Bu yazı William Beard’in Cronenberg sineması üzerine yazdığı “The Artist as Monster: The Cinema of David Cronenberg” eserinin “The Brood” başlıklı bölümünün derlenmesidir. Beard eserinde Cronenberg’in filmlerini tek tek ele alırken, temasal olarak ilk etapta filmin yapımından bahsedip, filmin içeriğine kayar ve derin bir okuma yapar. Bu okumayı psikanaliz ve psikanalizin seksüel dışavurumları ile detaylandırır. Beard’ın bir sonraki aşaması ise Cronenberg’in vazgeçilmezlerinden olan çılgın bilim adamının filmi nasıl şekillendirdiğine ve bastırılmışı nasıl açığa çıkardığına dair yapılan analizlerdir. Beard’ın son aşaması ise filmin görsel dokusunun içeriği ile nasıl uyuştuğudur.

Beard eserinde Cronenberg’in filmlerini tek tek ele alır iken, temasal olarak ilk etapta filmin yapımından bahsedip, filmin içeriğine kayar ve derin bir okuma yapar. Bu okumayı psikanaliz ve psikanalizin seksüel dışavurumları ile detaylandırır. Beard’ın bir sonraki aşaması ise Cronenberg’in vazgeçilmezlerinden olan çılgın bilim adamının filmi nasıl şekillendirdiğine ve bastırılmışı nasıl açığa çıkardığına dair yapılan analizlerdir. Beard’ın son aşaması ise filmin görsel dokusunun içeriği ile nasıl uyuştuğudur.

Beard’ın Cronenberg sinemasını ele alışındaki en önemli unsur filmlerinin dokusunun birbirleriyle örtüşmesi, bir dil yaratmasıdır. Bu dil Cronenberg’in babasının hastalığıyla yüzleşmesi sonucu onda takıntı haline gelen, vücudun ve içindeki hastalığın irade dışında yayılması ve çoğalmasıdır. Vücut sıvılarının iç/dış sistemiyle iğrençlik ve haz arasındaki gidip gelen yapısı Cronenberg’in filmlerindeki ana ekseni oluşturmuştur. Beard de bu ekseni psikanaliz üzerinden değerlendirip bu dili sanatçı ile canavar arasında gidip gelen bir sistem dili üzerinden anlatmaya çalışmıştır.

Burada bir ikililik ile karşı karşıya kalmaktayız: Yok etme arzusu, insan öznelliği… Ve bu öznellik karşımıza seksüel anlamda değil, vücudun bağlı olarak ürettiği sinir ve öfke anlamındaki bir öznellik olarak çıkmaktadır. Shivers ve Rabid’de gördüğümüz şekliyle; hem direkt anlamıyla, hem de metaforik olarak seksüel bir zemin yoktur. Buradaki zemin katledici bir öfke ile yer değiştirmiş, tamamlanmış ya da doldurulmuş durumdadır. Burada Nola’nın mutasyonu dışarıdaki bir rahim ile onun öfkesinin üretimi olarak agresif bir insan ve daha iğrenç bir kadın vücudunu gündeme getirmektedir. Kadın vücuduna atfedilen agresiflik ve iğrençlik, güç ve korku ile ifade edilmektedir.

The Brood’da aile ilişkileri oldukça karışık ve bu karışıklık “itiraflar”, “verilen ifadeler” şeklinde kendini göstermektedir. Örneğin; Nola annesini onu küçükken dövdüğünden şikayet etmekte, babasını sanki bir şey olmamış gibi davranmasından ötürü suçlamakta ve ilk bakışta haklı olarak gözükmesine rağmen, kızı Candice’e yaptıklarından dolayı da aynı zamanda bu hatırladıklarının aslında kendi kendine yaptığı şeylerden mi kaynaklanıp kaynaklanmadığı gibi bir şüphe barındırmaktadır. İlk etapta Nola ile Frank’in ayrılmalarının nedeni Nola’nın yüzünden olmuş gibi bir izlenim doğursa da, Frank’in bakış açısına girdiğimizde Nola’nın agresif ve vahşet eğilimli biri olabileceğini de görebilmekteyiz. Ama bir taraftan da Nola’nın çektiği ızdırabın Frank tarafından kale alınmadığı şeklinde bir anti-tezle de karşı karşıya kalmaktayız. Dolayısı ile aile ilişkileri ve verilen ifadeler oldukça karışık derken bunu kastetmekteyiz.

Filmin açılış sekansı psiko-somatik hastalara ilişkin aile ile çocuk arasındaki ilişkiyi gayet net vurgulamaktadır. Hasta her ne kadar artık yetişkin bir erkek olsa da, aslında hala bir çocuk ve çocukluk döneminden kalma bir travmanın hastalığını yaşamaktadır. Aynı şey Nola için de geçerlidir ve bu spiral bir şekilde devam etmektedir: Nola annesinden ötürü, Candice de annesi Nola’dan ötürü bir travma yaşamaktadır. Candice filmde oldukça savunmasız biri olarak karşımıza çıkmakta ve annesinin öfkesinin prodüksiyonu olan yaratıkların vahşetiyle ancak sessizlik içinde yüzleşmektedir. Yaratıklar burada önemli bir faktörü temsil etmektedirler; o da tek boyutlu bir duygunun ürünü olmalarıdır. Öfkenin gelip geçiciliğiyle birlikte yaratıkların da ömürleri kısadır ama öfke kendini yeniden doğurduğunda yaratıklar kelimenin gerçek anlamıyla yeniden doğmaktadırlar. Filmdeki yaratıkların da çocuk olmaları bu açıdan hiç tesadüf değildir.

Burada çocuk imgesi şiirsel bir kargaşa yaratmaktadır. Izdırap çeken çocuğun da tıpkı annesi gibi gelecekte kendi çocuğuna ızdırap verebileceği şeklinde bir öngörü bulunmaktadır. Bu nedenle yaratık çocuklar Candice ile aynı kıyafete bürünmüşlerdir. Burada nesil farkı ve gelişimiyle ortaya çıkan bir durum bulunmaktadır. Ailesinden şiddet gören yeni nesil çocukların daha agresif ve vahşete yönelimli olduğuna dair bir söylem geliştirmektedir film. Candice kuşkusuz böyle bir durumda kurban statüsünde anılabilmektedir.

Filmde ısrarla erkeklere yüklenmekte olan bir zayıflık vurgusu hakimdir. Kötü baba derken burada vahşet uygulayan bir babayı değil, sessiz kalan, evladının ızdırap çekmesine karşı söz söyleyemeyen bir babayı kastetmekteyiz. Yine de Cronenberg’in söylemi bu hususta şöyle olacaktır: Hem iyi huylu hem de güçlü bir baba olamaz. Eğer güçlüyse, patriyarkal gücünden ötürü çocuğun üzerinde hakimiyet kuracak bir baba, eğer iyiyse de bu sefer sessiz, sakin, ızdırap çekmeye söz söyleyemeyen bir baba olacaktır. Cronenberg’in söyleminde erkek suçlanmamaktadır çünkü yeri geldiğinde babalığını gösterecek bir durum mutlaka çıkacaktır karşısına. Örneğin, Frank, Candice’in veli toplantılarına geç kalan ilgisiz bir babadır ama tam da yerinde; yani Candice’i Nola’nın elinden kurtaracak olan yine onun ta kendisidir. Ve hatta finalde arabayı sürerken “hadi eve gidelim” diyen de yine Frank olacaktır.

Her ne kadar suç seksüel anlamda diğer filmlere nazaran daha sessizse de, suçu kadının doğurgan, iğrenç bedenine yüklemeye dair bir söylem geliştirerek bir okuma yapmamızı istemektedir Beard. Bu okuma bizi kadının gücü bölümüne getirmektedir. Kadın hem kötü davranan bir anne, hem de yaratıkları oraya çıkaran yaratık/canavar-vari bir annedir. Robin Wood bunu kadının erkeksiliğinin bastırılışı olarak yorumlamaktadır. Filmde madem erkek zayıf, o halde suçlu olan da agresif annenin; kadının ta kendisidir. Barbara Creen de bu durumun anne soyu ile alakalı bir yıkımcılık olduğunu öne sürmekte ve kadının gücünün doğurganlık, üretkenlik gibi özellikleriyle canavarımsı olduğunu vurgulamaktadır. Filmde erkek, baba tarafından istismara, Nola da, anne tarafından istismara uğramıştır. Burada istismara uğramanın tıpkı Mike örneğinde olduğu gibi hangi cinsiyetten olursa olsun, kadınsı bir öznellik taşıdığı vurgulanmaktadır. Fakat psikanalitik bir açıklamada sadece ataerkillik üzerine yapılan bir okuma yeterli değildir çünkü yıkıcı bir seksüalite sadece kadına değil, tüm seksüaliteye yansıtılmış durumdadır. Bastırılan sadece kadının gücü değil, tüm güçlerin bastırılışıdır. Cronenberg’e cazip gelen de bu, yıkıcı olmayan, sağlıklı vücuttur. Cinsiyeti önemli değildir. Şöyle bir şema çıkaracak olursak; Arzu kadınındır. Kadındır. Bir şekilde arzunun sınırsızlığı yıkıma neden olur. Arzu -olarak- kadın yıkıcı ve canavarsıdır.

Cronenberg bu noktada Nola’nın arzusunun yıkıcı olduğunu söylemektedir ama kimin bilinç-dışı yıkıcı değildir ki? Nola’nın yaratıkların yaptığından haberi bile yoktur ve bu sebeple Nola’yı suçlamak mantıklı da değildir. O bütün bu vahşetin sorumlusu değildir. Ama aslında sorumlu olan, tam da bu ikililikten doğan şeydir. Nola, bir anne olarak sorumlu olmayabilir ama bir canavar olarak yaptığı her şeyden sorumlu tutulmaktadır. O halde ikililiği şöyle maddeleyelim: Canavarın insanlaşması, arzu ve canavarlılık…

Nola’nın insandan canavara geçişi filmde biraz daha sanatsal bir havada verilmektedir. Bu insanlıktan ayinselliğe geçiş Cronenberg’in filmlerinin genel sanatsal özelliklerini oluşturmaktadır. İşte bu noktada kadın artık öznel bir kadın değil, aksine bir canavardır. Tam da bu noktada filmde Nola’nın çıplak vücudunu görmekteyiz. Rahmi ortaya çıkmıştır. O artık kadınsı duyarlılığınla hareket eden bir varlık değil, tam da karşı gelinebilecek, mücadele edilebilecek bir yaratıktır. Cronenberg’in tam da sevdiği şekilde kanserin yaratıcı olması, hücreleri bölmesi, kendi başına hareket etmesi gibi, ama bu doğum esnasındaki iğrençlik, Julia Kristeva’nın tabirleriyle aynı zamanda doğal ve sevimli bir hale de bürünmektedir. Cronenberg filmlerine atfedebileceğimiz bir özellik de işte tam burada temiz ve düzgün bir vücudun aslında güçsüz olduğudur. Doğurgan, üretken bir abjection’ın ise güç olduğuna dair bir söylem geliştirebilmekteyiz.

Filmde üç adet kadın cinayeti görmekteyiz ve bunlar her ne kadar seksüel anlamda bir söylem barındırmasalar da kadınların zayıflığının; yani hem acı vermelerinin hem de acı çekmelerinin sadistik bir erkek dikizciliği olarak nitelendirilebilmesi mümkündür. Sanki kadının kendi üzerinde bir kontrol sağlayamamasının erotikleştirilmesi gibi… Nola’nın ölüm sahnesini ise adeta Frank’ın onu öldürmesi için cesaretlendiriyor olmamız şeklinde okumaktadır William Beard.

Cronenberg çılgın bilim adamını genelde yaratılan iğrençlik üzerine kurulu hastalıklar ile bunun sahibi olan kendisini eksik/bulunmayan olarak göstermekteydi ama The Brood’da Raglan’ın hem patriyarkal rolü hem de arzunun dışa vurularak bedenden dışarı çıkarılması ve üretilmesi üzerinde ciddi bir varlığı, hükmü bulunmaktadır. Genelde bu çılgın bilim adamını hastalığı yayan ve geri kaçan biri olarak görmekteydik ama hem Oliver Reed’in oynuyor olmasından kaynaklanan, hem de baba rolü gibi algılanmasından dolayı, burada arzuların saklanmaması gerektiği, onların salıverilmesi gerektiği hususunda etkin bir rolü bulunmaktadır Raglan’ın. Onu hem yardımcı bir doktor, hem de bir baba figürü gibi görmekteyiz. Cronenberg’de hem katastrofu yaratan hem de kendini gizleyen bir erkek bastırılmışlığı  bulunmaktadır ama buradaki çılgın bilim adamı son derece aktiftir. “Ya duygunu tamamen bastıracaksın ya da bırakacaksın gidecek.”… Ama tamamen bir bastırma da mümkün olmadığından dolayı insan duygularına ancak bir miktar direnebilmektedir ve bu kişiyi yetersiz, güçsüz, izole ve kabiliyetsiz bir hale büründürmektedir. Raglan ise her ne kadar sonucu kötü olsa da, bunu motive eden bir yapıda yol almaktadır.

Filmin teknik yapısına baktığımızda ise Cronenberg bu filmi bir parça melodramaya benzetmektedir. Hem duyguların ve arzuların getirileri, hem de acı çekme ve çektirme gibi kavramlar tam da melodrama ve pembe diziye benzetilebilmektedir. Filmin teknik dokusu ise hem organik; yani yaşanmışlık, yaşanabilirlilik üzerine kurulu hem de mümkün olduğunca iç karartıcı ve daha soluktur. En aydınlık olan yer aslında en karanlık olan yer şeklinde bir ifade alanı bulabilmektedir kendine. Mutlu sona giderken bile kullandığı teknik, aslında mutlu bir sona gidilemeyeceği üzerine vurgu yapmaktadır.