Doğa ve Toplumun İlişkilendirilmesi

Toplumsal ekoloji, statik doğa algısını reddeder. Nitekim doğa, sadece öncesinde ve sonrasında yer alan anlardan
koparılmış, bir an içinde pencereden baktığımızda gördüğümüz manzara değil. Doğa bütün bu şeylerdir ve aynı zamanda bütün bunlardan pek daha fazlasıdır. Doğa, gittikçe farklılaşan ve karmaşıklaşan yaşam biçimlerinin birikimsel evrimidir. Bu çerçevede toplumsal ekoloji, toplum ile doğa ikilemini aşarak, biyolojik doğa ile insan toplumu arasındaki içiçeliği ve sürekliliği araştırmaktadır.

Aynı zamanda da toplumsal evrim içinde meydana gelen ve insan toplumuyla doğal hayatı karşı karşıya getiren
kırılma noktaları üzerinde yoğunlaşılmakta. Birinci doğa insani olmayan doğa, yani vahşi doğa olarak, doğal dünyanın özellikle de organik dünyanın birikimsel evrimi olarak tanımlanmaktadır. İkinci doğa ise, insanlar tarafından üretilen tüm değerleri içerir. Yani toplumsal ve insani olan her şey ikinci doğa içine alınmaktadır.

Bir bütün olarak doğanın bu iki gelişimini karşıt ve tamamen düalist bir zıtlık değil de son derece yaratıcı ve paylaşılan bir evrim olarak ele alan hemen hemen tek ekolojik düşünce toplumsal ekolojidir. Buna karşılık çevreciler birinci doğayı ikinci doğanın içinde eritme eğilimindedirler. Mistik ekolojistler ise, biyo-merkezci kavramları ile genellikle insanlığın sorunlarını ve ikinci doğayı küçümsemektedirler. Ve ilk doğayı vahşi doğa olarak yüceltme eğilimi taşırlar. Bu mistik ekolojistler insan türünü evrimsel bir hata, hatta bir kanser olarak görmektedirler. Bu şekilde insanlığın tarih boyunca elde ettiği kazanımları lanetleyip yok sayma eğilimindedirler. Hatta o kadar ki tüm kazanımları bir kenara itip ilkel yaşam biçimlerine geri dönmeyi savunanlar da çıkmaktadır. Mistik ekolojistlerin bu tür insan kazanımlarını değersizleştirici düşüncelerinin kökeninde, insan ve insani olan her şeye karşı bir nefret yatmaktadır. Yani, akla, bilime, teknolojiye ve insan aklına dayanan her şeye nefret duyulur.

Toplumsal ekolojiye göre doğa, varolan her şey değil. Çünkü giderek genişleyen ve çok uzun bir farklılaşma süreci
olarak görülmesi gereken evrimsel bir gelişim olarak görülmektedir. Bu gelişim ne kadar farklı olursa olsun organik olmayandan organiğe ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan, evrimsel bir süreçtir. Bu evrim ne vahşi doğada ne de toplumda tamamlanmamıştır. Doğayı bu şekilde durağan olarak değil de dinamik bir oluşum olarak ele aldığımızda; doğal ekolojiden bahsedildiği gibi toplumsal ekolojiden de bahsedilmektedir. Bu noktada asıl vurgulanması gereken, insan yaşamının çeşitliliğe ve karmaşıklığa ciddi oranda bağlı olduğu ve doğanın bir parçası olan insanın hayatını idame ettirmesinin, organizmaların giderek artan karmaşıklığa ve karşılıklı bağımlılığa doğru evrimleşmesine bağlı olduğudur. Bu bağlamda, insanlığın iradi seçimi ile henüz tamamlanmamış doğal ve toplumsal evrimin yönünü değiştirebilme gücünün ne kadar hayati olduğu ortaya çıkmaktadır.

Toplumsallaşma derinlikli bir biçimde analiz edildiğinde ortaya çıkan sonuç, toplumun en ilkel biçiminin önemli
ölçüde doğadan türemiş olduğudur. Toplumsal evrim, doğal evrimin insani bağlam içindeki bir uzantısıdır. İnsan dışındaki dünyayı ifade eden birinci doğa ve insanlar tarafından yaratılan ikinci doğa ayrımına varmaktayız. Bookchin, Cicero’nun ifadesinin eksikliğine değinmekte, ilkel, el değmemiş birinci doğanın ikinci doğaya dönüştürülmesi sürecinde sadece ellerin kullanılmadığını, bunun yanında birinci doğanın içinde ikinci bir doğa yaratılmasında düşüncenin, dilin ve karmaşık biyolojik değişmelerin de hayati bir önem taşımakta olduğunu belirtmektedir. Doğa, toplum ve insani içsel doğa ile eş anlamlıdır ve her ikisi de iyi ya da kötü bir evrim geçirmektedir.

Organik evrimin içinden temellenmesine karşın, toplumsal evrim organik evrimden daha farklıdır. Bilinçlilik, istenç,
değişebilir kurumlar ve ekonomik güçlerin ve tekniğin işleyişi organik dünyayı zenginleştirmek ya da onu yıkım
noktasına taşımak için kullanılabilir. Bugün olduğu gibi, korkunç nitelemeler, özellikle hiyerarşi, sınıflar, devlet, özel
mülkiyet ve ekonomik rakiplerini birbirlerinin pahasına büyümeye ya da telef olmaya zorlayan rekabetçi bir pazar ekonomisi, ikinci doğaya damgasını vurmaktadır. Bookchin, ikinci doğanın yani en geniş ifadesi ile toplumun, birinci doğanın içinden çıktığı gerçeğine vurgu yapmakta ve toplum ile doğanın karşı karşıya gelmiş olmasından bağımsız olarak toplumsal hayatın her zaman doğal bir boyuta sahip olduğu gerçeğine işaret etmektedir.

Mevcut ekolojik toplum kavramı varolan durumun tarihin daha liberal bir yorumunu içerir. Hiyerarşik olmayan
toplumlar içinde çoğulculuğa vurgu yapar. Toplumsal ekoloji, toplumun dünya üzerinde birden bire ortaya çıkan bir olgu olmadığına dikkat çekmekte ve toplumsal hayatın doğaya karşı verilen acımasız savaşta zorunlu olarak bir taraf olmadığını, toplumun ortaya çıkışının, kökenleri insanın toplumsallaşmasının biyolojisine dayanan doğal bir olgu olduğunu kabul etmektedir. Toplum ile doğa karşıtlığını reddeden toplumsal ekoloji,bunun yanında, toplumu doğanın içinde eriten biyo-merkezci ve indirgemeci yaklaşımlara da karşı çıkmaktadır. Toplumsal ekolojiye göre, her iki yaklaşım da tahakkümcü bir bakışı yansıtmaktadır. Toplum ve doğa ikiliğinden yola çıkan tüm bu mekanistik yaklaşımlar, bunun sonucu olarak doğayı bir tahakküm nesnesine dönüştürmektedirler. Toplumu doğal hayatın diğer unsurlarından birine indirgeyen ve doğanın içinde eriten biyo-merkezci ve insan sevmez bakış ise, toplumu doğanın tahakkümüne sokmaktadır.

Yazar: Fidel Alkoç