Borka’nın Öyküsü

Borka, Krakantum’un güneybatı kıyısında bulunan Bulzibin şehrinde doğmuş bir genç ve ne yazık ki hep genç kalacak. Biraz acıklı bir hikayesi var, ancak diyarda acıklı hikayenin tek başına ederi pek yok. Onun hikayesini anlatmaya değer kılan şey, hayatın önüne çıkardığı zorluklar karşısında aldığı ve uyguladığı kararları.

Borka, bir Munuz Rahibi’nin torunuymuş, ancak ailesinde dindarlık pek kök salmamış gibi görünüyor. Zira muhafazakar Munuz hayatı, iki nesilde bu ailede kaybolup gitmiş. Ancak, tanrıtanımazlık Borka’yı kimilerinin öngöreceği şekilde başıboş bir yaşam tarzına sürüklememiş; aksine, sorumluluklarının bilincinde, felsefeye düşkün, disiplinli ve kültürlü bir bireymiş Borka. Yirmi iki yaşında Bulzibin Akademisi’nin iktisat bölümünden mezun olmuş ve hiç vakit kaybetmeden vatani hizmetini tamamlamış. Yirmi dört yaşına geldiğinde, akademide tanıştığı Suda ile sürdürdükleri ilişkilerinin beşinci yılında nişanlanmışlar. Suda da Bulzibin Akademisi’nde bankacılık bölümünden mezunmuş. Zaten ikili, akademideki ortak dersleri sayesinde tanışmışlar.

Borka ile Suda, birbirlerini ilk günden itibaren çok sevmişler. İlişkilerindeki istikrarı ise, ortak hayallerine borçlularmış. İkisi de, doğup büyüdükleri şehir olan Bulzibin’i seviyorlarmış, ama her zaman başka bir şehirde kendi hayatlarını kurmayı hayal etmişler. Nişanlarından hemen sonra, Suda’nın da vatani hizmetini tamamlamasıyla beraber, karşılarına nihayet hayallerini gerçekleştirme fırsatı çıkmış. Krakantum’un doğu kıyılarındaki, yeni gelişmekte olan Zirbe şehrinde iş bulmuşlar. Birkaç ay içinde de hazırlıklarını tamamlayıp, Zirbe’ye taşınmışlar. Tam onların yaşamayı isteyeceği türden bir şehirmiş bu. Tatlı bir sahili ve tarihi yapılarla dolu limanları varmış. Küçük nüfusunun çoğunluğunu da onlar gibi hayalperest gençler oluşturuyormuş.

İkisi de yeni şehirlerindeki yeni hayatlarını sağlam temeller üzerine kurduktan sonra evlenmek istiyormuş. Kısa süre içinde de çocuk sahibi olma niyetindelermiş. Otuz yaşına ulaşmadan ebeveyn olup, çocuklarıyla arkadaş olabilmek isteyen insanlardanmışlar.

Borka’nın buraya, yani yirmi altı yaşına kadarki hikayesi oldukça hoş ve sevecen bir hikaye. Buradan itibaren olanların bu denli acıklı olması da biraz bundan. Zira Borka, tam yirmi altı yaşındayken, basit birkaç şikayetle gittiği doktorundan tedavi edilemez bir hastalığa yakalandığını öğrenmiş. Meğer iki yıldır hücrelerinde sinsice yayılmakta olan hastalık nihayet kendisini göstermiş. Altı ay içinde de sağlığı giderek kötüleşecek ve sonunda bedeni bu zalim hastalığa yenik düşecekmiş.

Elbette bu haber, Borka’nın tüm dünyasını altüst etmiş. Birkaç saat öncesine kadar hayata heyecanla bakan bu genç, şimdi ölümü bekleyen zavallı bir ruha dönüşüvermiş adeta. Yaşadığı üzüntüden kendisine ait olan payı ise pek bir ufakmış. Biricik sevgilisi Suda’ya, birlikte büyüttükleri hayallerine ve asla büyütemeyecekleri çocuklarına üzülüyormuş asıl. İçini kemiren hayal kırıklıkları ve biricik Suda’sı için olan kaygıları da öylesine büyükmüş ki, bunların Suda’yı mahvetmesine göz yummaktansa, kendi ruhundan arta kalanları paramparça etmeyi yeğlemiş. Sonra da düşünmeye başlamış.

Borka ile Suda, fırsat buldukça felsefi muhabbetlere girmeyi severlermiş. Beraber geçirdikleri nice yıllar içinde ölüm üzerine, ayrılık üzerine, aldatmak üzerine ve daha pek çok konuda muhabbetler gerçekleştirmişler. Borka, aldığı kara haberden sonra ne yapacağını düşünmeye çalışırken, aklına Suda ile gerçekleştirdiği sohbetlerinden biri gelmiş. Ayrılık üzerine bir sohbetmiş bu ve bir noktada ayrılığı, ölüm ile kıyaslamışlar. Nihayetinde de ayrılığı ölüme tercih etmişler. Bu tercihlerinin arkasında da ayrılığın insandan olduğu ve insandan gelebilecek her şeyin beklenebilir olduğunu düşünmeleri yatıyormuş. Ayrılan iki insanın bunu bir noktada kabullenmesi gerekeceğini, hatta birbirlerine düşman olmalarının bile mümkün olacağını ve bunun da durumu kabul etmelerini kolaylaştıracağını düşünmüşler. Ölümde ise bunların hiçbiri mümkün gözükmüyormuş. Bir ölüm sonucu ayrı düşen iki insandan geriye kalanın, diğerini suçlayabilmesi mümkün değil gibiymiş. Suçlanabilecek tek şeyin ölümün kendisi olması ve bunun soyut bir kavram oluşu da hayatı geride kalan kişi için çok zorlaştırırmış.

Borka, Suda ile birlikte sahip olduğu bu düşünceler doğrultusunda bir plan yapmaya karar vermiş. Borka’nın ölümündense, ayrılmalarının Suda’da nispeten daha kolay kapanabilir yaralar açacağına kanaat getirmiş. Bu yüzden de hastalığını çevresinden gizlemeye ve Suda’nın da kabullenebileceği bir ayrılık tasarlamaya başlamış. Zavallı, kendisini planlı yıkım hazırlığındaki bir mühendis gibi hissetmiş olmalı. Suda’nın yeni hayallerinin yükselebileceği bir alan açmak için kendi hayallerini yıkmaya razı olmuş bir mühendis…

Borka, düzgün bir yıkım gerçekleştirebilmek adına, ilişkilerini ayakta tutan tüm güzellikleri gözden geçirmeye başlamış. Bu güzellikleri ortadan kaldırdığında, ilişkilerinin yıkıma hazır hale geleceğini düşünüyormuş çünkü. Tabii, ilişkilerindeki güzellikleri incelemek demek, ilişkilerindeki güzellikleri incelemek demekmiş ki, bu da kaybetmekte olduğu şeylerle yüzleşmek anlamına geliyormuş. Dolayısıyla planını tasarladığı her an, çektiği acıya acı katar olmuş.

Birkaç günün ardından Borka’nın planı şekillenmeye başlamış. Öncelikle Suda’ya karşı soğuk, hatta mümkünse yer yer kötü davranmalıymış. İçinde bulunduğu ruh hali, en azından bu konuda yardımcı oluyormuş ona. Ayrıca keyifsiz, sıkkın ve genel anlamda mutsuz görünmeliymiş ki, aynı sebeplerden ötürü bu da kolaymış. Yaklaşık bir ay boyunca, bir yandan sağlığı giderek bozulurken, bir yandan da içini parçalaya parçalaya biricik sevgilisi Suda’ya kötü davranmaya devam etmiş. En küçüğünden en büyüğüne, gidebileceği her konuda Suda’ya ters gitmiş ve kavga gürültü kaçınılmaz hale gelmiş tabii. İlişkilerine yeterince güncel sorun kattıktan sonra da sıra bütünlüklerini sağlayan hayallere gelmiş. Bir binanın camını, çerçevesini indirdikten sonra, katları teker teker yıkmaya hazır hale gelmeye benziyormuş bu durum. Önce evliliklerini bir süre ertelemekten bahsetmiş. Sonra da yeni yerleştikleri şehirde uzun süre yaşamak istemediğini söylemiş. Ardından da çocuk sahibi olma konusundaki fikirlerinin değiştiğini anlatmış. Kaybolup giden her hayal, beraberinde içlerinden bir parçayı da alıp götürmüş elbette. Binanın katları birer birer yıkılmış, yıkılmış ve yıkılmış… Birkaç ay içinde de, o görkemli binadan geriye koca bir moloz yığını kalmış ve şimdi sıra bu yığından kurtulmadaymış.

Planının son aşaması için de Borka, Suda’yı karşısına almış ve ona artık Krakantum’dan tamamen ayrılmak istediğini söylemiş. Her şeyi ve herkesi geride bırakıp, Diyement’in güneyindeki tropik bölgelerde izole bir hayat kurmak istediğini anlatmış. Bir süre arkalarında kalan ilişkilerinin, güzel hatıralarına ağlamışlar; ancak son aylarda yaşadıklarının ardından vedalaşmak, bir zamanlar olacağı kadar zor olmamış.

Borka’nın nihayet Krakantum’u sonsuza kadar terk etmesiyle de beraber moloz yığını da ortadan kalkmış. Kısa süre sonra Borka, yaşı yirmi yedi bile olmadan hayata veda ettiğinde, Suda’nın hayatının kalanının yükselebileceği boş, çorak ve ıssız bir arazisi varmış artık. Suda, yıllar içinde Zirbe şehrinden de ayrılmış. Bir süre sonra da evlenmiş ve iki çocuk annesi olmuş. Bazen gençlik hayallerinden kopmuş olmanın burukluğunu hissediyor, bazen de Borka ile yaşayamadığı hayatını düşünüp efkarlanıyormuş, ancak yaşlanabilmiş bir şekilde. Borka ise, ne yazık ki hep genç kalacak…