Nasıl ki su sonsuza kadar su, bir tay da sonsuza kadar tay olarak kalmak isterse ateş de fıtratındaki yakım ve yıkım enerjisiyle direnir sonsuza kadar; çünkü her şey kendi varlığında direnir. Kitleler de öznenin son özerk alanlarını işgal edene kadar kendi varlığında direniyor. Anlamın kaygan sathına tutunmaya çalışan, dikotomilerin dışarda bıraktığı özne, uzun zamandır bir savunma pozisyonundadır. Eğitilmiş cahilliğin iktidar olduğu, onu politik kimliğinden sıyırıp kitlesel tüketime elverişli zararsız bir ikon haline çevirmeye dönük günümüz çabalarına karşı özne bir savunma pozisyonundadır.

Antropolojik ve sosyolojik açıdan insanın tarihî serüveni doğayla ve “öteki”yle bir gerilim ilişkisidir. Bu tarih, tutunmak üzere zapt etmeyi, yenmeyi, öldürmeyi öngören bir eylemselliği olumlar. Modernite ve özellikle meta ahlakına dayalı kapitalist üst akıl, bu dengeyi kendiliğinden bir istikrarsızlıkla döllerken kitle psikolojisini kullanır. Bu sürecin çalışması, bir yandan ve başta devlet olmak üzere kurumsal yapılara sindirilmiştir, öte yandan tek tek kişilere hitap etmeyen bir toplumsal aklın inşasına emanet edilmiştir. Ulus devletin özel referans sistemi, eril tahakkümle birlikte indirger, saklar, sansürler, saptırır ve tüketici arzular ima eder. Kalabalıklarla hareket etmek, dasein’dan ulus özneye bir yol alıştır.

Kitlelerin sözüm ona bir maneviyat uğruna estetize edip ruhlara senelerdir enjekte ettikleri eski mitleri sorgulamanın zamanı geldi ve çoktan geçti. Toplumsalın soyut bedeninde çalışan mühendis aklı, görev bilinciyle hareket eden kalabalık, toplumsal misyonun ideolojik çığırtkanlığı içinde sırtını kahramanlık anlatılarıyla süslenmiş mitik bir evrene dayıyor.
Kitle olgusunun gerisindeki ekonomik, stratejik, politik, ideolojik, mitolojik ve benzeri nedenler kendi kavramsal bütünlükleri içinde bir düzene, bir gayeye tabidirler. Kitleler olası keskin karar anları için sistematik olarak işte bu metafizikle hazır hâle getiriliyorlar. Mitolojilere, masallara, tarih yorumuna, siyaset eyleme biçimine, insan ilişkilerine, spora, aileye dahil bütün kurumsal yapılara giydirilen ideolojik kabuk hep aynı ayrıştırıcı nefret dili içinden örgütleniyor.

Çatışmaların fiilen yaşanmadığı zamanlarda toplumsal dokularda biriktirilen bu nefret dili; siyasetten felsefeye, dinlere, düşlerden yalanlara dolanan kötücül bir söylem olarak cephe gerisine senelerdir yığınak yapmaktadır. Aslında orada kalabalığın yaralı bilinci avunuyor. Çünkü geçmiş ve gelecek, orası ve burası, baktığım dünya ve ben, ölüm ve doğum, ata ve torun, masal ve matematik, kaos ve kozmos, boşluk ve mekân ve zaman arasındaki dinmez devinim kitlede kesintiye uğratılmıştır. Kitlelerin sırtını dayadığı bu metafizik kırılmadan kalıcı bir toplumsal barışı inşa etmek mümkün olmayacaktır. Hâkim kodları kolektivist kültürün yeniden üretimi süreçlerine eklemlenen kitle, öznenin anlam alanlarına saldıran, onları tahrip edip verili kodlarıyla erki yeniden üreten bir entitedir.

Kamunun kuşatıcı anlamının dar kalıpları içine sıkışmış özne parçalı bütünü sıfır noktasının hiçliğinde bulmayı öğretir. Aslında bütün ideolojiler bir iktidar kabuğu oluşturur ve oradan konuşurlar. Kamusal olana ait dilsel kurgularla davranış kodları somut anlamlar edinir, ideolojik tahayyülü besleyen girdiler gündelik pratikte somut karşılıklar bulurlar. Aydınlıktan yana güçlerin zaferini kötücül tanrıların tutuşturduğu yangında yakıp yok etmek isteyen kamusal akıl, öznenin yaratıcı akışkanlığını kesintiye uğratır.

Kitle hareket modelleri dünyanın düzleştiği, madde ve anlam düzenindeki her şeyin kendi rasyoneli içinde uyukladığı zamanlardır. Gücün görünmez iktidar ağıyla sarmalanmış kamusal ideoloji, gündelik ilişkilerin uyuşuk zeminini tahrik etmek üzere spordan aşka, cinsellikten finans sektörüne kadar geniş hayat alanlarını habis eril bir dil kullanılarak provoke etmektedir. Kitle içinde bilinçdışı yapılanmalar ve arketipik basınçlar ifadeye kavuşur. Orada kişisel travmalardan toplumsal olanına bir geçişkenlik söz konusudur. Gerici, ırkçı milliyetçiliğin inşa ettiği özne; etkin duruma geçmiş arketiplere dayalı bilinçdışının açığa çıkması açısından tipik bir örnektir.

Sümer ve Babil’de halk için kullanılan sözcüklerden biri de sinekti. Sineklerin tanrısı denen kişinin, halkın arasından yükselen ve muhtemelen halkı tanrı-krala karşı kışkırttığı için ülkeden kovulan özneydi. Sonradan din kitaplarına girecek bu kadim anlatının tarihî bir arketip olma olasılığı var. Kitle dili; öfkenin, duygunun, hırsın, tutkunun talan ettiği bir alandır; bütün toplumsal bilinçdışı yapılanmaların dile ve davranışa fışkırdığı sınır deneyimler toplamıdır.

Kitle hezeyanlarında çıplaklığı ve simgeselden taşkınlığıyla kötülüğün kendisi konuşur; orada dil, orada ratio haddini bilerek susmayı seçer. Orada sözün hükmü harekete, eyleme devredilmiştir. Kitle eylemleri kendi rasyonellerini tüketinceye kadar söz ve anlam kesintiye uğratılır. Çatışma, bir yeni denge anına kadar ortalıkta cinnetli bir enerjiyle dolanır. Özne derin ve soğurgan bir yarıkta öylece boşluğa bakar; orada “ben”in özerk alanlarına, varoluş bilincine, insana ve söze dair her şey iflas etmiştir. Gramerine yabancı bir dünyada sürüklenen “ben”, ötekine dokunabileceği bütün imkânlara gönüllü olarak kapalıdır. Levinasçı anlamda ötekinin yüzüne bakmayı kısıtlayıp tehlikeli sayan kaba milliyetçi ulus özne’nin aksine, ötekinin yüzüne bakabilmenin aslında bir kendilik arayışına denk geldiğini kavramış, kalabalıktan özerk bir birey öznenin inşası; iç seslerin kısıldığı süreçlerde mümkün görünmüyor.

Hümanist özne, meydanlardan çarşılara, sulara, hayvanlara, kadınlara, yara bere içindeki çocukluğa, lanetlilere ve cinnetlilere yüzünü dönen, evrenin ilk hâline tutunmaya çalışan öznedir. Bu özne en eski zamanlardan tek tanrılı dinlere kadar insanlığın bütün inanç haritasını katederek yol alır. Kabil’den Lazarus’a, Musa’nın asasından Nasıralı’ya kadar kolektif hafızaya çökelen bütün metafizik imkânlara sırtını dayayan bu öznenin bir insanlık dini inşa etmek gibi bir amacı vardır. Bu öznenin ertelenen ya da kastre edilerek hayatın dışına sürülen bütün insani potansiyeli geri çağırmak gibi bir amacı var; Baudrillard’ın deyişiyle anlamın boş bıraktığı yerlere dolmak gibi bir niyeti var. Uğruna güzellemeler yapıp atıflarda bulunduğumuz hümanist özne; nasıl oluyor da savaş söz konusu olunca rahatlıkla öldürebilen, esir alan bir varlığa dönüşüyor? Hümanizmin evreninden şiddetin ve kanın evrenine bu sert geçişkenliği sağlayan nedir? Kalabalıkları sosyal cinnete hazırlayan düşünsel/moral zemin nasıl kuruluyor?

Kadim zamanlardan bu yana dinmeyen bir utanç hâlinde insanlığın serüvenine eşlik eden kanlı kapışmalarla yaşamı horlayan kahramanlık gösterilerinin kısacası şiddet ve kıyımın döllendiği rahim, biriktiği bataklık kalabalıkların dünyasıdır. Mistisizm ile metafiziğin hoyrat karışımından oluşan umuda hürmet gibi küçük burjuva sofuluğuyla ve sol romantizmle hümanist özneyi bu çatışma alanlarının dışında tutmak mümkün mü? Bergson’un elan vital gibi metafizik bir ilkeyle hümanist özneyi kitlenin etki alanlarının dışına taşımak olası mı?
Kötülük problemini yeniden ve bütün tarihi tarayarak çağdaş kültürel bir paradigma içinden derinliğine düşünmeyen, kültür ve medeniyetin doğrudan kendisiyle dipsiz bir hesaplaşmaya girmeyen bir yaklaşım; kıyım ve savaşları kadim kötülükler olarak mistisize eden eksik bir yaklaşımdır.

Şimdiyi geniş zamana ait bir an, geçmişi saklayan bir an olarak algılayan, mitik tarihsel olanı parçalayarak aşabilme olanağını koruyan bir uygarlık eleştirisi; öznelle toplumsalın kesiştiği noktada tarihin kendini “ben”de düşünmesini olanaklı kılacaktır.
Kıyımı, işkenceyi, ölümü ve savaşları seyirlik kılan, onlara stilize bir ritüel, seksüel bir röntgenleme olanağı veren örnekler yakın geçmişimizde çokça varlar. Buna Saddam Hüseyin’in, Kaddafi’nin, Çavuşesku ve eşinin dramatik infazları ve benzeri durumlar da örneklendirilebilir.

Platon diyaloğunda, “Gaddarlık yedi ölümcül günahtan biri değildir.” der. Ahlakın soy kütüğünde Nietzsche, kalabalıkların bozuk siciline bakarak eğlenceyle zulüm arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Suskuyu ve vicdanı kitleden koparan, “ben”in varlık alanını daraltan, başka hayatları görünmez kılan, öznenin kalabalığın içinde kendine tanıklık yapmasını engelleyip anıklık anını yok eden, “ben”in imkânlarının “öteki”nde içerildiği gerçeğini yadsıyan akıl kamucu bir “sürü” aklıdır; “biz” tarafından kesintiye uğramış “ben” yaratmayı amaçlayan kolektif bir akıldır.

Zira dikotomik ikiliklerin değil diyalektik bütünlüklerin peşinde boşu doluyla, siyahı beyazla, kötüyü iyiyle, acıyı sevinçle, endişeyi huzurla, yokluğu varlıkla anlamaya çırpınan dil, kalabalıkların devinim alanlarında inşa edilemez. Kitlelerin içinde bu olgular arasındaki diyalektik akışkanlık kesintiye uğramıştır. Kitleler kimliksizlik alanlarıdır; sonsuz çokluğun, her bir insanın bu büyük anlatıda birer istatistik ögesine dönüştüğü, tek tek her insanın hikâyesinin hiçbir önem arz etmediği, ötekinin yüzüne bakmayan kötücül bir yığındır kitle.
Hiroşima’ya bombayı bırakan savaş pilotunun bir düğmeye dokunarak ölümlerine neden olduğu seksen bine yakın insanın toplu hâlde karşına getirilmesi durumunda onları teker teker elleriyle öldürmeyi canilik sayan yaklaşımı ile aynı pilotun bir düğmeye basarak seksen bin insanı rahatlıkla öldürebilmesi arasındaki kaçış hattının kapatılması şimdiye kadar mümkün olmamıştır.

Bu kaçış hattını kapatacak olan şey toplumsal bilinçaltının utanmazca gizlediği bakışı görünür kılan, çığlığı duyuran, kalabalığın içinde tahrif edilmiş, silinmiş ya da gölgelenmiş yüzleri tek tek çekip alacak olan köktenci medeniyet sorgulamasıdır.
Ancak adaleti ve vicdanı insana gzeri verecek bir dil kurarak, yanılmanın ve yenilmenin güzelliğine vararak, dünyaya dişil bir şefkatle dokunarak düzenekleri bozulmuş aklı ve ruhu onarmak mümkün görünüyor.