Dark ambient, ses kirliliğini, gürültüyü, ve de sessizliği bir sinema kadrajının içine yerleştirmek gibi bir çaba sarf etmemelidir. Aksine her ne kadar kimi zaman kendini sinematik olarak adlandırmayı yeğlese de, dark ambient müziğin bir imgelemi de yoktur. Bu sanat biçimi kendi mikro-anlatısını, arkasına meta-anlatıları almadan ifade etmeyi başarmıştır. Elektronik verilerin hiperrealize ettiği bir düşünce yapısı olan dark ambient müziğin, postmodern sürecin içinde belli başlı bir diğer sanat yapıtının ya da biçiminin içine hapsolmaması gerekir.

Neo-klasisizmin içinde kendini yeniden üretebilen dark ambient’ın daralttığı bir imge dizini bulunmamaktadır;. bu anlatı sabit imgeler diziminin sınırları altında olmamasından ötürü kulak ve göz gibi duyu organlarıyla  algılanamaz. Dark ambient’ın da anlatısının içinde beş duyuya hitap eder gibi görünen ama bu beş duyuyla kavranamayan bir ilkellik yatar. Bu ilkellik postmodernizmin içine ne kadar serpiştirilirse, o kadar da kültleşir. İlkelliğe referans veriş postmodernizmin bir getirisidir ama anlatının kült olmasının sebebi de ilkel ile modern arasındaki hiyerarşinin hem tersine çevrilebilmesinden, hem de özne-nesne arasındaki diyalektikten gelmektedir. Özne-nesne arasındaki diyalektik ise kopya ile orijinal arasında da bir hiyearşinin sentezi ve bu sentezin de anti-tezi olan hiper-realitedir.

Baudrillard’ın Simulacra’sında olduğu üzere, dark-ambient müzik, ne realite, ne de bir kopyadır; hiper-realitedir. Lyotard’ın güneşin patlamasında örneklediği üzere, ölüm insan fikrinin içinde ancak “ölüm” olabilir çünkü güneş patladığında geriye anlatılacak hiçbir şey ve de sözün de kendisi kalmayacaktır. Dark ambient bu sessizliğin içindeki bir mikro-anlatı olduğundan bu hiper-realiteyi beş duyuyla kavramak mümkün değildir. Özne-nesne arasındaki eğinmeden doğan bir hiper-realite, “ne ise o”dur diyebilen post-modern yorum sürecinin de ötesine geçtiğinden, dark ambient müziğin realitesi tür dinleyicilerine de hitap etmemektedir.

Sanat eseri, post-modernizmle beraber dil ile açıklanabilirliliğin yetersiz kalışından ötürü keyfi de, korkuyu da, heyecanı da beraberinde getirir. Post-modern süreçte ise Dünya’nın daha kolay ve ulaşılabilir olduğu düşüncesiyle yola çıkan ve dijitalleşmeyle beraber keskin kavramları yok eden dark ambient, hiperrealitenin de içinde artık müziksel bir meta anlatı değildir; bir mikro anlatıdır. Bu mikro anlatılar yaşarken deneyimlenemeyecek olan “apokalips” gibi kavramların “tür” müziği sayesinde oldukça sesli ve de coşkulu irdelenmelerine nazaran oldukça uzun süreli bir sessizliği benimsemişlerdir. Bu coşkuyla ve gürültüyle ele alınan kavramlardan ziyade, dark ambient küçük parçacıklara odaklanmış, tümden gelip çok küçük partiküllere indirgenmiştir. Arkasına hümanite gibi bir kavramı almak yerine, kendini tamamen bilinçli olarak ifade etmemeyi seçtiğinden ötürü sessizliği tercih etmiş, bu “soundscapes” yoluyla yeni anlatım taktikleri üretildiğinde ise keyif veren bir anlatıya dönüşmüştür. Ama keskin ve sınırları; hatta kodları olan bir dili asla oluşturmamıştır. Halbuki meta-anlatıları çokça irdeleyen tür müziği, hem kendi kodlarını oluşturabilmekte, hem de bu realiteyle kıyaslandığında zıtlıkların hiyerarşisine yer veren bir yapısalcı tutum benimseyebilmektedir ve bu benimsemeden yola çıkarak deneyimlenebilmektedir.

Dark ambient müzik deneyimlenebilecek bir hiper-realite değildir. Ölüm, ancak onu ölüm olarak kabul ettiğimiz zaman ölüm olacaktır. Kıyameti, yok oluşu deneyimleyemediğimiz için bu anlatının akıl yoluyla da kavranabilmesi beklenmemelidir. Bu sanat biçimine dahil olan performansçılarının icra ettikleri anlatı, tıpkı Lyotard’ın ifade ettiği güneş patlamasına benzetilmelidir. Söz, söz olarak da kalmadığında, müzik tamamen tükendiğinde, ölüm kavramının bile yok olduğu bir sona dair sessel bir anlatı… Bu anlatı ölüm gibi bir meta-anlatıya da indirgenemez çünkü ölüm de sözle ifade edilebilir; ama söz olmadığında ölümü ifade edebilecek geriye ne kalacak ki?