Deliliğin Sınırında

Diş hekiminden çıktığım gün, aynı zamanda beni bu hayata bağlayan, ben uyurken gece işten geç gelip ayaklarımı okşayan kadından ayrıldığım, onu sonsuza dek yitirdiğim gündü. Sonsuza kadar ayrılmak, ayrılanı bağlamaz elbet. Çünkü o, terk edilenin çürümeye yüz tutmuş mağarasında değildir artık. O, yaşar iken sürekli hayalini kurduğu başak tarlasında kalbi atarkenki gibi neşeyle koşuyor; belki sadece rüzgarın şarkısını dinliyor, belki de yağmur kokan toprağı kokluyordur uzun uzun. Terk ettiği beden ise ölümle dans etmeye mahkumdur acı içinde; sanki ölen kendisiymiş gibi.

İşte böyle zamanlarda, dünya başka bir perspektiften konuşmaya başlar. Deliliğin sınırlarında dolaşır iken insanların belki de ilk birlikteliğini kutladıkları Pangea’nın kalbindeki şenliğin sesini duyabilirsiniz kulak verdiğinizde. Ya da zihninize daha önce fısıldanmamış öyküler dilleniverir birden; daha önce anlatılmamış gibi, siz aslında dinlemeye hiç yeltenmemişsiniz gibi.

O gün, yani diş hekimimden mutsuz ve umutsuz bir şekilde ayrıldığım o berbat cuma akşamı, otuz iki dişim ayrı ayrı benimle konuşmaya devam ediyordu ve hekimin yaptığı onca uyuşturucu ve telkin hiçbir boka yaramamıştı; sürekli konuşuyor ve beni delirtiyorlardı. Bir süredir en iyi arkadaşımın buna bir çare bulabileceğini düşünüyordum; çünkü o hep benim kurtarıcım olmuştu. Kaan benim çocukluğumun süper kahramanıydı.

“Sürekli düşünüyorum!” dedim biraları ardı arkasına yuvarlar iken, çünkü ne kadar alkol alırsam dişlerim o kadar az konuşuyordu. “Sabahları metrobüsün zeminindeki yeşil renge çalan zehirli havadan topukları kavrulmuş, diz kapakları çürümüş, beyinleri hayallerden arındırılmış o insanları düşünüyorum.”

Sekiz kesici dişimden en keskin olanı Kaan konuşmadan cevap verdi; Pelin gittiğinden beri en acımasız eleştirileri yapan hep o piç kurusu olmuştu zaten. Diğer dişleri bana musallat eden de kesinlikle oydu; o çene kemiğimdeki çürümeye yüz tutmuş aykırı bir ruhtu ve ne zaman o krallıktan aforoz edilecekti merakla bekliyordum.

“Sanki işe gitmiyormuş gibi, o zehirli havayı solumuyormuş gibi konuşuyorsun. Sen o metrobüsün baş tacısın, sen o taçtaki en değerli mücevhersin!”

Ona kulak asmadım, ağzımın içinden def olup gitmesini ne kadar arzulasam da konuşmamayı tercih ettim.

“Abiciğim bunlara takılma artık!” dedi Kaan. “Biliyorum onun yokluğu seni deli… garip hissettirse de sistemin döngüsünü tartışmayı geçelim, ergen değiliz ki artık. Hayat devam ediyor. O gittiğinden beri hep geriye ilerliyorsun.”

En yakın arkadaşım Kaan’ın az kalsın bana deli diyeceğini anlamıştım tabii ki, Sherlock değildim, ama aptal da sayılmazdım. Ayrıca geriye ilerlemek de ne demekti şimdi? Pelin’in bu dünyanın kapılarını kapatıp gitmesinin beni delirttiğini zaten herkes biliyordu. Herkes dişlerimin benimle konuştuğunu ve benim çene kemiğimi kırmak istediğimden haberdardı. Dedikoduya bayılan dünya ile aramızda bir sır yoktu o gittiğinden beri.

“Sadece o değil ki!” dedim Kaan’a, bira dolu ağzımla konuşur iken. “Her gün ayrı organını kaçakçılara teslim eden bu şehirdeki hırsızlardan, iki yüzlülerden, gammazcılardan da kurtulmak istiyorum. Sadece sistemin paspası olmuyoruz, aynı zamanda hayallerimizi de onlara satıyoruz. Binleri aşan kiraları verip, sokakta esnek hareketlerle bizi yok etmek isteyen insanlara karşı kendimizi savunur iken, bu boktan şehirde havaya uçmamayı bekliyoruz bir de üstüne!”

“Pelin var iken bunları çok kafaya takmıyordun ama.” dedi dört köpek dişimden kırık olanı.

“Abi bu kadar umutsuz olmasana, her şey değişir ve güzelleşir öyle düşün. Kaybettiklerimiz aslında…”

“Sen kimi kaybettin Kaan?” diye sordum en iyi arkadaşıma ve Kaan sessizliğe gömüldü. İşin aslı Kaan kimseyi kaybetmemişti, ama biliyordum ki, bu ülkede herkes her an birini kaybedebilirdi.

“Kimseyi kaybetmedi.” dedi öncül azı dişlerimden biri ve devam etti. “Onun tuzu kuru, bakma sen ona bize kulak ver.”

“Kes sesini!” diye haykırdım birden. Etrafımdaki masalar sessizleşti ve bir cenazeyi kaldırırkenki gibi surat astılar.

“Hâlâ konuşuyorlar mı?” diye sordu Kaan umutsuz bir şekilde. Dişlerimin benimle konuştuğunu kabullenmek istemiyordu, ama tüm mahalle biliyordu artık, ne yapabilirdim ki? Ben hayatımın aşkını yitirmiştim, dişlerim benimle konuşsa ne yazardı?

“Evet” dedim sessizce ve neredeyse dolu bardağı dipledim.

“Senin için çok üzülüyorum!” dedi Kaan. “Ne olur söyle, senin için ne yapabilirim söyle, ne istersen?” dedi çok samimi bir şekilde.

Dişlerimi yerlerinden söküp çıkarmasını ve en azından bir süre sessiz kalmayı istiyordum. Benim bunu yapmaya cesaretim yoktu ve hekimim buna hiç yanaşmamıştı tabii ki. Onların konuştuğuna bile inanmamıştı ki.

“Onları çıkar.” dedim gayri ihtiyari. Kaan bana anlamsız bir surat ifadesiyle baktı.

“Biz ayrılamayız!” dedi azı dişlerimden biri. “Çocukluğunda seni terk edenlere sinir yap, ama bize değil!”

“Beni daha da delirtiyorsunuz!” diye bağırdım bir an kendimi tutamayarak.

Bu çıkışımdan sonra Kaan’ın ellerinin titrediğini fark ettim. Hayatının kadınını kaybettikten sonraki nevrozlarımın Everest’in tepesine ulaştığını görmek istemiyordu belli ki. Haksız da sayılmazdı; o bana gelip dişlerinin konuştuğunu söylese ben de aynı tepkiyi verirdim şüphesiz.

“Nasıl çıkarayım?” diye sordu çekinerek.

“Bilmiyorum, ama dayanamıyorum!” dedim ağlamaklı. Vücudum tir tir titriyordu. Sevdiğim kadın gitmişti ve taptığım şehir kanıyordu, ülkem hiç olmadığı kadar uzaklaşmıştı. Her gün gazetelerde ölü kahramanlarla tanışıyordum ve sokakların isimleri kanla kaplanmaktan okunamıyordu artık. “Bak!” dedi elimi tutar iken. “Pelin’in ölümü sadece berbat bir şanstı. Senin diş hekimi olman ile ya da o gün sana geliyor olması ile bir alakası yok. Artık çıkar şunları kafandan!”

Patlamak üzere olan yirmi yaş dişim ağzımın içinde haykırmaya başladı. “Hepsi senin hatan, sana gelmese idi yaşıyor olacaktı, dişlerini temizletmek için ölmesi gerekir miydi? Temizlik bu kadar önemli mi?”

Beni tanıyanlar bilir; diş hekimi olmama rağmen kendi dişlerimle aram hiç iyi değildir ve canım pek tatlıdır.  Yumruğumu sıkıp ağzımın ortasına gömdüğümde ne canım ne de dişlerim o kadar umrumdaydı. Üst dudağım patladı ve kanın tadı beynimin harap olmuş odalarında gezinmeye başladı.

“Sakin olsana ağabey!” diye elimi kavradı Kaan. Pelin gideli aylar olmuştu ama ben travmayı atmak yerine onu beslemiştim. “Herkes bize bakıyor.”

“S*kerim herkesi de seni de! Bana yardım edecek misin, yoksa mal gibi durup dişlerimin istilasını mı izleyeceksin? Sen en yakın dostumsun!” diye inledim.

Kaan’ın gözlerindeki acı, keder ve merhameti çocukluğumdan beri görmemiştim. Bana ne kadar üzüldüğünü görebiliyordum. Benimle beraber sanki o da delirmeye başlıyordu. Bir an durdu, sonra bira bardağını tuttu ve kendi etrafına bir tur çevirip ağzımın ortasına yapıştırıverdi. İşte o an hayatımın en güzel anıydı sanırım. Dişlerimin çoğu ağzımdan fırlar iken o başak tarlasındaydım ve Pelin’in elini tutuyordum. Kanımı emen şehirden, patronumdan ve kalbimizin orta yerinde patlayan bombalardan çok ama çok uzaktaydım. O an cennetteydim, ağzım kanla dolar iken bana işkence eden tüm dişlerimden hayatımın sonuna kadar kurtulduğuma emindim. Gözlerimi kapadım ve anın tadını çıkarmaya başladım.