Mutlu olmak istiyoruz. Yalnızca biz insanlar değil, petrol bataklarında kaybolan martılar, beton üstünde sürünen salyangozlar, yeraltında terk edilmiş maden işçileri, babaları çalınmış çocuklar, çocukları katledilen anneler, anne olmayı reddedenlerimiz ve en basit haliyle var olmak için direnenlerimiz. Ancak Nietzsche şöyle buyurur: Mutluluk, bir rotanın sonunda bizi bekleyen, beyaz atlı prenslerin avuç dolusu olduğu, hurilerin kilimler dokuduğu bir köy değildir. O, amacına ulaşmış olmanın getirdiği bir güçlülük halidir. Aynı zamanda, direnişin son bulduğu yanılgısıdır. Ve bu yanılgı, talihsiz bir şekilde, tekrar mutsuzlukla cebelleşmeye giden ilk adımdır.

Nietzsche’yi haklı çıkartan Martı Jonathan Livingstone, hayatın sınırlarını aşarken bir eylem olarak uçuş denemelerini temel almıştı. Yani, sürekli denemeyi… Ne olacağını kestiremese de; mutluluğa, hazza, kazanmaya ulaşacağından emin olamasa da kanadındaki boşluklara rüzgârın girmesine izin verdi. Bunu her daim yaptı. Koşullar ne olursa olsun, her sabah, güneş her battığında, aydınlıkta ve karanlıkta hayatını mutlu olabilmeye adadı. Ölümü göze alarak; cezaevlerini göze alarak; sevdiklerinden, ailesinden, bazen de Romeo misali içine doğduğu topraklardan ayrı kalmayı göze alarak… Çünkü onun ait olduğu yer gökyüzüydü, sonsuz mavilik. Yenilgisi ve zaferiyle bir yaşama biçimi olarak bürünmüştü Jonathan mutluluğa.

Bir martının hayatında olduğu gibi toplumların tarihinde de özgürlüğe ve dolayısıyla adalete duyulan arzu, muazzam ve bitmeyen bir çaba sonucunda doyurulmuştur. Bazen bu çaba, Orta Çağ karanlığıyla boğuşmuş Avrupa vakasında olduğu gibi, yüzyıllarca sürebiliyor. İnsan ömrünün ortalama olarak yitmiş küsur yıl olduğunu göz önünde bulundurunca ihtimal dâhilindeki bu yüzyıllar karamsarlığa sebep olabilir. Bu noktada, rivayete göre Fransızların söylediği şu cümleyi tekrarlamakta yarar var: zaman, korkanlar için uzun, mutsuzlar için yavaş, sevenler içinse sonsuzdur.

Mutluluğa giden yolda çabanın önemini kabul ettikten sonra, şairin dediği gibi, sıra kahvaltıya geliyor. Basit ama gerçek: Mutluluğun kahvaltıyla bir ilgisi var. Peki, ne demek kahvaltı etmek? Arkadaşımız çayın suyunu koyarken bizim zeytinyağına kekik dökmemiz demek. Kızarmış ekmeklerin kokusunu birlikte duymamız, kalan kırıntıları kuşlara serpmemiz demek. Bir arada olmak, bir arada yaşamak demek. Yani, birlikte hareket etmek zorunda olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmezsek “Çok iç savaş gördük, daha da çok görürüz; ancak bundan kimseye hayır gelmez,” demek. Bu birliktelik, Meksika’da okuma yazma bilmeyen bir dağ köylüsünün önderliğinde de kurulabilir; İtalya’da koca bir antik çağı yeniden okumaya heves etmiş düşünürlerin düşüncelerini kaydetmesi ve paylaşması ile de. Bir araya gelen bizler, geleceğimize dair kararları burjuva demokrasisinin kanallarıyla da belirleyebiliriz, halk meclisleri yoluyla da. Bu ayrım, zamanın ve mekanın tesiri altında. Ancak, ikisinde de değişmeyen bir şey vardır: topyekun yok edilişin tanıkları. Ki, naçizane bana göre direnişin esas özneleri tanıklardır.

Kolay anlaşılır bir direniş tanımı var şimdi elimizde: tanıkların bir arada, yılmadan gösterdiği çaba. Öyleyse neden bir yanımızın hiç aklından çıkmayan, tek bir şeyi ya da kimseyi dahi dışlamayan barış ve huzur ortamı mümkün olmadı bugüne dek? Çünkü cadılar, kütüphaneler, hatta iyileştirme adı altında belleklerimizin rastgele parçaları yakılıyor, sindiriliyor, susturuluyor veyahut korkutuluyor. Yeri geliyor kompartımanlara tıkılıyoruz, yeri geliyor sokaklardan mahrum bırakılıyoruz. İşte, bunun gibi çaresizliği öğrenmemizin istendiği zamanlarda ağaçların var olan belleğini ve kaldırım taşlarının arasındaki boşlukta kendine yol bulmuş filizleri hatırlayalım derim ben. Çünkü onların tanıklara, özellikle de yetişmekte olan nesillere fısıldayacağı çok şey var. En nihayetinde, geleceğin ta kendisi olan yeni nesil, ormanın seslenişine kulak verdiğinde değişimin, özgürlüğün ve mutluluğun da ta kendisi olabilir.