Tabiat içerisindeki biz insanlar, cüzi oluşumuzu idrak ile varlığımızı da idrak etmiş oluruz. Yani bir fert bilir ki cüzidir ve fertlerde toplu bir küllilik vardır. Toplum külli olsa da fertler cüzidir ve cüzi fertlerin gönülden yansıttıkları ruhi değerler veya hisler külliye etki ederek ancak bu şekilde bütünün armonisine ulaşabilir. Peki, bütünün armonisi fikri nereden çıktı?

Kandinsky “Sanatta Ruhsallık Üzerine” isimli eserinde der ki: “Sanatın görevi bütünün armonisini kurmaktır. Uzmanlar, yeteneğe hayran olur,  resmin vasıflarının tadını çıkarırlar. Oysa ruhlar aç gelir aç giderler.”

Kandinsky abstrak sanat tarzını kullanarak sanatsal çizimler meydana getirmiştir. Yani aslında mücerret sanat. Mücerret kelimesi üzerinden devam etmemiz gerekiyor. Mücerret demek, somut her türlü şeyden çekilmiş, soyutlaşmış demek. Aslında soyut kavramı da tam olarak karşılamaz mücerret kelimesini. Sanatın görevi bütünün armonisini kurmaktır, diyor Kandinsky. Bütünün armonisinden kasıt toplumsal olarak bir uyum, ruhî uyum. Jung’un kitabında Yağmurcu hikâyesi geçer. Bunun gibi. Ruhsal uyumunu sağlıyor Jung’un hikâyesindeki “yağmurcu”. Bizdeki sanatkâr ise sağladığı ruhi uyumu topluma aktarmak mecburiyetinde. Yani cüzi olan külliye etki edecek. Peki, bu mümkün mü?

Burada bir bakıma “çocuk hikmeti” kavramına değinmemiz gerekiyor. Tasavvufi eserlerde geçen bu kavram şu şekilde mânâ kazanıyor: Çocuk, büyüğe tesir eder. Yani otuz yaşındaki bir adam, yeni doğan bebeğini mutlu etmek için, onu güldürmek için çocuk olur, çocuklaşır, onunla oyun oynar, konuşurken çocuk gibi konuşur. Yani çocuk, büyüğe tesir ederek onu etkisi altına alır. Bu, belli bir yaşa kadar bu şekilde devam eder. Daha sonra çocuğun bir tesiri kalmaz. İşte bunun gibi cüzi ruh da külli ruha etki eder ve külli ruhu doyurmaya çalışır. Bunu da bütünün armonisini kurarak meydana getirir. Bütünün uyumundan kastım da külli ruhun uyumu.

Külli ruh, direkt olarak fertlerin toplu ruhudur, fertlerde toplu ruh. Ferdin kendisinde olan ruh ile fertlerde olan ruh yani fertlerin ruhu birbirine karıştırılmamalı. Fertlerdeki ruh uyumu sağlandığı takdirde dünya üzerinde ihtilâller de meydana geliyor, başka birtakım şeyler de. İhtilâl kelimesinin kökü de buna misâl aslında. İhtilâl kelimesi Arapça “halel” kökünden gelir. “Halel” kelimesinin mânâsı da halvettir. Birtakım perhizler ile gerçekleştirilen nefsî mücadeleye de halvet denir. Veya diğer mânâsı ile de alabiliriz halveti. Ruhların halvet olması doğal olarak ihtilâli doğuruyor.

Her fert, birer cüzi ruhtur. Sanatkâr ise cüzi ruhu içerisindeki birtakım formları külli ruha empoze etmek durumunda. Tıpkı şuurun, varlığın muhtevasından çıkardığı formu zihne ve kalbe aktarması gibi, sanatkârın cüzi ruhu da kendi içerisindeki duygusal, hayali formları külli ruhun bünyesine akıtır ve külli ruhu cezp etmeye çalışır. Yine Kandinsky’den bir misal vermek istiyorum: “…bir resmin Stimmung’u, izleyicinin Stimmung’unun derinleşmesine ya da arınmasına yol açabilir.” Burada dipnot giriyor araya: Stimmung neredeyse çevrilemez bir sözcük. Onu karşılamaya en yakın sözcük his, belki de duygu. Kandinsky bu sözcüğü daha sonra, doğanın asli ruhu anlamında kullanmaktadır.

Kandinsky’e göre bir resimde doğanın asli ruhu saklıdır. Peki, doğanın asli ruhu nedir? Bu, bizi tanrısal bir noktaya çıkartır. Her fert, kendi derinliğinde tanrısal olma arzusu saklıyordur ve bu arzuyu bir şekilde ortaya koymak durumundadır. Doğanın asli ruhu da tanrısaldır. Yani insan, doğa ile birebir olan varlıktır ve insan ile doğanın asli ruhu aynı şeydir. Sanatkar, cüzi ruhunun stimmung’unu aktardığı bir resim ile külli ruhu yani fertlerin ruhunu arındırmaya çalışır. Arınma kavramı burada bizi bambaşka yerlere götürecektir doğal olarak. Arınmaktan kasıt nedir? Bedenî her türlü ihtirastan vazgeçmek midir?

Resimlerde saklı olan stimmung’un diğer ruhları arındırması bizi tekrardan halvete götürür. Halvetin tanımında verdiğimiz bilgiler nelerdi? Bedenî arzulardan veya nefsî arzulardan vazgeçerek belli bir olgunluğa erişmek, ruhi tekâmülü sağlamak. Bu durumda sanatkâr kişi çoktan kendi ruhî tekâmülünü sağlamış olmak durumunda. Kendi ruhî tekâmülünü sağlamış olan sanatkâr kişi külli ruhun tekâmülüne vesile olmak zorundadır. Bu da toplumsal olgunlaşma kavramına götürüyor aynı zamanda bizi.

“Toplumsal olgunlaşma” noktasında zayıf kalmış milletlere baktığımız zaman bunu gayet net görebiliriz belki de. Çünkü sanatsal ürün içerisindeki stimmung ne kadar olgunsa, külli ruhu olgunlaştırması da o kadar mümkündür. “Sanatsal ürün” denince aklımıza sadece resim gelmesin. Müzik de buna bir örnektir. Her müzik, içerisinde sanatkârının stimmung’unu saklar. Yani müzikte de doğanın asli unsuru saklı. Ve dikkat eder isek müzik, insanda din yerine kadar geçebilir. Rumen filozof Cioran bir röportajında aynen şu ifadeleri kullanıyor: “Bach’a olan tutkum, benim için bir çeşit din olmuş durumda.” Demek ki sanat ve sanatkâr kişi, aslında bilerek veya bilmeyerek toplumsal ruha alternatif sunmakta ve bu alternatif ile yükselişini sağlamak amacında. Ama bu her zaman yükseliş mânâsına gelmiyor. Geçmiş dönem müzik kültürümüze, hatta günümüzdeki popüler müzik kültürüne dikkat edersek bunu gayet net görürüz.