İnsan deneyimi mükemmel değil; yetersizlikler ve hayal kırıklığı ile dolu. Ve bu yıkıcı duyguların bir ürünü olarak ele alabileceğimiz izole olma hali belki de bizi en katı şekilde sınayan deneyimlerden biri. Böyle bir dünyayı bir anlığına tahayyül edebilmek adına bir istismarcının fanus hayatını ele alalım. İstismarcı her daim ortalıkta racon keser ve bunun sebebi kendisine dair hissettiği aşağılıktır. Hayatın işe yarar kısımlarında diğer insanlarla yarışamayacağını düşünür. Bu yüzden, hayatın hep işe yaramayan kısımlarında dolanır. Kendisine güveni yoktur. Her zaman haklı olduğunu görmeyi ister, kontrol etme takıntısına sahiptir, genel itibariyle çocuklar ve hayvanlar gibi kendinden güçsüz olduğunu fark ettiği şeylere şiddet uygulamaya meyillidir ve ahlaka aykırı davranışları için başkalarını suçlar. Yani, Kristin Neff’in özetlediği şekilde bu kişi kendisine duyduğu nefretin hapsedilmiş alanında olduğundan geriye kalan insanlık hiç yokmuş gibi gelir ona. Birey adını verdiğimiz kurgusal gerçekliğin nitelikleriyle ele aldığımız bu adaletsiz halin toplumsal boyutunu ise orantısız güç dengesi oluşturur. Örneğin, günümüzde ve geçmişte gerçekleşen cinsel saldırı/şiddetin çoğunluğu ataerkinin hüküm sürdüğü dünyamızda erkekler tarafından uygulanıyor.

Çocuk istismarı, insan ticareti ve işkence gibi insan hakları suçları var olmaya devam ediyor ancak gizli kalıyor. Birçok tacizci yavan bir şekilde, alenen tekrarladığı taciz eylemleriyle birlikte saklanarak aramızda yaşıyor. Tacize maruz kalan kişiler ise genel olarak, tehdit, alıkonulma, manipülasyon, hiçbir şeyin değişmeyeceği yanılgısı, onları koruyacak hiçbir kimsenin ve mekanizmanın olmaması, utanç gibi gerekçelerle sessiz kalıyor veyahut bilincin yüklenemediği bu yaşanmışlıklar dissosiyatif bir unutulmuşluğa kurban gidiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri raporuna göre kadınların yüzde yirmiye yakın bir kesimi hayatlarının bir noktasında tecavüze uğruyor ve tecavüz, polise bildirilmeyen suçlar arasında ilk sırada yer alıyor. Bu sessizliğin yanında bir de istismara tanık olanların, yani üçüncü kişilerin inkar süreci yer alıyor. Adı unutulan, yarı yolda bırakılan, üstüne basıp geçilen bütün çocuklar ve kadınlar bir gölgeyi besler aslında. Susan ve büyüyen, gizlenen, su kaynadığında açık camlarımızdan içeriye sızıp tek tek her birimize hesap soracak olan çocuklar ve kadınlar. İntikam almaya gelmiş bir çocuktan daha korkuncu var mıdır bu evrende orası meçhul. Ancak her şey yok olmadan önce çözüme giden bir yol da var.

Varoluşçu perspektif, bizi tutsak eden bu batağa karşı ortaya bir özgürlük kavramı koyar ve onu şöyle tanımlar: özgürlük, sorumluluk almaktan ayırt edilemez, sevgi, şefkat ve toplumsal adalete bağlılık özgürlüğün esas ilkeleridir. Aynı perspektiften yola çıkan Yalom varoluşçu terapi kuramını bireyin, sığınacak yeri olmayışı hissiyatından kaynaklanan kaygının üstesinden ancak ve ancak sorumluluk alarak gelebileceği fikri üzerine inşa eder. Buna göre, inkar eden birey, kendisinden taleplerde bulunan dış dünyaya sırt çevirir, onun üzerindeki kontrolünü kaybeder ve bir özne olarak yaşamaktan kaçınma halindedir. Sonuç itibariyle de, bahsi geçen kişi, kendi hayatında ya da bir başkasının hayatında olup bitenlerden, istikrarlı bir şekilde, başkalarını sorumlu tutar. Ve dünyayı anlamak için kullandığı akli melekeleri patolojik bir faza evrilir. Jacek Filek ise sorumluluk almayı potansiyel bir eğilimin ötesine taşıyarak, onun insan varoluşunun temel yapı taşı olduğunu iddia eder. Yani o, kişinin yapıp yapmamayı tercih ettiği bir davranış değil, bireyi kuran/oluşturan bir gerçekliktir. Bu ifadeyi şu şekilde de yorumlayabiliriz: Sorumluluk alıyorum, öyleyse varım.

İstismarcının kim olduğu, nerelerde kol gezdiği, istismara uğrayan kişinin bugününün ve geleceğinin ne şekilde olduğu veya olabileceği oldukça mühim sorular. Ancak, fail ve mağduru, daha detaylı bir inceleme yapabilmek için, bir rafa kaldıralım ve geriye kalan hepimize şöyle bir bakalım. Tanıklar, yani bizler, yani onlar… Olup bitene dair sorumluluk almak, izole olduğumuz dış dünya ile tekrar etkileşime geçmenin ilk adımıdır. Bu durumda, kendi varoluşumuzun ve onun üzerindeki her türlü etkinin izlerini yeniden şekillendirebilme imkanı buluruz. Dünyaya, doğaya, topluma, gerçekliğe ve kendimize karşı olan farkındalığımız genişler ve bize yönelen etkilere karşı gerçek anlamıyla tepki vermeye başlarız. Dolayısıyla, sorumluluk almak, yani dizginleri ele almak, dahiyane bir ilişkisellik, uğraş ve ısrar ister. Ve her gün tanık olduğumuz bu ısrarcı vahşetin sorumluluğunu üstlenmemek demek kendimiz olmaktan vazgeçip bir karanlığın içine doğru çekildiğimiz anlamına gelir.