İlkokula başladığım zaman tutulmuştum müzik sevdasına. Müzik dinleme olanağımızın çok kısıtlı olduğu o dönemlerde, bırakın köyleri, şehirlerde bile müzik çalar aygıtlara sahip olanların sayısı fazla değildi. Gramofonlar ve daha sonra gelen plak çalarlar çok lükstü. Köyde ise müziği duyup, dinleyebileceğimiz tek müzik kaynağı sonradan TRT olan Ankara Radyosu’ydu. O radyodan; haberlerin dışında, radyo tiyatrosu, Yurttan Sesler, solo-koro şarkılar ve solistlerin konserleri yayınlanırdı. Köylerde ve hatta çoğu ilçelerde elektrik yoktu ve radyoların arkasında koskoca bataryalar vardı. Büyüklerden biri, “batarya bitecek” der ve radyoyu kapatırdı. Emziği ağzından alınmış bebekler gibi naçar kalırdık.

O dönemin devlet radyosu, sözlerinde Ali-Veli geçen Alevi deyişlerinin, Kürtçe klamların ve arabeskin dışında her türlü müziğe yer verirdi. Radyofonik oyunları seslendirenlerin, şarkı, türkü söyleyenlerle onlara eşlik eden saz sanatçılarının isimlerini programın başında ve sonunda alfabetik sıraya göre düzenli şekilde anons ederlerdi. Ezbere bilirdik radyodan bize seslenenlerin isimlerini. O yüzlerini göremediğimiz insanlarla aramızda gönül köprüleri kurardık. Bir magazin dergisinde veya bir filmde ve yahut bir konserde yüzünü görebildiklerimizi kendimize örnek alırdık. Ses tonlarından telaffuz şekillerine, giyim kuşamlarından mikrofon tutuşlarına, saç modellerinden davranış biçimlerine kadar her şeylerini taklit etmeye çalışır, onlar gibi olmaya özen gösterirdik. Hele de kendine özgü yorumuyla çıkış yapıp ünlü olanlara hayranlığın ötesinde hisler beslerdik. Aynı şöhreti tüm dünyada yakaladıklarını sanır, becerebildiğimiz kadar da taklit ederdik onları.

1973 yılında oluşturduğumuz, “Derdiyoklar İkilisi” adındaki grubumuzla Almanya’da müzik yaparken, seslendirdiğimiz türküleri Almanlara da dinletmek istiyorduk. Nasıl yapabiliriz sorusuna yanıtlar ararken, “öyle gelmiş, böyle gider” anlayışının yarattığı engellerle karşılaşmıştık. Örneğin, bağlama Almanlar tarafından benimsenmemiş, daha doğrusu sevilmemişti. Hem bağlamayı sevimli kılmak hem de türkülerimizi Almanların kulağını okşayacak hale getirmek için formüller aramıştık. Ancak geriye dönüp baktığımızda bize ışık tutacak, Avrupa’da kabul görmüş çalışma örnekleri yoktu önümüzde. Bize göre,“Anadolu Rock” tarzında harika müzik yapan büyüklerimiz vardı memlekette ama yurtdışında yaşayan gurbetçilerimize konser vermenin ötesine geçememişlerdi. Yani referans alacağımız bilgiler henüz Kapıkule’de bekliyordu. Bizim de Almanların kulağını tırmalayan koma seslere bir çare bulmamız gerekiyordu. Bağlamanın bizce vazgeçilmez olan koma sesleriyle, ses yükselticiler kullanma zorluğu yaratan akustik yapısı, aşmamız gereken ilk engeldi. Bu engeli aşacak müzik bilgimiz ise yok denecek kadar azdı.

Cahil cesaretiyle ilk olarak bağlamayı gitar şekline dönüştürdük. Ali gitarını aldı kucağına, ben de baterinin başına geçtim. Bir de klavye koyduk el altına. Halk müziği motiflerinin ağır bastığı yeni besteler yapıp,her besteyi de farklı usuller içeren ritimlerle destekledik. Hem göze hem kulağa hitap edebilmek için biraz da artistik hareketler ilave edince, yeni bir tarz ve yeni bir tür çıktı ortaya. “Disco Folk” denildi yaptığımız müzik türüne. Kısa süre sonra sadece Türkiyeliler değil, Almanlar da severek dinler oldu müziğimizi. Amacımıza ulaştık ama bağlamanın şeklini gitara dönüştürmek zorunda kalışımızı içime sindiremedim. O döneme kadar müziğimizi evrensel boyuta taşıyacak denemeler yapılmış olsaydı,bu denemeler kabul de görseydi, bizde yararlanırdık ve bağlamanın o güzelim şeklini gitara dönüştürmek zorunda kalmazdık belki.Yaptığımız değişikliklerle beraber kendi adımıza çok yol kat etmiştik, hatta ummadığımız bir şöhret de yakalamıştık ama yakaladığımız o şöhretin yükünü taşımayı beceremeyip 1986 yılında ayrılmıştık. Bu ayrılıktan dolayı hep bir burukluk hissettim.

Köln’de açtığım müzik okulunun bürosunda tanıştırdığımız Arif Sağ ve Betin Güneş’in el ele vererek 1996 yılında hazırladıkları “Bağlama Konçertosu”, hem bağlamayı gerçek kimliğiyle, hem de Anadolu halk ezgilerini Avrupalıyla buluşturdu. Betin Güneş’in yönettiği Köln Senfoni orkestrasına bağlamalarıyla eşlik eden Arif Sağ, Erdal Erzincan ve Erol Parlak, Anadolu ezgilerinin senfonik özellikler içerdiğini, gizli duygular taşıdığını Avrupalılara teyit ettirdiler. Uyandırdıkları hayranlık sayesinde, yüzlerce Avrupalının bağlama çalmasına ve hatta usta malı eserler okuyacak duruma gelmelerine zemin hazırladılar. Son dönemlerde bu tür çalışmalar yok denecek kadar azaldı ne yazık ki. Üstelik garip bir müzik anlayışı ön plana çıkmaya başladı. Şehirlerin kasvetli ortamında hisli türküler yakılamadığı gibi, üretilen müzikleri de hangi raflara hangi isimler altında dizeceğimizi bilemez olduk.