Londra’ya taşınacağımı haber alıp arayan hemen herkesin yaptığı şaka aynıydı: “Şemsiyeni unutma!” Notting Hill’den tanıdığımız romantik kent, sokak aralarına sıkışmış parklarda insanların ansızın yağmaya başlayan yağmurlarla sırılsıklam olduğu yerdi. Mimarisi güzeldi ama havası, pek değil. Benim de burada yaptığım ilk alışveriş, iyi bir şemsiyeye para bayılmak oldu. Çantama atıp taşımak için küçük, ucuz bir şemsiye de aldım. Fakat geçtiğimiz altı ay içerisinde büyüğü ile evden bir yahut iki kere çıkmışımdır; küçüğünü çantama koymayı bırakalı da ne kadar zaman geçti, hatırlamıyorum bile. Şaşırmamak lazım: Britanya, geçtiğimiz yaz, tarihinin en kurak dönemini geçirdi. Kışın da bu fenomen ülkenin peşini bırakmadı. Özet olarak, parklarda o romantik ıslanmalara tanık olamadım.

Yalnızca burası değil elbette; dünyanın her yanında benzer hava gariplikleri yaşanıyor. ABD’nin kimi kentlerinde hava eksi yirmi dereceleri aştı. Chicago’da bardaktan dökülen su, yere çarpmadan donuyordu geçtiğimiz hafta. Küremizin farklı noktalarında ya yaz bitemedi; ya kış geçemedi. İnsan, hayatını borçlu olduğu gezegene ettiği ihanetleri uzaklardaki buzullardan değil, günlük yaşamından anlıyor artık. Fakat önemli olan soru şu: Bunun için ne yapacağız?

Amerika Birleşik Devletleri’nin şımarık çocuğu Donald Trump, “Küresel ısınma Çin’in oyunudur, kanmayın” diyerek yürüttüğü başkanlık kampanyasını kazandı. Küresel çapta en büyük önemi taşıyan Paris Antlaşması’ndan çekildi. Amerikan fabrikalarını ülkesine çağırıyor ama o fabrikalardan çıkan gri dumanlarla mücadele etmek gibi bir derdi yok. Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri değil. Kürenin üzerindeki hemen hiçbir devletin ana meselelerinden biri olamıyor iklim değişikliği. Azınlık partilerinin gündemi, iktidarı pek alakadar etmiyor. Bu yüzden de mücadele, yine kişilerin sorumluluğu haline dönüşüyor.

California’da yürütülen bir araştırma, bu hafta sonu Financial Times Weekend’in kapağına taşınmıştı. “Zengin hayırseverler’in sağladığı fon ile yürütülen milyonlarca dolarlık deneyler, “genetiği değiştirilmiş organizmalar” dediğimiz “kötülüğü”, nasıl yerkürenin iyiliği için kullanabileceğimize odaklanıyor. Bilim insanları, normal bitki köklerinin güçlendirilerek daha çok karbondioksiti, daha uzun süre toprağın altında saklayabilecek bitkiler geliştiriyorlar. Üretimi ucuzlarsa ve dünyaya yayılan bir proje haline gelebilirse, küresel ısınmayı da yavaşlatabilecek bir işlev kazanabileceği konuşuluyor. Fakat insanoğluna umut vermesi gereken bu projeyi destekleyen devlet yok; bilim insanları başarılı olurlarsa bunu yaygınlaştıracak bir devlet olduğunu da ne yazık ki zannetmiyorum.

En önemlisi de “dönülmez akşamın ufkunda” olduğumuza dair yaygın kanı. Şimdilik iklim değişikliğini yalnızca yavaşlatabiliyoruz, ondan kurtulmamıza ihtimal veren pek kimse yok. Akıllarını yitirmiş devletlerin ötesinde, bireyin yaratabileceği değişim, ne kadar büyük olabilir? Bu soruya cevap bulmak zorundayız artık. Yeni bir devlet anlayışı yaratamıyorsak; gezegenimizin yeni bir insana ihtiyaç duyduğunu anlamamız gerekiyor. O insanın ise poşetin paralı olmasına tepki gösteren bir kitleye ne kadar uzak olduğunu görmek, utanç verici. Akıllarımıza şimşek çakmaz ya da gökten yeni bir mehdi inmezse, Londra’nın yağmurları hiçbir zaman Hugh Grant’i ıslattığı gibi ıslatmayacak kimseyi.