İçinde toyluk, acemilik, deneyimsizlik, bilgisizlik, görgüsüzlük, okumamışlık gibi anlamları barındıran cehalet sözcüğü, kısaca gerçeğe yönelen bilginin sağladığı aydınlanmanın karşısındaki karanlıkta kalmak olarak da nitelendirilebilir. Ne var ki, cehalet bilgisizliğin ötesinde, çeşitli nedenlerle gerçek olmayan bilgiye tutunma, uzun vadede kendisine ve diğerlerine zarar verecek yanlış ve yanlı bilgilerin farklı çekim merkezlerinin etkisinde kalıp söz konusu yanlış ve yanlılıklarda ısrar etme gibi eğilimleri de içermekte ve insanlığın ayağına pranga bağlamakla kalmayıp türümüzle birlikte bütün bir dünyayı geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek felaketlere sürükleme tehlikesini de beraberinde taşımaktadır. Çocukluğun ya da gençliğin deneyimsizliğinden, toyluktan, acemilikten, bilgisizlikten kaynaklanan ve kimi zaman “cahildim dünyanın rengine kandım” gibi pişmanlık ifade eden türkü sözlerine dönüşen hataların yol açtığı zararlar bu deneyimsizliklerin giderilmesi, yaşananlardan ders çıkarılarak olgunluk ve bilgelik kazanılması sonrasında giderilebilir ya da bir dereceye kadar telafi edilebilir ama yanlış ve yanlılıklarda ısrar çok daha büyük zararlara zemin hazırlayabilir.

Özgüven Cehaletin Yoldaşıdır
Bilgide yetersizlik algılamada yanlılık ile birleştiğinde kaos ufuktan göz kırpmaya başlar. Cornell Üniversitesi’nin önde gelen psikologlarından David Dunning ve Justin Kruger’in 1999 yılında ortaya attıkları algılamada yanlılık eğilimine ilişkin varsayım bu konuda çok ilginç bilgiler içermektedir. Dunning Kruger Etkisi ya da Dunning Kruger Sendromu adı verilen bu varsayıma göre belli konularda yeterli bilgi düzeyine sahip olmayan, diğer bir deyişle yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimi gösterir. Yetkin olmayan bu insanlar bir yandan kendilerinin ne kadar yetersiz olduğunu anlayamazlarken bir yandan da diğer insanların gerçek beceri düzeylerini de fark edemez. Ayrıca bu insanlar becerilerini geliştirecek bir eğitimden geçmedikleri sürece geçmişteki eksiklerinin farkına varıp kabul etmezler. Üstelik yetkin olmadıkları konularda yetersizliklerini kabul etmek bir yana, konuyla ilgili her şeyi biliyormuş gibi aşırı özgüven sahibi olurlar. Birçok düşünür bu özgüvenin bir üstünlük duygusuna dönüştüğünü ve çoğu zaman küstahlık derecesine vardığını da dile getirmiştir.

Bu durum genellikle cahil cesareti olarak ifade edilir ama cesaret bu tanım için pek doğru bir kelime değildir. Cesur insanlar tehlikelerin farkındadır ve bu tehlikeler karşısında duydukları korkuyu da yadsımazlar ancak söz konusu tehlikelerin üstüne gidip ortadan kaldırmazlarsa kendilerinin ve / veya yakınlarının daha büyük zararlarla karşılaşacağını düşündükleri için dizleri titrese, içlerinden bir ses ger dönmelerini söylese de ileri atılırlar. Öte yandan cahillikte cesaret değil tehlikelerin bilincinde olmamanın getirdiği bir pervasızlıkla birleşen kendisine bir şey olmayacağı hissi vardır ve bu durum için tehlikeyle hiçbir korku hissetmeksizin yakınlaşmayı ifade eden cüret sözcüğü daha uygun düşmektedir çünkü cahiller tehlikeyle karşı karşıya olduklarının bilincine vardıklarında büyük bir hızla ondan uzaklaşmaya çalışırlar.

Yıkıcı Cehalet
Cehalet tarih boyunca toplumların gelişmelerinde ayak bağı olmuş, cahillere ve cehaletin kötü yanlarına ilişkin birçok söz söylenmiş, uyarıcı yazılar yazılmış, aydınlanmaya yönelik girişimlerde bulunulmuş ama insanlığın en büyük lanetlerinden birisi olarak ifade edilen bu olgu bir türlü ortadan kaldırılamamıştır. Cahil kitlelerin bir araç olarak kullanıldığı birçok eylem insanlık tarihine bir kara leke olarak geçmiştir. Bunlar arasında İskenderiye, Bağdat, Endülüs, İstanbul, Berlin başta olmak üzere birçok kütüphanenin ve kitabın yakılması, antik çağın önde gelen filozof, astronom ve matematikçileri arasında yer alan Hypatia başta olmak üzere birçok insanın linç edilerek öldürülmesi, Türkiye’de 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucunda otuz üç ozan, yazar, düşünür ile iki otel çalışanının yanı sıra dışarıda toplanan karşıt görüşlülerden iki kişinin ölmesi gibi birçok olay, Antik medeniyetlerin miraslarının savaş, din ve hazine avcılığı gibi gerekçelerle yağmalanıp yok edilmesi gibi akıllara zarar girişimler ilk anda akla gelen örnekler olarak sıralanabilir.

“Cahile laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan güçtür” atasözü cehaletin giderilmesindeki zorluğu en iyi anlatan ifadelerden biridir. Felsefenin babası sayılan Sokrates’e göre tek iyilik bilgi, tek kötülük cehalettir. Edebiyat tarihinin en önemli kilometre taşlarından birisi olarak kabul edilen William Shakespeare “Delilik ve cahillik insanlığın ortak lanetidir.” der. Felsefe, bilim ve edebiyat alanında Alman kültürüne çok büyük katkılar yapan Wolfgang Von Goethe’nin “Eyleme geçmiş cahillikten daha korkunç bir şey yoktur.” sözü cahilliğin ne kadar büyük yıkımlara yol açabileceği konusunda bizi uyarır. İngiliz din adamı ve yazar Charles Caleb Colton’un “Aynı aileden gelen kibir ve cehalet sürekli ensest halindedirler ve birbirlerinin babası olurlar.” sözü son derece ilginçtir. Bilim kurgu ve fantastik edebiyatın en önemli yazarlarından birisi olarak kabul edilen Ursula Kroeber Leguin’in “Bir nesil bilginin cezalandırıldığını ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor. Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler.” sözü son derece anlamlıdır.

Doğruyu Yanlıştan Ayırmak
Antik çağlardan itibaren birçok filozof insanların bilmek, öğrenmek isteği ile dolu olduklarını, bilgi sahibi olmanın insanı tanımlayan önde gelen özelliklerinden birisi olduğunu dile getirmiştir. Ne var ki bu noktada hangi bilginin nerede, ne zaman, ne şekilde geçerli olduğunu kestirebilmek, diğer bilgilerle ne derecede uyumlu ya da uyumsuz olduğunu değerlendirmek, diğer bir deyişle doğru ve yanlışı birbirinden ayırmak büyük önem kazanmaktadır. Aksi takdirde eksik, hatalı ve yanlış bilgilerin etkisinde kalma, bu hatalarda ısrar ederek zaman kaybedip kimi zaman bütün bir ömrü boşa harcama, bilgileri çarpıtarak saf insanları manipüle edip onları çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen çıkarcı insanların söylemlerine kapılarak çoğu zaman acıklı bir şekilde sona eren maceralara atılma gibi tehlikeler yanı başımızda beliriverir.

Platon’un ünlü mağara alegorisi insanların gerçeklik algısının içinde bulundukları koşullara göre değişebildiğini çok güzel anlatır. Buna göre mağaradan hiç çıkmadan yaşayan insanlar gölgeleri gerçek kabul ederken dış dünyadaki gerçekler anlatıldığı zaman anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde olanları öfkeyle reddederler. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek düşüncelerinin ve bu düşünceler üzerinden oluşturdukları yaşam tarzlarının belki de kökten değişmesini gerektirmektedir ve bu değişikliğin beraberinde getirdiği belirsizlik onları hem korkutmakta hem de öfkelendirmektedir.

Işık ve Karanlık
İnanç ve düşünce sistemlerinin, ideolojilerin hemen hepsi kendilerini bir aydınlanma olarak ortaya koyarlar. İslami literatürde Arap toplumunun İslam öncesi döneminden “Cahiliye Dönemi” olarak bahsedilmesi, hatta o dönemde İslam karşıtlığıyla öne çıkan ve Mekke’nin ileri gelenlerinden biri olan Amr bin Hişam’ın “Ebu Cehil” ismiyle anılması bu yaklaşımın tipik bir örneğidir. Tıp biliminde oynadığı öncü rolün yanı sıra felsefeye yaptığı katkılarla klasik İslam dönemi filozofları arasında sayılan, insana özgü olgunluk ve yetkinliği her şeyden önce bilgiye dayandıran İbn-i Sinâ, cehaleti Platon gibi nefsani bir hastalık olarak tanımlar. Ne var ki Platon’un aksine nefsin ilk yaratılışta bilgi sahibi olmadığını söyler ve bilginin insan nefsini yetkinleştirdiği düşüncesini savunur. Bu nedenle ilk yaratılıştaki bilgisizlik hastalık olarak değerlendirilmemelidir çünkü bu aşamada insan nefsi bilgi elde etme yeteneğine sahiptir. Hastalık olarak nitelendirdiği cehalet, kazanılmış yani sonradan edinilmiş cehalettir. Bu da bilgiye karşıt biçimde batıl ve yanlış düşüncelerin edinilip inanç olarak benimsenmesiyle ortaya çıkar.

Öte yandan İslam’ın ilk dönemlerinde felsefe ve bilime büyük katkı yapan Müslüman ülkelerin bilgi ve teknoloji yarışında neden diğer ülkelerin gerisinde kaldığı sorusunun cevabı araştırıldığında bilgiye ulaşmaktan vazgeçip cehaletin pençesine esir düşmenin ne demek olduğu somut bir anlam kazanmaktadır. İslam coğrafyasını en çok etkileyen isimlerden birisi olan İmam Gazali, Nizamiye Medresesi Müderrisliğini terk etmesi sonrasında yazdığı ünlü risalesi “Tehâfütü’l Felâsife”de (Felsefenin Tutarsızlığı), felsefe ve bilimin gelişmesinin temeli olan akıl yürütmeyi gereksiz ve olumsuz bir şey olarak niteleyerek İslam’ın yükselişine engel olan düşünce duvarının ilk taşını yerleştirmiştir. Bunun ardından bilim ve felsefenin lanetlendiği, serbest düşüncenin kınandığı, ümmetin soru soran, itiraz eden, eleştiren değil itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlandığı, biat kültürünün ön plana çıktığı, İbn-i Sina, Farabi gibi bilim ve felsefe öncülerinin kafirlikle suçlandığı, Avrupa’da birçok kişiyi cadılıkla, şeytana hizmet etmekle suçlayarak yakan aşırı dinci engizisyonu ortaya çıkaran Kilise’nin hakim olduğu karanlık Orta Çağ dönemine benzeyen tutucu ve kasvetli bir devir başlamış, ilericiliğin yerini gericilik almıştır.

“Tehafütü Tehâfüti’l Felâsife” adlı eserinde İmam Gazali’ye karşı çıkarak felsefenin gerçek bilgiye ulaşmada bir yol açtığını, asıl tutarsızlığın buna karşı çıkmak olduğunu belirten İbn-i Rüşd gibi İslam alimlerinin antik çağ filozoflarından bahseden eserleri Arapçadan Latinceye çevrilip Rönesans’ın başlamasına katkıda bulunurken, İmam Gazali’nin etkisinden sıyrılamayan İslam coğrafyası içine düştüğü cehaletin karanlığını bir türlü aşamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun da felsefe ve bilime verilen önemin azalması sonrasında duraklamaya ve sonrasında da çöküşe geçtiği sık sık dile getirilmektedir. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün “Dünyada her şey için, hayat için, medeniyet için, en büyük mürşit ilimdir fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” sözü büyük bir önem kazanmaktadır.

Rönesans’la birlikte başlayan büyük aydınlanma hareketi, sonrasında sanayi devrimi, modernleşme, kitlesel üretim, iletişim devrimi gibi büyük değişim yaratan atılımlar bilginin önemini çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş olsa da, günümüzde cehaletin ortadan kalkmadığına, büyük kalabalıkların çeşitli yönlendirme ve güdümleme taktikleriyle çok kolay bir şekilde aldatılıp sömürülebildiklerine, çeşitli çıkar ve güç odaklarına hizmet eden kışkırtıcıların elinde çok tehlikeli bir kitlesel silaha dönüşebildiklerine sık sık tanık oluyoruz.

Cehalet Her Yerde
ABD’de Başkan Donald Trump’ın 2020 Kasım’ında yapılan seçimlerin ardından oy sayımında haksızlık ve yolsuzluklar olduğunu iddia ederek destekçilerini kışkırtan açıklamalar yapması sonrasında Trump taraftarları 6 Ocak 2021’de başkent Washington’daki Kongre binası Capitol Hill’i bastı. Bu baskın sırasında çıkan çatışmalarda beş kişinin ölmesi, çok sayıda kişinin yaralanması, boru tipi bombaların ele geçmesi, işgal ve yağma benzeri görüntülerin oluşması, sokağa çıkma yasağının ilan edilmesi bütün dünya ülkeleri tarafından endişeyle izlendi. Bu olaylar sırasında çekilen fotoğraf ve videolar ABD’nin yanı sıra kendilerini gelişmiş demokrasiler olarak gören Batı Avrupa ülkelerini de şoke etti. Yorumcular sık sık eleştirdikleri Türkiye gibi ülkelerin taraflara itidalli davranma tavsiyelerini ve Washington’daki vatandaşlarına yönelik “dikkatli olun” uyarılarını, “Bizim o ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız için yaptığımız çağrıları şimdi onlar burada yaşayan vatandaşları için yapıyorlar” diyerek şaşkınlıklarını paylaştı.

Bunun yanı sıra, birçok ülkenin eğitim ve kültür hizmetlerini geri plana atıp silahlanmaya büyük bütçeler ayırmaları, bu esnada ırkçılık, dincilik ve aşırı milliyetçilik gibi akımların her geçen gün giderek artan sayıda taraftar bulması da yeni felaketlere zemin hazırlıyor. Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde Covid 19 virüsüne karşı alınan önlemler çerçevesinde getirilen maske takma zorunluluğu gibi uygulamalara karşı çıkmak için düzenlenen gösterilerin bile polisle çatışmaya dönüşüp çeşitli yaralanmalara neden olması ekonomik, askeri ya da teknolojik üstünlüğün gelişmişlik için yeterli olmadığını, insanlarını özgür düşünen, yetkin birer birey olarak yetiştirmekte eksik kalan toplumların kanmaya hazır cahil kitleleri bir oyuncak gibi kullanabilen kışkırtıcılar karşısında birçok tehlikelere maruz kalabileceklerini gösteriyor. Ayrıca tarihin karanlık sayfalarında kaldıkları düşünülen Hitler, Mussolini, Stalin gibi diktatörlerin benzerlerinin her an yeniden ortaya çıkarak toplumları yeni karanlıklara sürükleyebilecekleri, toplumlarını cahil bırakarak istedikleri düzeni tesis etme ve böylece iktidarlarını pekiştirme yolunu seçen yönetici kesimlerin bir gün aynı silahla alaşağı edilmelerinin son derece mümkün olduğu uyarısında bulunuyor.