PEW Düşünce Kuruluşu’nun Müslüman ülkelerde yaptığı araştırma, Türkiye’de cin gibi doğaüstü fenomenlere duyulan inancın %63’lerde olduğunu gösteriyor. Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Asya’da yaşayan Müslüman nüfusa kıyasla oldukça yüksek bir oran olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki; Çad, Senegal, Gana, Nijerya, Mozambik gibi ülkeler bile Türkiye’nin gerisinde kalıyor.

Türkiye’de cinlere duyulan inancı yalnızca din ile ya da Kuran’daki referanslarla açıklamak mümkün değil. Her ne kadar Kuran’da cin adını taşıyan, insandan farklı bir yaratılışa sahip olan varlıklar hakkında kesin ifadeler kullanılsa da, halk arasında inanılan figür İslam öncesi Türk inanışlarındaki kötü ruhlara daha yakın ve İslam’ın ana kaynaklarından çok yerel mitoslardan besleniyor. Korku sinemamızın vazgeçilmezleri arasında olan bu cin figürü ayrı bir tartışma konusu. Bilhassa deneyimlerin epey kafa karıştırıcı olduğunu itiraf etmek gerekiyor. Cin musalladına uğradığını iddia eden birçok kişi var ve bu iddialar çoğu zaman ciddi ve samimi deneyimler olarak görülmekte. Söz konusu deneyimler, cin gibi doğaüstü varlıklara duyulan inanç için motivasyon yaratıyor. Diğer yandan, deneyimlerin arka planında atalarımızın hayatta kalma mücadelesi ve bu mücadelenin beynimizdeki yankıları olabilir.

Paranormal Varlıkların Saldırı Biçimleri
Hemen hemen her kültürde insanlara musallat olan, onları ele geçirme, korkutma, öldürme, çocuklarını çalma gibi amaçlar güden kötücül ruhlara rastlamak mümkün. Cin, demon, erintja, satyr, umacı, mbwiri gibi kötü karakterli paranormal varlıkların davranış biçimleri arasındaki ortak yönler ise dikkat çekici.

Kötü ruh, kurbanın etrafında sinsice dolaşır. Bir yandan kurbanını savunmasız bir anında yakalamak için gizlenirken, diğer yandan varlığını belli eder ve korku duygusunu tetikler. Bu pusuda kalma hâlini bir süre devam ettirdikten sonra saldırının dozajını arttırır. Kurbanını tamamen ele geçirene kadar saldırır. Alanına tecavüz edilmiş ise, sözgelimi gece yarısı bir incir ağacına ya da korumak ile mükellef olduğu bir hazineye yaklaşılıyor ise, yüksek ve korkutucu sesler çıkararak varlığını belli eder ve davetsiz misafiri başına geleceklere karşı uyarır. İhlâl devam ederse saldırı kaçınılmaz. Davetsiz ziyaretçi alandan uzaklaşana ya da ölene kadar saldırı devam eder. Hiç beklenmeyen bir anda saldırır. Yol kenarlarında, orman patikalarının etrafında, ağaçlık alanlarda pusu kurarak geçenlere saldırır. Ve tüm bu davranış biçimlerinin vahşi hayvanlarının saldırı biçimleri ile benzeşiyor olması şüphesiz ki tesadüf değil.

Horozun Beynindeki Gelincik
Alman davranışbilimci Eric Von Holst, yaptığı deneylerde horoz beynine bağlı olan sinir örgülerinde, saldırganlık davranışlarını tetiklediği kesin olan bir yere rastladı. Bu bölgeye bağladığı elektrotlarla horoza şok verdiğinde vardığı sonuç ise düşman algısının canlı beyninde var olduğunu gösteriyordu.

Horoz, beynine elektrik verildiğinde bir tetikte olma durumuna geçti. İçeride yabancı bir canlıya benzetebileceği hiçbir cisim ya da gölge olmamasına rağmen, kendisine zarar verebilecek bir varlığı net bir biçimde gördüğü anlaşılıyordu. Daha sonra tüylerini kabartarak arkadaşlarını tehlikeye karşı uyarmaya başladı. Hayali düşman git gide yaklaşıyor ve horozun tedirginliği buna bağlı olarak artıyordu. Bunu ani bir saldırı takip etti. Horoz, kendini savunmak amacıyla gagasıyla ve gövdesiyle boşluğa doğru saldırdı. Elektrik akımı durdurulduğunda ise düşmanını yenmiş ve uzaklaştırmış olduğunu düşünerek gururla ötmeye başladı.

Eric Von Holst tarafından yapılan bu deney, gelincik ya da sansar benzeri bir düşman imgesinin horozun beyninde deneyimden bağımsız olarak, kendiliğinden var olduğunu göstermekteydi. Elektrotlar yoluyla şok verildiğinde, horoz beynindeki düşmanın izdüşümüyle karşı karşıya geldi. En yaygın fobilerden biri olan örümcek korkusuyla bu durumu somutlaştırmak mümkün. Öyle zannediyorum ki, milyonlarca insanın birbirinden bağımsız olarak, hayatlarının hatırlayamadıkları bir dönemlerinde örümcekler ile ilgili deneyimler yaşayıp, bu tür bir hissiyat geliştirmiş olmaları mümkün değil. Ancak atalarımız tek ısırığıyla insanı öldürebilen cinsten örümceklerle uzun süre aynı alanları paylaştılar. Bu hayvanlarla pek iyi deneyimler yaşamadıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Örümcek, bu fobiye sahip olan insanlar için korkulması gereken bir imgedir ve bu imge kendiliğinden mevcuttur. Tıpkı horozun beynindeki gelincik gibi, herhangi bir deneyimden bağımsız olarak var olabilir.

Elbette bugün uyurken bir jaguar tarafından saldırıya uğrama ihtimâlimiz oldukça düşük. Ancak atalarımızın on binlerce yıl boyunca yaşadığı tecrübeleri ve bu tecrübelerin beynimizdeki izdüşümünü görmezden gelmek imkânsız. Bu bağlamda, paranormal varlıkların horozun gelinciği gibi, kendiliğinden var olan korkuların yansımaları olarak görebiliriz.

Karanlık ve Tekinsizlik
Yaşandığı iddia edilen vakalar arasında, mekan ve zaman bakımından da birçok benzerlik bulunuyor. Bu tür olayların genellikle tekinsiz, izbe yerlerde, gece saatlerinde, gündüz olsa bile kalabalıktan uzak, karanlık ve kuytu mekanlarda yaşandığını görmekteyiz. Cinlerin otelleri, kalabalık kamp alanlarını, güvenlikli siteleri, işlek caddeler üzerinde bulunan binaları, kafeteryaları pek tercih etmediği ve kalabalık yerlerde bulunmayı sevmedikleri anlaşılıyor.

Konrad Lorenz’e göre hayalet, gece avcısı hayvanların beynimizdeki projeksiyonudur. Sanırım vakalar arasındaki mekan ve zaman benzerlik bu şekilde açıklanabilir. Karanlıkta ne olduğunu göremezsiniz ve eğer bundan yüz bin yıl önce bir mağarada yaşıyor iseniz, sizden çok daha iyi gören, keskin koku alma yeteneğine sahip, güçlü hayvanların tehdidi altındasınız demektir. Bu durumda tetikte olmanız gerekir. Tetikte olma hâli de ancak korku duygusuyla sağlanır. Korku duygusuna sahip olmazsanız, hayatınızı tehdit eden canlılarla savaşmak ya da onlardan kaçarak hayatınızı kurtarmak için sizi harekete geçirecek hiçbir şey olmayacaktır.

Tüm bu sebeplerden ötürü, beynimizde tehlikeli zamanlar olarak kodlanan gece saatleri, karanlık, tekinsiz, izbe ve kalabalıktan uzak mekânlar cinlerin ya da hayaletlerin musalladına uğramamız için epey müsaittir. Bu tür deneyimlerin temelinde, düşman imgesinin evrim geçirmiş hâline maruz kalma durumu vardır. Yalnızlık ve savunmasızlık hissinin, birtakım dış etkenlerin etkisiyle somut olarak hissedilen bu tür korkuları tetiklemiş olması mümkündür. İnanç arttıkça imge ve gerçeklik arasındaki sınır belirginsizleşecek, Polinezya yerlilerinin bulutlarda tanrılarını gördüklerinden emin oldukları gibi, yaşanılan deneyimin paranormal varlıklardan kaynaklandığına emin olunacaktır. Bu kesinlik, görünen ve yaşanan her şeyi musalladın ispatı hâline getirir. Söz gelimi yoğun stres ve korku sebebiyle yaşanan bir kas kasılması, cinin ya da hayaletin teması sebebiyle yaşanan somut bir durum olarak algılanabilmekte ve musallat vakaları ve deneyimleri, beynimizde hâlihazırda bulunan bir sekansın tekrarı olarak yorumlanabilmektedir.