Sahip olduğumuz dini referanslar açısından eğitime yaklaşmanın bir çözüm getireceğini düşünmek bence mümkün değildir. Bunun birinci sebebi, çağımızın sorunlarının neler olduğunu tanımlamadan onu herhangi bir yöntemle çözmeye çalışmak söz konusu olamaz. Çağın sorunlarının teşhis ve tespiti için nesnel bir bakış açısına, günümüz insanının beklentilerinin neler olduğunu iyi bilmeye, çağın entelektüel birikimini kavrayabilmeye öncelikle gerek vardır. Bu tür taleplerin yerine getirilmesi veya sebep olduğu sorunların öncelikle kavranılması ve sonra da çözümü için din, tek başına yeterli verileri sağlayamaz.

Herhangi bir yöntemi gözü kapalı kullanarak insani veya toplumu ilgilendiren bir sorunun çözülebileceğini düşünmek, her şeyden önce insanın veya toplumun değişmeyen bir yapıda olduğunun kabul edilmesini gerektirir. Elbette insanın binlerce yıldır değişmeyen bir “beşer” yanı vardır. Fakat öte yandan insan, her toplumun tarihine, kültürüne, ekonomik ve sosyal özelliklerine bağlı olarak değişen birtakım özelliklere daha sahiptir. Günümüz toplumlarında eğitimli insanların sayısı geçmiş dönemlere göre artmıştır. Günümüz insanı ekonomik ve teknolojik gelişime bağlı olarak eskisinden çok farklı bir yaşam biçimine sahiptir. Refah seviyesinin artması başta olmak üzere çeşitli etkenler farklı beklentileri ve reaksiyonları olan bir insan profili ortaya koymuştur. Bu durum, günümüz insanın tanımında, onun anlaşılmasında, isteklerini gerçekleştirmesinde, ortaya çıkan sorunlarının çözümünde, eskiden kullanılan bir yöntemin artık geçerli olamayacağının basit birer göstergesidir. Diğer bir ifadeyle günümüzde gelinen nokta, çağımız sorunlarının çözümünde dini referanslardan hareket etmenin neden mümkün olamayacağının da basit bir gerekçesidir.

Elbette semavi dinlerin evrensel kurallar üzerine inşa edildiğini gözden uzak tutmamak gerekir. Fakat bu durum, insanın tarih içinde ve farklı kültürlerde farklı beklentiler içinde olmasına, farklı davranış biçimlerine sahip olmasına, farklı hedefler peşinde koşmasına engel değildir. Dolayısıyla insanı ve toplumu anlamak için, onların değişmeyen özelliklerinin yanı sıra değişen özelliklere de sahip olabileceğini ayrıca dikkate almak kaçınılmazdır. Bu açıdan baktığımızda insanı, geçmiş yılların, hatta asırların özellikleri ve koşulları açısından tanımlayamayız; tanımlamamamız gerekir. Aksi taktirde insanlar kaçınılmaz olarak yeni arayışlara girerler. Bu durum, bir kültürün yozlaşmasından öte bir sonuç vermeyecektir. Günümüz insanını, özellikle günümüzün ekonomik, sosyal ve teknolojik olanaklarını dikkate alınmadan kavramak mümkün değildir. Bu değişimi dikkate almak, dini referansları kullanarak insan hakkında yapılacak yorumlarla çelişmeyeceği gibi, her ikisi de birbirini tamamlamak durumundadırlar.

Bir toplumun sahip olduğu din, o toplumun kültürünün çok önemli bir parçasıdır ve bu özellik bir kenara bırakılarak o toplumun ve insanının anlaşılması söz konusu değildir. Çağı yakalamak ve çağın sorunlarını anlamak isteyen bir toplum elbette öncelikle kendi kültürünü tanımak zorundadır. Ancak sorunları da sadece o toplumun geleneksel kültürü açısından ele almak ve sorunlara bu açıdan cevap aramak da bir çözüm getiremez. Farklı kültürleri farklı inanç sistemlerini etkileyen global sorunların neler olduğu tanımlamadan, basit referans noktalarından hareket etmekle acaba hangi sorun çözülebilir?

Sorunların çözümü konusunda yeni fikirlere ihtiyaç vardır. Tabiri caizse “bu konuda camların kırılması” gerekmektedir. İçinde yaşadığımız çağın kendine özgü sorunları olduğu konusunda hemfikir olmak durumundayız. Sonraki adımda, önce bu sorunların tanımı üzerinde sonra çözümü üzerinde bir tartışma yapabiliriz. İslam dünyasını değerlendirirken bilimsel yayın, teknoloji kullanımı ve üretimi, askeri ve ekonomik güç gibi çok somut ve nesnel verileri bir çıkış noktası olarak alabiliriz. Bu veriler, içinde yer aldığımız kültür çevresinin iç açıcı bir durumda olmadığını söylemektedir. Gerçi zaman zaman bu gibi veriler bir kenara bırakılıp Batı dünyasının bir “kültürel bunalım” yaşadığı ileri sürülmektedir. Böyle bir tespit doğru da olabilir. Hatta Batı dünyası askeri, ekonomik, bilimsel, teknolojik ve bilimsel üstünlüğünü kısa bir zaman sonra başka bir coğrafyaya terk etmek durumunda da kalabilir. Fakat bizi öncelikle ilgilendiren hedeflerimizin neler olabileceği konusu, nesnel veriler açısından, tartışmaya açık değildir. Çünkü bir kültür çevresi varlığını sürdürebilmek, geleceğe sağlıklı bir şekilde yürüyebilmek için, yukarıda işaret edilen nesnel verileri geliştirecek atılımları yapmak zorundadır.

Bu noktada, Türk toplumu olarak, İslam Dünyasının sahip olduğu birçok sorundan kendimizi özenle ayırmamız gerekir. Temel nedenler olarak da tarihi ve coğrafi etkenler öncelikli olarak dikkate alınabilir. Nitekim özellikle Türk toplumu, Batı dünyasıyla uzun bir çatışma dönemi yaşamıştır. Bu dönemin, her iki toplumun hafızasında ve bilinçaltında birtakım tortular oluşturmadığı söylenemez. Türklerin kendine özgü tarihleri ve Müslüman bir ülke olması, Batı dünyasıyla olan ilişkimizin kendine özgü bir nitelik kazanmasına sebep olmuştur. Kaldı ki bugünün İslam toplumları bizim çoktan geride bıraktığımız birçok toplumsal sorunla boğuşmaktadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve tarihi koşullar, bu sempozyumun konusunu oluşturan çağın sorunları’na sabit referans noktaları açısından değil de kendimize özgü bir açıdan bakılmasının ayrı gerekçeleridir.

Bu durumda önce çağın sorunları ile bize özgü sorunlar arasındaki ilişki üzerinde duralım. Diğer bir ifadeyle “çağın sorunları” ile “sahip olduğumuz sorunlar” arasında nasıl bir bağ olabileceğini sorgulayalım. Bu noktada, “çağın sorunları bugünkü sorunlarımızın bir sebebi olabilir mi?” şeklinde bir soru sorabiliriz. Sahip olduğumuz sorunlar çağın sorunlarını etkileyemeyeceğine göre, ortada üzerinde durulması gereken tek yönlü bir ilişki söz konusudur. Dolayısıyla sorunumuz, çağın sorunlarının bizim sorunlarımızı ne derece etkilemiş olabileceğidir. Bu bakış açısı, ele alınması gereken sorunu da ister istemez daraltacaktır. Çünkü, çağımızın tüm sorunlarının neler olduğunu sorgulamak bile tek başına bir sorundur.

Şahsi kanaatim, çağımızın sorunları içinde bizi öncelikle ilgilendiren nokta, teknolojik başarılar ve onların sonuçlarıdır. Teknoloji aslında onu üreten ve kullanan toplumlar için de başlı başına bir sorundur. Çünkü teknoloji günümüzde insanın daha iyi koşullarda yaşamasına olanak verse de, çevre kirliliğinden, alışılagelen toplumsal değerlerin değişimine kadar birçok alanda olumsuz denilebilecek sonuçlara sebep olmaktadır. Şüphesiz bu olumsuzlukların hepsi bizi ilgilendirmemektedir. Fakat bizi ilgilendiren nokta, öncelikle bir takım bilimsel ve teknolojik gelişimlere ayak uyduramamış olmamızdır. Bu durumu, teknoloji üreten değil, kullanan bir toplum olmanın bir sonucu olarak da yorumlayabiliriz.

Teknoloji denilince bilgisayardan uzay araştırmalarına, sağlıktan günlük yaşama, üretimden ulaşıma kadar uzanan çeşitli alanlarda kullanılan araçları düşünüyorum. Bu araçların ortaya konulmasında ve kullanılmasında, bilimsel çalışmaların ve enerjinin yerini de yine teknoloji ile ilgili sorunların başlığı altında düşünüyorum. Burada sözünü ettiğim “teknoloji” kavramını bir simge olarak düşünebiliriz; yani bu kavramla derin felsefi sonuçları olan bir nitelemeyi veya çağımızın temel realitesini ifade etmeyi düşünmüyorum. Amacım sadece bir anlatım kolaylığı elde etmektir.

Teknoloji, günümüzde vazgeçilmeyecek özellikte bir talep yaratmış durumdadır. Günlük yaşamda, sağlık konusunda, iletişimde, ulaşımda ve bilimsel araştırmalarda sahip olduğu yeri tartışmak söz konusu değildir. Ama öte yandan teknoloji hemen her alanda şiddetin de kaynağı durumdadır. Bu şiddet alışılagelenin ötesinde ve dışında olup, teknolojinin uygulanmasında ve teknolojinin kullanımında ve teknolojinin taleplerini yerine getirmede karşımıza çıkmaktadır. Teknoloji gittikçe artan oranda enerji tüketimi talep etmektedir. Bu talep, doğanın daha çok tahribini ve her devletin kendi çapında diğer devletlerin kaynaklarına tasallutta bulunmasını gerektirmektedir. Teknoloji, bilimsel çalışmaların gittikçe artmasını, eğitilmiş insan sayısınını çok olduğu toplumlar ile diğer toplumlar arasında bilgi, refah ve insanca yaşama koşulları arasında kapanması gittikçe güçleşen bir uçurumun ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Teknolojinin uygulama alanlarının artması, bireyleri daha çok talepkar kılmakta, bu durum sosyal ve siyasi sistemin daha acımasız hale gelmesine sebep olmaktadır.

İşte bütün bunları, teknolojinin günümüzde sebep olduğu şiddetin çeşitli boyutları ve görünümleri olarak nitelendirebiliriz. Yani teknoloji olumlu bir çok özelliğine karşılık aynı zamanda kendine özgü bir şiddet de doğurmaktadır. Burada bizi ilgilendiren husus, şiddete maruz kalan bir toplum konumunda olmamızdır. Gerçi günümüzde teknoloji, yukarıda da işaret edildiği gibi, her toplum için geçerli bir şiddet uygulaması içermektedir. Ama bazı toplumlar, teknolojiyi ileri düzeyde kullanan toplumların uyguladığı şiddette daha çok maruz kalmaktadırlar. Bu açıdan bakılırsa, çağımızın sorunun en geniş anlamda şiddet olduğu söylenebilir.

Elbette kadın/erkek ayrımını da özellikle içeren, sosyal/kültürel içerikli bir şiddeti de görmemezlikten gelemeyiz. Çalışanları, ekonomik durumu yeterince iyi olmayanları, güçsüzleri içeren bu tür şiddeti “sosyal içerikli şiddet”; örf ve adetlere bağlı şiddeti ise “kültürel içerikli şiddet” olarak nitelendirebiliriz. Bu durum, dikkatimizi teknolojinin getirdiği şiddete daha güçlü bir şekilde yöneltebilmemize olanak verebilir. Gerçi sosyal/kültürel içerikli şiddet, teknolojinin getirdiği şiddete nazaran yereldir. Fakat sosyal/kültürel içerikli şiddetle baş edemeyen bir toplum, küresel şiddeti daha çok hissedecektik. Bunun sonucunda bir toplum, kendi kültürünü gittikçe artan oranda bir baskı ve şiddet unsuru olarak kullanacaktır. Kültürün baskı ve şiddet unsuru olarak kullanılması, bireylerin geleneksel yöntemlerle yorumlanması, küresel şiddetin daha çok hissedilmesine sebep olacaktır. Sonuçta bir toplumun kendi kültürü kısıtlayıcı, baskıcı ve cezalandırıcı bir konuma gelirse, o toplumun bireyleri kaçınılmaz olarak yabancı kültürlerinin etkisi altına girecektir; bu durum ister istemez o toplumda şiddeti kesinleştirir ve daha derine itecektir.

Bu noktada yukarıda işaret edilen sorunun başlangıcına da dönülmüş olmaktadır. Yani içinde yaşadığımız toplumda “sorunlara nasıl yaklaşmalıyız?”, “hangi yöntemle sorunları ele almalıyız?” gibi sorulara tekrar dönersek, elimizdeki “şiddet” kavramı bize yol gösterebilir. Farklı toplumların bireyleri ortak olarak iletişimden, sağlığa, ulaşımdan kişisel yaşantılarını düzenlemeye kadar çok farklı alanlarda günümüz teknolojisini talep etmektedir. Bu talep, her türlü dini, tarihi, coğrafi, ekonomik, sosyal farklara rağmen tüm toplumlarda aynıdır. Bu aynılık, yukarıda da işaret edildiği gibi, sorunların küresel boyutunu oluşturmaktadır. Diğer bir ifadeyle günümüz insanının sorunları, aralarındaki tüm farklara rağmen, belli bir yönüyle küresel bir boyuttadır. Bu sorunların çözümünde ne tarihi ne dini ne de yerel referansları kullanmak mümkündür. İnsanı tek tip olarak, tek boyutlu ve tek bir özellik açısından gören toplumlarda bu tür referanslar aslında global şiddeti çözümsüzlüğe itmektedir; çünkü bireylerin ve toplumun enerjisi boşa harcanmakta, asıl sorunlardan uzaklaşılmaktadır. Tarih boyunca her toplumda kültürel zayıflık, cinselliğin ön plana çıkmasına, cinselliğin bir referans olarak kabul edilmesine, sorunların cinsellik üzerinden görülmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla tarihin her döneminde ve her toplumda ortaya çıkabilecek sorunların kendi toplumumuza has olmayabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.

Teknoloji, yeni beklentileri olan, yeni davranışlar benimsemiş bir insan tipi tanımlamıştır. Bireyin toplumla olan diyaloğu artık eskisinden çok farklıdır. Eğer bir toplum küresel dayatmalara kendi kültürel değerleri açısında çözüm üretemezse, içinde yaşadığı kendi kültürüyle çatışması kaçınılmaz olacaktır. Sorunu doğru olarak teşhis edemeyen yerel kültür, baskı ve kısıtlama yoluyla kendini korumaya çalışacaktır. Sonuç, yerel kültürün çözülmesidir. Baskı, kısıtlama ve tehdidin olduğu yerde bireyler yalana, riyaya ve tembelliğe yönelecek, hiçbir kimseye güvenmemeye başlayacaktır. Böyle bir ortam, kültürel yozlaşmadır. Bu durumu, yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde, kültürel terör olarak da nitelendirebiliriz. Bu terörün çıkış noktasında, teknolojinin sağladığı olanaklar sonunda ortaya çıkan talepler bulunmaktadır.

Batı dünyası sanayi devriminden sonra hızla enerji ve hammadde ihtiyacı içine girdi. Kendi içinde ortaya çıkan hukuki, siyasi, ekonomik sorunları çözdükten sonra da güçlü devletler ortaya çıktı. Bu devletler, ihtiyaçları olan hammadde ve enerjiyi tam bir sömürü düzeni içinde elde etme yoluna gitti. Gelişen teknoloji, üretime, askeri üstünlüğe, tüketime ve refah topluma olmaya olanak tanımış, diğer bir ifadeyle teknolojik şiddeti uygulayan devletlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Süreç, vahşi kapitalizmden devlet kapitalizmine ve daha sonra globalleşmeye kadar giden bir yol izlemiş ve bu yol içinde şiddet ve özellikle devlet şiddeti de giderek artmıştır. Bu şiddet kendisini askeri çatışma yoluyla ortaya koymaktan çekinmemekte ve koymaya da devam etmektedir. Ne var ki savaş sadece askeri alanda karşımıza çıkmamaktadır. Askeri savaş, kültürel, siyasi, ekonomik türden savaşlarla bütünleşmekte ve çağımıza özgü bir şiddetin doğmasına sebep olmaktadır. Günümüzde teknolojik gelişmeyi sürdürebilmek, teknolojinin olanlarından yararlanarak yaşamak, onları askeri alanda, sağlık alanında, eğitimde, günlük yaşamda kullanmak, her toplumun hedefidir. Bu durum da sonuçta yukarıda işaret etmiş olduğum, teknolojik terörü doğurmaktadır. Günümüzde her birey, bu terörün hem bir parçası hem de hedefi durumundadır. Görünen o ki ülkemiz, kısmen yukarıda işaret edilen nedenlerden dolayı, bu tür şiddete diğer İslam ülkelerine göre daha çok maruz kalmaktadır.

Bugün Batı toplumlarında birey, gittikçe artan bir refaha düzeyine ulaşmış ve kendisine bunu sağlayan teknolojik olanaklara sahip oldukça da daha özgür bir hale gelmiştir. Çünkü bu olanaklar bireyin bağımsız yaşayabilmesini sağlamaktadır. Bu durum özellikle birey/devlet ilişkisini de değiştirmiştir. Çünkü artık “devlet için birey” ilkesinden değil “birey için devlet” ilkesinden hareket etmek söz konusudur. Bu durum, bir bakıma devletin kendi bireyleri üzerine uyguladığı geleneksel şiddetin ortadan kalkması olarak da yorumlanabilir. Fakat bu değişimin, güçlü devletlerin diğer ülkeler üzerine şiddet uygulamasında da bir değişikliğe sebep olduğu anlamına sanırım gelmemektedir. Nitekim günümüzde uluslararası boyutta siyasi şiddetle, ekonomik şiddetle daha yoğun bir şekilde karşı karşıyayız ve savaşın getirdiği şiddetle, eşitsizliğin getirdiği şiddeti bütün yoğunluğuyla yaşıyoruz.

Teknolojinin, bütün bu şiddetlerin temelinde yattığına inanıyorum. İşin kötü tarafı, teknoloji kendisini yasallaştırmış durumdadır. Sadece devletlerin diğer ülkelere uyguladığı şiddetin değil, çevrenin geri dönülmez bir şekilde tahribi bile yeteri kadar tepki çekmemektedir. Çünkü teknoloji, kendine özgü yeni sosyal normların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Sonuçta teknoloji, son derece karmaşık sosyal ilişkiler ağı içinde dünya düzenini belirlemiştir. Bu yeni düzen, teknolojiyi bütün olumsuz sonuçlarıyla legalize etmiş, onu masum kılmış, hatta sevimli görülmesine sebep olmuş, bireylerin ve kamuoyunun dikkatinin sahte sorunlara çekilmesine sebep olmuştur. Teknolojik şiddetin baskısı altında olan geleneksel kültürün bu sorunlarla baş etmesi bir kenera, kendini koruması bile bence mümkün değildir. Artık yepyeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Bu insan, yeni bir kültür içinde yaşamaktadır; ve kendine yeni bir kültür oluşturmaktadır.

Günümüzde toplumlar teknolojiyi çok farklı alanlarda kullanmaktadırlar. Bu kullanımın bir özelliği de sosyal ve idari yapının bu olanaklar çerçevesinde organize olmasıdır. Hizmet, denetleme ve koruma görevleri, devletin teknolojik olanakları kullanarak ortaya koyduğu yeni yüzüdür. Teknolojik olanakları kullanan ve ona göre organize olan toplumlarda ekonomik ve siyasi yapıda da çeşitli değişimler ortaya çıkmaktadır. Günümüz insanı kendisini yeniden tanımlamakta, kendisine bu çerçevede yeni talepler ve hedefler belirlemektedir. Bu insan, iyisiyle/kötüsüyle, doğrusuyla/yanlışıyla günümüz insanını temsil etmektedir.

Bu sempozyumun ana teması olan “çağımız sorunları” denilince, öncelikle sanırım teknolojinin yol açtığı sorunları ve özellikle kendi toplumumuz üzerindeki yapıcı olduğu kadar yıkıcı etkilerini, çok yönlü olarak dikkate almak yerinde olacaktır. Teknolojinin yol açtığı sorunları, biraz da kötümser bir bakışla, ” teknolojik şiddet” başlığı altında toplamaya çalıştım. Amacım teknoloji düşmanlığı yapmak değildir; öncelikli olarak kendi toplumumuzda bu şiddetin görünmeyen yüzünü ortaya koymak ve bu şiddetin sonuçlarını tartışmaktır. Özellikle vurgulamaya çalıştığım husus, sahip olduğumuz kültürün kendisini yenilememesi halinde, teknolojinin yıkıcı sonuçlarıyla baş etmesinin mümkün olamayacağıdır. Teknolojik şiddetin bir sonucu, teknolojiye sahip olan ülkelerin, kendi yaşam biçimine ayak uydurmayacak olan toplumlarda sebep olacağı kültürel yozlaşmadır.

Günümüz teknolojisini, en azından sunduğu olanaklar açısından, yok farzetmek mümkün değildir. Hiçbir birey ve yönetim bu olanaklara sırtını dönemez. İletişim, ulaşım ve eğlence sektörü, bireylerin din, dil, ırk ayrımı yapmadan tercihlerini belirlemektedir. Askeri alan, sağlık ve hizmet sektörü, idari yapının kendini yenileyerek ulaşmak zorunda olduğu yeni olanaklar teknolojiye olan bağımlılığı artırmanın da ötesinde zorunlu hale getirmektedir. Teknolojiye sahip toplumlar, ekonomik olarak güçlü toplumlardır; devlet olarak da güçlü ve önder toplumlardır. Medeniyete yön veren, gündemi belirleyen, yine onlardır. Bu durumun bugünü ve geleceği tartışılabilir, insanlık açısından getireceği ve götüreceği değerler üzerinde durulabilir, fakat teknolojinin bugünkü çok yönlü ve çok katmanlı gücünü görmemezlikten gelmek büyük bir hata olacaktır.

Bu noktada, teknolojinin önemini tartışmadığımı vurgulamak istiyorum; amacım onun sonuçlarını iyi belirlemektir. Kendi toplumumuz ile ilgisini ise, öznel yorumlara sapmadan ele almak zorundayız. Sorunlar gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmadıkça, tedbir almak da imkansız hale gelecektir. Kendi toplumumuzu özellikle ilgilendiren bazı sorunları, teknoloji odaklı ele almanın ve teknolojik şiddet karşısında ne yapmamız gerektiğini öncelikle düşünmemizin bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Teknolojik şiddetin en yaygın ve önemli unsurlarından birisi, özendirmedir. İletişim ve eğlence sektörü, bu özendirmenin en güçlü silahlarıdır. Sonuç, üretmeyi düşünmeyen ve istese de onu gerçekleştiremeyen bir toplumun ortaya çıkmasıdır. Böyle bir toplum, tüketim toplumu bile değildir. Çünkü tüketim toplumu, teknolojiyi planlı ve rasyonel olarak kullanabilen bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla tüketim toplumunu israf toplumundan ayırmak gerekir. İsraf toplumuna dönüştürülmeyi teknolojik şiddetin bir parçası olarak yorumlamak sanırım yerinde olacaktır.

Nelerin yapılması gerektiğini ele alabiliriz. Kanaatimce, öncelikli olarak, teknoloji üreten bir toplum olmak yolunda gereken önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunun ekonomik, siyasi, idari ve benzeri güçlüklerinin olduğunu biliyorum. Benim bu vesileyle üzerinde durmak istediğim kavram, bireyleşmedir. Bireyleşme, konunun kültürel boyutunu öncelikli olarak ifade etmektedir. Sosyal bilimci olarak üzerinde konuşabileceğimiz alan da ister istemez burası olacaktır. İnsan inanan bir varlık; o aynı zamanda akıl sahibi bir varlık, ama davranışlarında inançları hep belirleyici ve öncelikli olmuştur. Bu inançları en geniş anlamda dini, kültürel, toplumsal değerleri-inançları içermiştir. Fakat insan aynı zamanda bir akıl varlığıdır. Bir özelliği daha var, inançlarını akılla kavramaya çalışıyor. Eğer bunu yapamazsa, yani inançlarını aklıyla kavrayacak donanıma, bilgiye ulaşamaz ise, akıl tutulması yaşıyor. Bu duruma düşmemek için yapılması gereken şey, inançların akılla kavrayabilecek bir donanıma sahip olmaktır. Bu donanımın vazgeçilmez koşulu, felsefe eğitimidir.

Batı dünyasına baktığımızda, Aydınlanma ve Yeniçağ ile birlikte çok köklü bir değişimin gerçekleştirdiğini görüyoruz. Bu dönüşümün temel özelliği, Aristotelesci dünya görüşünden, Newtoncu dünya görüşüne geçiştir. Aristotelesci dünya görüşünün özelliği, organik yapıya sahip bir dünya tasavvuru, Newtoncu görüşün ise mekanist bir anlayış üzerine kurulmuş olmasıdır. Kısaca söylemek gerekirse, ilki “niçin?” sorusuna, ikincisi ise “nasıl?” sorusuna cevap aranmıştır . Bu soruların diğer bir özelliği teleolojik bir cevap, rasyonalist bir cevap içermesidir. Genel olarak Aydınlanma, özel olarak da Kant felsefesine baktığımızda, aklın öne çıkarıldığını, akıl yoluyla her şeyin anlaşılmaya çalışıldığını görürüz. Batı dünyasının dönüşümünün ve teknolojik başarılarının başlangıç noktasına bu özelliği koyabiliriz. Şüphesiz her değişimi ve gelişmeyi bu kavram ile açıklamak söz konusu değildir. Ama tarafsız bir bakışla, akılcılığın, tarihsel olarak bir başlangıç noktası olduğunu söyleyebiliriz.

Her şeyin akıl yoluyla kavranılması, Yeniçağ felsefesine baktığımız zaman, teolojinin de akıl yoluyla anlaşılmasını ve sonraki adımda yeni bir teolojinin kurgulanmasını içermektedir. Batı dünyası, Ortaçağ teolojisini bir kenara atmış, Newtoncu dünya görüşünü kendi teolojisini yeniden kurmak için kullanmıştır. Bütün Yeniçağ filozoflarında kendi teolojilerini akıl yoluyla tekrar kurmaya çalıştığı görülebilir. Daha genel bir açıdan bakarsak, bu dönemde akıl yoluyla, toplumun, hukukun, bireyin yeniden kurgulanmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Temelinde akılcılığın bulunduğu bu anlayış, Batı toplumlarını teknolojiyi üreten bir noktaya getirmiştir.

Evrenin akıl yoluyla tasarlanması ve yeniden kurgulanması, Batı dünyasında bizi özellikle ilgilendiren bir olguyu da biçimlemiştir. Bu olgu, bireyin, bireyleşmenin ortaya çıkmasıdır. Artık birey, aidiyetçi yönüyle değil, sahip olduğu yeteneklerle, başarıları ve çalışmasıyla toplum içerisinde değer kazanmış, yeni bir olgu olarak varlık kazanmıştır. Bireyin aklı, çalışması, yetenekleri ve başarılarıyla toplum içinde varlık kazanmasının arkasında yatan en önemli unsurun, hukuku sistemi olduğu ileri sürülebilir. Aidiyetin temel ve belirleyici olduğu bir toplumda birey, mensubiyeti aracılığıyla “başarı” kazanacaktır. Halbuki hukuk, bireyin haklarını garanti altına almakla bireyin başarılarını da teminat altına almış olmaktadır. Birey, bir yere ait olduğu için değil, yetenekleri ve çalışmasıyla toplum içinde bir varlık kazanmak durumundadır. Bunun garantisi, yasalardır, hukuktur. Bu durumun, aklın üstünlüğünü gerektireceği ve toplumun bu çerçevede organize olacağı açıktır.

Bu açıdan bakıldığında bireyleşme, her bireyin hukukun koruması altında, kendi yetenekleri aracılığıyla varlık kazanması anlamına gelmektedir. Bireyleşmenin bütün sonuçlarıyla sonuna kadar savunulabilir olduğu söylenemez. Çünkü bireyleşmenin bir ucunda bireysellik yatmaktadır. Bu noktaya geçildiğinde bireyin her şeyi kendi çıkarları doğrultusunda görmesi, bütün değerleri yok farzetmesi söz konusudur. Batı toplumlarının kendi kültürleri ve kendi teolojileri içinde böyle bir soruna, yani bireyleşmenin aşırı noktalara gitmesine çözüm bulabileceklerini sanmıyorum. Sahip oldukları kültürün buna olanak vermesi mümkün görünmemektedir. Ne var ki böyle bir sorunun bizi de pek fazla ilgilendirmediğini düşünüyorum. Çünkü sahip olduğumuz kültürün tarihi ve teolojik arka planı dikkate alınırsa, bireyselliğe izin verdiği söylenemez. Fakat ne yazık ki bu kültürün sadece bireyleşmeye değil, bireyselleşmeye de izin vermediği söylenebilir.

Teknolojinin çağımızda ortaya koyduğu sorunun çözümsüzlüğü, teknolojinin ve insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Daha çok ürün almak için tarlayı sulamak, gübrelemek zorundasınız. Ülkenin savunulması için güçlü bir orduya sahip olmak mecburiyeti vardır. Sağlam bir ekonomi ülkenin geleceği açısından kaçınılmaz bir koşuludur. Bunların dışında bireylerin günlük ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamak, daha iyi imkanlar sunmak da yine mutlaka karşılanması gereken isteklerdir. Bütün bu ve benzeri talepler teknoloji ve enerji demektir. Teknolojinin sağladığı her imkan, insanı teknolojiye daha da bağımlı hale getirmektedir. Teknolojik şiddetin bir özelliği de teknolojinin kendisini bize bu anlamda zorla kabul ettirmesidir. Sonuç, teknolojinin getirdiği şiddetin bir parçası olmaktır. Teknoloji teknolojiyi doğurmakta, bu süreç kaçınılmaz bir ilerleyiş olarak ortaya çıkmaktadır. Bu süreç, teknolojinin şiddet uygulayarak kendisini kabul ettirmesi, hatta dikte etmesidir.

Bu süreçten kaçmak mümkün değildir; ama zararlı sonuçlarından bir ölçüde de olsa kaçınmak veya bu sonuçları belirli oranda olumlu bir dönüşüme çevirmek mümkün olabilir. Olumsuz ve zararlı sonuçlarından birisi, teknolojiye hakim olan toplumların yol açtığı tahribattır. Güç, her türlü hukuksuzluğun, insani olmayan davranışların, sömürünün bu tür toplumlar tarafından yapılmasına olanak vermektedir. Sahip olduğumuz kültürün, bu tür şiddet uygulamasına bazı engeller getirebileceğini umabiliriz. Diğer bir ifadeyle, teknolojik yarışta yerimizi almak zorundayız. Batı dünyasının içinde bulunduğu çok yönlü bunalımın bizi çok fazla ilgilendirmediğini düşünüyorum. Tarihi değerlerimizin, kültürümüzün, bizi bu sorunlar karşısında çaresiz bırakmayacağı iyimserliği içinde olmak zorundayız.

Bireyselleşmenin belli bir noktadan sonra ahlaki problemlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladığı, kanaatimce hiç de kolay çürütülebilir bir iddia değildir. Fakat bu durum, hiçbir şekilde teknolojik gelişmeye arkamızı dönmek konusunda bir gerekçe oluşturamaz. Postmodern felsefenin amacının, insanı, ahlak açısından görmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Ahlakın günümüzün temel sorunlarından birisi olması, postmodern felsefenin problem alanının ahlak olması sebepsiz değildir. Aydınlanma döneminde insan bir akıl varlığı olarak tanımlanmış, diğer bir deyişle insan, akıl sahibi bir canlı olarak felsefenin nesnesi olmuştur. Günümüzde ise insan, bir ahlak varlığı olarak felsefenin nesnesidir. Ahlaklı olmak insanın toplumsal varlığının temelidir. Gerçi ahlak, bir felsefe sorunu olarak, Antikçağ’dan itibaren felsefenin hep gündeminde olmuştur. İnsanın toplumsal bir varlık olması, ahlaklı olmasıyla sağlanır. Günümüzde bu özellik insanı çok daha yoğun ve derinden etkilemektedir. Çünkü teknoloji beraberinde zenginlik getirmiştir, refah getirmiştir ve insanın aklını başından alacak o kadar çok olanak sağlamıştır ki, ortaya çıkan bu yeni olguyu geleneksel bakış açısıyla anlamak ve sorunlarla baş edebilmek kanaatimce mümkün değildir. Her gün karşımıza çıkan irili ufaklı yolsuzlukları kanıksamamak için ahlak kavramını günümüzde yeniden tanımlamak zorundayız.

Şiddetin bir boyutu, bireyleri ahlaki yönden zayıf kılmasıdır. Diğer yönden ise teknolojiye mahkum kılması, hatta bir anlamda köleleştirmesidir. Ne var ki, teknolojiyi kullanan ama üretemeyen toplumlar, teknoloji kültürü geliştirememekte, yani söz konusu şiddete daha çok maruz kalmaktadırlar. Bu kısır döngüyü çözebilmek için insanı önce bir akıl varlığı olarak tanımlamamız kaçınılmazdır. Ancak bu bakış açısıyla teknoloji üreten, ama aynı zamanda onun kültürünü de oluşturabilen ve ahlaki sorunlarıyla baş edebilecek bir noktaya gelen toplum olabiliriz. İçinde yer aldığımız İslam kültürü, bize aklımızı kullanmayı ve çalışmayı öğütlemektedir. Aksi taktirde günümüz teknolojisinin getirdiği şiddet karşısında çaresiz kalmak kaçınılmaz olur; ve geleneksel bakış açısıyla olaylara yaklaşmak, günümüz insanının karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm getirememek sonucunu doğuracaktır. Bu durum, teknolojik şiddetin sosyal boyutunun gittikçe derinleşmesi, diğer bir ifadeyle sosyal sorunların içinden çıkılamaz hale gelmesini gerektirecektir.