filmi, hikâyesini aktarırken kullandığı bu zamansal sıra bozumuyla postmodern biçimini, açılış sahnesinde olduğu gibi damdan düşercesine izleyicisinin önüne atar. Yolun kenarındaki banka oturmuş perişan bir adamı, o sırada o sokaktan tesadüfen geçerken gören ve ona yardım etmek isteyen bir çiftin kafasına yukardan düşen bir adamla açılır film. Filmin sonunda balkondan atlayarak intihar ettiğini anladığımız bu havadan düşen adam, üzerine düştüğü çiftin de hayatlarını altüst eder. Kopuk, zamansız ve her an her şeyin olmasının doğallaştığı postmodern dünya algısı, İyi Seneler Londra filminin doğrusal zaman kurgusu çizgisini bozmasıyla sinemasal zamanı ters yüz eder ve çarpıcı bir anlatım oluşturur. Film, bu açılış sahnesiyle ve Mesih’in dünyaya geliş hikâyesiyle başlatılan sene sayımının oluşmasını selamlayan ismiyle, zaman kavramını postmodern bir noktaya çekme amacında olduğunu müjdelemektedir.

Afyonkarahisar’ın Bolvadin ilçesinden Londra’ya gelen otel çalışanı Firuz’da, bu ekonomik üretim biçiminin yenileşmesiyle ortaya çıkan küresel boyutta yeni sektörlerin neden olduğu kültürler arası etkileşimi görebilmekteyiz ki Firuz Londra’da beş yıldızlı bir otelde, David Harvey’nin adlandırdığı “esnek birikim”in yaratmış olduğu bir hizmet sektörü çalışanıdır. Ekonomik olarak varlığını bu otelde çalışarak oluştururken kültürel çatışma içerisinde kalmış iyi İngilizce konuşan Bolvadinli olarak postmodern-geleneksel bir karakter şeklinde karşımıza çıkar. Konuşmalarında sürekli Londra’daki yaşamı, geldiği yerin gelenekleriyle kıyaslarken kendine uygun olmayan bu yerde ekonomik nedenlerle bulunduğu vurgusunu yapar. Diğer taraftan da oradaki kültürün getirdiği toplumsal hayatı ve yaşam tarzlarını çok iyi bildiğiyle övünür. Firuz’un çalıştığı otelin bu bağlamda onda bir mekân sıkışmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle; Firuz, belirli bir kültür bütünü yerine başkaları ile iyi ilişkiler sürdürmeye değer veren biridir.

Filmin Londra-Paris-Bolvadin üçgeninde ele aldığı kültürel küreselleşmenin karakterler üzerinde yarattığı sıkışmışlık etkisini Firuz’un yanı sıra Yaşar Nur’da da görmekteyiz. Buradaki sıkışmışlığın Paris ayağını aktaran Yaşar Nur, Fransa’da yaşayan bir Türk şarkıcı olarak dünyaca tanınmış bir şöhrete sahiptir ve çıkmış olduğu Avrupa turnesi sebebiyle Londra’ya gelmiş, Firuz’un çalıştığı otele yerleşmiştir. Bu Londra ziyaretinde onu, Türkiye’den çok eski arkadaşı Zeynep ve Zeynep’in İngiliz kocası karşılayarak otele götürmüşlerdir. Otele girdiklerinde resepsiyondaki kayıt işlemleri sırasında Firuz onları görür, dünyaca ünlü şarkıcı Yaşar Nur’u hemen tanıyarak onun yanına gider ve kendini tanıtır. Buradaki Firuz, Yaşar Nur ve Zeynep’in konuşmalarından her birinin sosyo ekonomik durumunu ve nasıl bir kültürde yetiştiklerini anlarız. Aynı kültürel küreselleşmenin toplumsal sınıf bağlamında farklı edilgenleri olarak Londra’daki beş yıldızlı otelin resepsiyonunda karşılaşan üç Türk’ün birbirleriyle kuramadıkları iletişimi izleriz.

Her karakterin farklı bir amacı vardır ve hepsi bu şekilde kurulmuş dramatik çatışma doğrultusunda birbirleriyle zorunlu olarak iletişime geçerek Yaşar Nur’un kaldığı otel odasında sıkışacaklardır. Zeynep, İngiliz kocasıyla birlikte katılmak zorunda olduğu yemekli bir toplantıya gidebilmek için sekiz/dokuz aylık bebeklerini Yaşar Nur’a bırakır. Yaşar Nur, yıllar önce Londra’da yaşadığı aşkın üzüntüsü içindedir. Yıllar sonra turne sebebiyle geldiği Londra’da ayrıldığı eski aşkını hatırlayarak konser öncesinde gergin bir gece geçirmektedir. Çünkü Zeynep’ten duyduğuna göre Enver hâlâ Londra’dadır ve evlenmiştir.

Yaşadığı onca tereddütten sonra Enver’e telefon eder ve Londra’ya geldiğini, sonraki gün konserinin olduğunu söyler. Beklediği gibi geçmeyen telefon konuşmasından sonra Enver’i aradığı için pişmandır. Bu sıkıntılarının içine düşen Yaşar Nur, Zeynep’in bebeğini tamamen unutmuştur, hatırlayıp bebeğe bakmaya gittiğinde onun ölü bedeniyle karşılaşır. Bebek yattığı yerde kusarak nefessizlikten ölmüştür. Panikleyip dehşete düşen Yaşar Nur, biraz düşündükten sonra Firuz’u çağırıp ondan yardım istemeye karar verir. Firuz ise Yaşar Nur tarafından çağrıldığı haberini alınca farklı beklentilerle odaya gider. Yaşar Nur’un konser öncesi onunla birlikte olmak istediğini düşünür ve bu daveti bir fantezi hâline dönüştürür. Çünkü Firuz’a göre “sanatçı kısmı”nın yaşam tarzı böyledir.

O artık böyle olaylarla sıkça karşılaştığı bir kültür içerisindedir, kendi geleneklerine uygun değildir ancak ekonomik geçim dertleri gereği bulunmak zorunda kaldığı mekânın “yozlaşmış kültürel nimetlerinden” de yararlanmaya isteklidir. Odada Yaşar Nur’un bitkin, çaresiz hâliyle karşılaşır. Firuz, Yaşar Nur’un onu odaya çağırma amacının onunla birlikte olmak istemesi olduğundan hâlâ emindir ve harekete geçer. Firuz’un üstüne saldırdığını gören Yaşar Nur ona direnir ancak Firuz’un tecavüzüne uğrar. Ardından Firuz’a banyoda duran ölü bebeği göstererek onu aslında odaya neden çağırdığını söyler. Bu ana kadar kuramadıkları iletişim, lavabonun içinde duran ölü bir bebeğin varlığıyla sağlanmıştır. Bütün bu olanlar sırasında çıkan seslere, bağrışmalara Yaşar Nur’un yan odasındaki Fransız iş adamı hayranı Gerrard Ames kulak misafiri olur ancak hiçbir şey yapamaz. Yan odadan Türkçe gelen bağrışmaların içeriğini anlamasa da hiç hoş olmayan bir durumla karşı karşıya kalındığının farkındadır. Aniden bebeğin ölümüyle birlikte gerçekleşen sinir bozucu durum, üç farklı kültürün birer parçası olan kişiler arasında ironik bir iletişim bağı kurmuştur.

Dünyaca ünlü bir şarkıcının Londra’daki beş yıldızlı otel odasının lavabosunda, Noel haftasında, nereden geldiği belli olmayan cansız bir bebeğin varlığı, Firuz için her an her şeyin olabileceğini tokat gibi yüzüne vuran, mekân-zaman ilişkisinin mantıksallığından uzak, başlı başına postmodern bir durumdur. Firuz gördüklerinden dolayı dehşete kapılır ve içini büyük bir korku kaplar. Artık hem bir tecavüzcüdür, hem de bu bebek ölümünün kendi üstüne kalma tehlikesi vardır. Oysa İngiliz vatandaşlığı için çalışma süresi hakkını tamamlamasına yalnızca birkaç ay kalmıştır. Böyle bir olaydan dolayı şimdiye kadar olan çabası boşa gidecek, başı yanacaktır.

Tüm bu kaygılardan dolayı Yaşar Nur’a bir yandan yalvarır, bir yandan tehditler savurur. Bir dengesizlik hâli içine girmiştir. Çalıştığı otelin odasında tam anlamıyla sıkışmıştır ve ne yapacağını bilememektedir. Yaşar Nur, Firuz’u odadan kovar ve kendi çaresizliği içinde yere kapanarak hareketsiz bir biçimde ağlamaya başlar. Biraz sonra katıldıkları yemekten geri dönerek Yaşar Nur’u odada o hâlde bulan Zeynep ve kocası çok geçmeden banyodaki bebeklerini fark ederler. Zeynep ağlarken kocası balkondan atlar. Aşağıdan gelen çığlıklarla film, açılış sahnesindeki zamana erişmiştir. O sırada tesadüfen o sokaktan geçen İngiliz çiftin yukarıdan kafasına düşen adam, Zeynep’in bebeğini henüz kaybetmiş kocasıdır. Film, doğrusal zaman akışını ters yüz ederek gösterdiği ilk sahneye geri dönerek sona ermiştir.
İyi Seneler Londra, Yaşar Nur, otel odası, Firuz, Zeynep, Zeynep’in İngiliz kocası / lavabo, bebek, Noel gibi kişileri, mekânları ve zamanı, dramatik çatışmayı oluşturmak için rastlantısal biçimde bir araya getirmesi yönüyle yapıbozumcudur. Bu bağlam, filmin postmodern bir anlatısı olduğunu göstermektedir. Bir bütün olarak bakıldığında ise filmde anlatılan. geç kapitalizmin küreselleştirdiği kültürel etkileşimi Londra-İstanbul-Bolvadin-Paris mekânları üzerinden işlerken bu etkileşim temelli yaratılan dramatik çatışmanın bir otel odasında sıkıştırdığı karakterlerin yaşamıdır.