İnsanlığı sonsuz doğada mevcut bitki ve hayvan âlemlerinden farklı kılan noktanın örgütlü dinler olgusu olduğu ileri sürülebilir. Geçmişten gelen bu inanç sistemleri günümüzde de insanlığı farklı kılmaya ve onun üzerinde etkili olmaya devam etmektedir. Esasında insanın algı, düşünce ve davranışlarını olumlu veya olumsuz anlamda etkileyebilen ve biçimlendirebilen inanç sistemlerinin ilan edildiği şekliyle geliş amaçları insanlığı “daha ileriye götürmek” ile ilgilidir. En azından anons edilen amaçlarının bu olduğuna inanılmakta ya da böyle anlatılmaktadır. Asırlar boyunca dinlerin bu duruşu oldukça güçlü bir itici güç olarak işlev görmekteydi. Bu itici güç sayesinde pek çok inanç sistemi ya da din; kendini diğer sistemlerden üstün görmüş, insanlığı mevcut noktadan daha iyiye götürme konusunda daha çok hak sahibi olduğuna inanmıştır. İnanç sistemleri arasındaki bu rekabet sürecinin günümüzde de devam ettiğini belirtmek gerekmektedir. Pek tabii, dinlerin beşeriyetin toplumsal ve bireysel yaşamının biçimlendirilmesinde birçok olumlu etkisi de olmuştur.

Bu yazıda çeşitli inanç sistemlerinin en az inançsızlık kadar sosyal yaşamın birer gerçekliği olduğu kabulünden hareket edildiğinin anımsatılması yerinde olacaktır. Dolayısıyla bazen sosyal medyada şu veya bu inancın mensuplarının başka inançsal geleneklere dair kullandıkları menfi nitelemeler bu yazı kapsamına alınmamıştır. Nitekim bu yazının amacı da böyle bir üstünlük mücadelesinin oldukça ötesindedir.

İnsanlık gelişim sürecinde genellikle üç zaman kavramını kullanır hâle gelmiştir. Bunlar geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlardır. Bu üçlünün içerisinden dinlerin en güçlü oldukları vakit geçmiş zamandır. Bunu gelecek zamanın takip ettiğinin ifade edilmesi yanlış olmayacaktır. Ancak inanç sistemlerinin başka inanç sistem veya sistemlerini eleştirirken sıkça başvurduğu ve dolayısıyla aslında en zayıf olduğu zaman ise içinde bulunulan zaman, yani şimdiki zamandır. Örneğin, bir putperest eleştirilirken “Şu taptığın ağacın bir gücü varsa şunu yapsın veya bunu yapsın yapabiliyorsa” gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Bu ifadeyi kullanan taraf, kendi temsil ettiği inanç sisteminin daha güçlü olduğu ve karşı tarafın da doğal olarak çürütülmüş olduğu kanısına sahiptir. Oysaki eleştiri yapan taraf, şimdiki zaman zemininde çürüttüğünü düşündüğü taraf ile benzer koşullara tabi olduğunu fark etmemektedir. Bu noktada elbette daha derin incelemeler yapılabilir; ancak bu yazının konusu böyle bir inceleme ortaya koymak olmadığı için esas konuya geçilecektir.

Esas konu, dinlerin kendilerini oldukça güçlü hissettikleri gelecek zamanın sınavına tabi tutulmaları ile ilgilidir. Zira zaman aktıkça ve insanlık geliştikçe sosyokültürel ortam da hızla değişmektedir. Bu süreçte yeni sosyal değer ve normlar ortaya çıkmakta, insanların algı ve bilgi dağarcıkları gelişmektedir. Bu nedenle dün kader olarak anlatılabilen veya algılanabilen bir husus, günümüzde mutlak kaderden çıkabilmekte ve dolayısıyla değişebilmektedir.
İletişim araçlarının haberlerin yayılmasını son derece hızlandırdığı bu ortamda bilginin gizli ve saklı tutulabileceği alanların da giderek daraldığı tahmin edilebilir. Dolayısıyla insanların eskiden haberdar olmalarının pek mümkün olmadığı konular günümüzde rahatlıkla su yüzüne çıkabilmekte ve geniş kitleler bundan haberdar olabilmektedir.

Haberdar olunan bu konular dinle veya dini temsil eden kimselerle ilgiliyse bu kez bu bilgiler eski vakitlerdeki o “cool” havanın sarsılmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle günümüzde inanç sistemlerinin asırlarca maharetli bir biçimde kullanmaktan kaçınmadıkları, klasikleşmiş özünü övme tekniğinin yetersiz kalabildiğine tanık olunabilmektedir. Eski dönemlerden beri kullanılan tebliğ yani misyonerlik ve dine çağırma faaliyetleri de bu nedenle günümüzde beklenen sonucu vermeyebilmektedir. İnanç sistemlerinin tapınaklarını canlı tutabilmek için ibadethanelerini sanat ve kültür merkezleri hâline dönüştürmeleri veya gençliği ve çocukları çekebilmek için envaiçeşit hediyeler eşliğinde çeşitli promosyon çalışmalarına başvurmaktan çekinmemeleri belki de bu yüzdendir.

Özellikle bilgi dağarcığının genişlemesiyle birlikte ve Batı tarzı sorgulayıcı eğitimin yaygınlaşmasıyla insanlar kendilerini sorgulama kültürü içerisinde bulabilmektedirler. Sorgulama kültürü ise zaman içerisinde uzaklaşmaya veya yabancılaşmaya yol açabilmektedir. Öte yandan bir inanç sisteminin dayanağı yazılı kutsal metin ise bu tarz bir manevra alanının da pek geniş olmadığını ifade etmek mümkündür; çünkü yazı ile söz arasındaki ilişki statik ile dinamik arasındaki fark kadar keskindir. Söz gelişmeye açıkken yazı değişime karşı pek esnek olmayabilmektedir. Hâl böyleyken sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik, siyasal vs. alanlarda hızlı değişim ve gelişimler yaşanırken yazının tüm konularda yanıt verme veya yanıt bulma kaynağı olarak hizmet vermede çetinlikler yaşayabilmesi olasıdır.

Bunun ve daha başka nedenlerin dinlerin gelecekteki varlıkları için bir çeşit imtihan oluşturabileceğini tahmin etmek mümkündür. Hatta deizmin kendi saha sınırlarını giderek genişletmesi süreci günümüzde dahi yaşanmaya başlamıştır. Ateizm de dünya üzerinde hızla yayılan bir inançsızlık veya tanrıtanımazlık sistemidir. Nitekim Onedio Editörü Nihat Bilge’nin 23 Ekim 2018 tarihli “Avrupa Dinden Uzaklaşıyor: Hollanda, Bir Dine Mensup Olmayanların Çoğunluk Olduğu 5’nci Ülke” adlı yazısında Anadolu Ajansı, The Guardian vesaire kaynaklara dayanarak yer verilen bilgiler bu açıdan çok dikkat çekicidir. Esasında Batılı ülkelerde dine mensup diyen kitlenin hızla azaldığını ifade etmek mümkündür. Batı olunca da doğudan kaçan herkesin bu coğrafyada huzuru bulmaya çalıştığı da malumdur. Bu nedenle zaman içerisinde etkileşim sonucunda sorgulama kültürünün yüksek olduğu Batılı ülkelerdeki doğuluların da inançsal kimlik veya dinî aidiyet konusundaki durumlarını gözden geçirmeye başlayabileceği tahmin edilebilir.

Aynı yazıda The Guardian’a dayanarak verilen bilgilere göre genel nüfusun içinde kendini dinsiz olarak tanımlayan kesimin çoğunlukta olduğu ülkeler; Çek, Estonya, İsveç, Hollanda, İngiltere, Macaristan, Belçika, Fransa, Finlandiya, Danimarka, Norveç, İspanya’dır. Kendini herhangi dine bağlı görmeyenlerin oranının genel nüfusun içerisinde yüzde 50 dolaylarında olduğu ülkelerin ise Rusya, İsviçre, Almanya olduğunu da burada belirtelim.

Yukarıdaki bilgiler Avrupa’da özellikle 16-29 yaşlar arası gençliğin dinî aidiyetine yönelik araştırmanın sonuçlarıyla ilgilidir. Kısaca Batı’da gençlik giderek tektanrıcı dinden uzaklaşmakta, bu ise gelecekte genel nüfus içerisinde inançsızlar oranının daha da yükseleceğine şüphesiz ki apaçık işaret etmektedir. Zaten Avrupa’da da gençler ibadethaneleri yani tapınakları düzenli olarak ziyaret ettiklerinden söz etmek güçtür.
Bu tür belirtilerin ise dinlerin laikleşmesine yol açmakta olduğu düşünülebilir. 2017 yılında çıkan ve 2018’de ikinci baskısını gören “Şaman Doğa’nın Şifası Uyanınca” adlı kitabımızda da “Şamanizm ve Laiklik” başlığı altında bahsettiğimiz gibi günümüzde yaşanan bu süreç esasında dinlerin laikleşmesi sürecidir. Eskiden bu kavram devlet ile din arasındaki mesafeyi ifade ederken artık bu terim birey ile din arasındaki mesafeyi tanımlar hâle gelmiştir. Bu noktada belirtilmesi gerekmektedir ki mevcut gelişmelerden Şamanizm de muaf değildir.

Son olarak dinlerden bir çeşit sihir ya da hokus pokus beklentisi ile ilgili kültür ya da sorunlara getirilecek mutlak bir çözüm formülüne dair inanış azaldıkça insanlar ile dinler arasındaki mesafenin de artacağını düşünmenin mümkün olduğu ifade edilebilir. Bu mesafe artışının sonucunda ise dinlerin giderek daha da laikleşmesi kaçınılmaz görünmektedir. Aynı zamanda dinler gelecekte safları genişletebilmek için günümüzdeki tebliğ, yani misyonerlik politikalarını gözden geçirerek bu konuda yepyeni taktiklere yönelmeleri pek olasıdır. Kısaca yukarıda tüm anlatılanların ışığında geleceğin özellikle sorgulama kültürünün ve ateizmin yaygınlaştığı ortamda tektanrıcı inanç sistemleri için gerçekten de amansız bir imtihan tadında olacağını söyleyebiliriz.