Dedi Austerlitz

*Bu yazı Tuna Tetik ile birlikte kaleme alınmıştır.

Austerlitz tren istasyonlarında, sokaklarda, kafelerde, fotoğraflarda, albümlerde, filmlerde ve ona anlatılanlarda köklerini, yani gerçekte kim olduğunu arar. Kendini bulmaya yönelik çıktığı yolculuğunun başında, belleğinde çocukluğuna dair elle tutulur bir anısı yoktur, hafızasındaki izler gerçek kimliği gibi silinmiştir. Austerlitz yolculuğu boyunca, II. Dünya Savaşı sonrası bir çocuk olarak hayatta kalan personası ile yüzleşir. Belleğin akışkanlığı ve ritmini Sebald…” dedi Austerlitz” diye yazarak, daha doğrusu bölerek, akışı parçalarla, tam da belleğin getirisi olan kopuşkanlıkla betimler. Austerlitz biçimsel olarak kopuk ve bölünmüş belleğin ritmidir.

Austerlitz’in flanörlüğü, parçalara ayrılmış olan belleğinin bir kimlik tarafından olumlanmasının arayışıdır. Evet, Sebald’ın Austerlitz’i bir flanördür ve hatta Benjamin’in işaret ettiği gibi bir dedektiftir, ancak Austerlitz Benjamin’in portrelediği gibi çevresinde sürekli gerçekleşen değişimden tuhaf bir haz alan, gönülsüz ve aylak bir dedektif değildir. Austerlitz’in bir amacı vardır ve bu amaç doğrultusundaki hedefine ulaşacağına dair umudu ona yola devam edebilmesi için güç verir. Austerlitz Avrupa sokaklarında kendisini arayan bir flanördür, bir göçmendir, bir seyyahtır ve gönüllü bir dedektiftir. Mimari yapılar, fotoğraflar ve dokümanlar bir dedektifin kendisini bulmasına yardımcı olan ipuçlarıdır.

​Austerlitz II. Dünya Savaşı’nın bir hayatta kalanıdır. Fakat hiçbir zaman savaşı gerçek anlamıyla yaşamamıştır. II. Dünya Savaşı onun deneyimi dışında gerçekleşmiştir. 1934’te doğmasına rağmen evlatlık edinilerek savaşın yarattığı cehennemden kurtulmuştur ve yıllar sonra kaybolmuş kimliğini, soyağacını aramaktadır.

II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’da yarattığı travma Austerlitz’in çıktığı yolculukta fotoğrafik belleği ile canlanır. Austerlitz’in çektiği ve kendi köklerine dair bulduğu fotoğraflar hafızasını şekillendirir. Kracauer’in değindiği gibi fotoğraflar boşluklar yaratmaktadır ve o boşluğu o fotoğrafa bakan tamamlar. Austerlitz’in hem mimariye bakışında, hem de sırtında çantasıyla beraber sürekli çektiği fotoğraflarda belleğinin kapsadığı tüm bölük pörçük anılar, bir kimliği olmadığı takdirde yaşanmışlığın kanıtı mıdır şeklinde bir soru sorar. Gördüğü, dokunduğu, fotoğrafını çektiği, çağrışımlara neden olan tüm nesneler ve de yerler, bilmediği ve vakıf olamadığı bir kimliğin protezidir.

​Kracauer, hafızanın mekânlarla doğrudan ilişkisi olduğuna vurgu yapar. Değişen ve dönüşen mekânların sadece yapısal bir değişikliğe ve tahribata yol açmakla kalmadığını, aynı zamanda bellekte bulunan izlerin de bu yolla silindiğini ifade eder. Binalara, sokaklara, pasajlara, kaldırımlara; daha genel bir deyiş ile, nesnelere de bir bellek işlevi yükler. Binaların pervazlarındaki kırıklar, boyaların üzerine atılan boyalar tıpkı bellekte oluşan izler gibi bir işleve sahiptir. Mimarinin tarihi ile, Austerlitz’in fotoğrafları arasında bir yüzey sorunu vardır: Sebald bu fotoğrafların mesajındaki kodu, Austerlitz’in ifadeleri olmadan okuyamaz olmalı. Bu fotoğrafları Kracauer’in yüzeyleştirdiği büyükanne imgesindeki tanıklıklarla ifade edersek soyuta da yakınlaşmalarından ötürü Sebald bunları “neyse o” olarak algılar. Austerlitz’in ifadeleri olmadan bu fotoğrafların tanıklıkları yoktur. Okuyucu için de bu fotoğrafların geçmişten günümüze gelip, yok olup olmadığı üzerinde referans oluşturabileceği teknik bir altyapı bulunmamaktadır.

​Austerlitz yolculuğu esnasında uzun yıllar boyunca bir aile albümünde saklı kalmış kendi fotoğrafına ulaşır. Fotoğrafta Austerlitz bir çocuktur ve üzerinde bir müsamere kostümü vardır. Bu fotoğraf Austerlitz’in geçmişini, köklerini ve kendisini kanıtlar niteliktedir. Eelco Runia varoluşun gerçekliğe dokunmak, yani ulaşmak olduğunu dile getirir. Barthes ise, fotoğrafı varoluşun sertifikası olarak tanımlar. Austerlitz’in fotoğrafı; geçmişinin direkt olarak deneyimlemediği, ama etkisini hissettiği travmasının ve gerçek kimliğinin sertifikası niteliğindedir.

Austerlitz’in çocukluğundaki görüntüsü kendi belleğinden silinmiştir. Fotoğraf yardımıyla belleğindeki o boşluğu doldurur. Austerlitz yolculuğu esnasında kendi kökenine, ailesine, gerçek ebeveynlerine ve kendi gerçekliğine dair biliş edinirken, Sebald’ın anlatmayı seçtiği hikâye bellek-madde ilişkisini, bellek-tarih bağını, düşünürler ve yazarların görüşleri ile ilişkilendirerek anlamlandırmamıza olanak sağlamaktadır.