“Stuşevatsya” fiili Rusçada “silinmek, yok olmak, kaybolmak, hiç olmak” anlamına geliyor. Rusya’da hiç bilinmeyen bu fiili ilk olarak Dostoyevski kullanmıştır. Hem de bizim için çok önemli bir anlamı olan “Öteki” isimli eserinde. Daha sonra dönemin Rus edebiyat dünyasında yayılıyor ve herkes kullanmaya başlıyor. Bu fiilin kısa hikâyesini Dostoyevski’nin “Bir Yazarın Günlüğü” isimli eserinin ikinci cildinde inceleyebilirsiniz. Biz şimdi konumuza başlayalım.

Sanatçı, toplumu mitolojik gözle süzebilen kişiye denir. Bir sanatçıyı sanatçı yapan ana unsurlardan biri budur ve Dostoyevski’de en gizli kalmış unsurlardan biri de bana kalırsa bu! “Öteki”nin doruk noktasını gördüğümüz Karamazov Kardeşler isimli eserinden bir bahisle konumuza başlayabiliriz. Kitabın sonlarına doğru ‘İvan Fedoroviç’in Kâbusu’ başlıklı bölümde İvan Karamazov evde otururken bir anda karşısında biri belirir. Beliren bu kişi şeytandır. İvan Karamazov gördüğü şeyin bir hayal olduğunu iddia etse de durum değişmez. Evet, Karamazov’un karşısında oturan bir şeytandır ve İvan’ın zihninden geçenleri onun suratına vurur. Tıpkı sahte Golyadkin’in hakiki Golyadkin’e yaptıkları gibi… Yaklaşık yirmi sayfayı tutan bu kısımda dikkat çekmek istediğim paragraflar var.
Hayal veya şeytan, Karamazov’a şöyle diyor: “Rüyalarda ve özellikle de kâbuslarda mide bozukluğundan ya da başka bir şeyden dolayı insan bazen öyle artistik rüyalar, öyle karmaşık ve gerçek olaylar ya da en belirgin görüntülerden gömleğin sonuncu düğmesine kadar en beklenmedik ayrıntıların yer aldığı bir entrikayla ilgili uzun bir olaylar zinciri görür ki, sana yemin ederim, böylesini Lev Tolstoy bile yazmamıştır. Zaten bu tür rüyaları kimi zaman yazarlar değil, en sıradan insanlar, memurlar, fıkra yazarları, papazlar falan görürler.”

Bu paragrafın bir benzerine yine Suç ve Ceza’da denk geliriz: “Sağlıksız ruhsal durumlarda düşler çoğu zaman olağanüstü bir belirginlikle, parlaklıkla, aşırı bir benzerlikle gerçeği andırırlar. Kimi zaman olağanüstü bir tablo oluşur. Ama ortam, olaylar öylesine inandırıcıdır, öylesine ayrıntılı, öylesine beklenmediktir ki, tablonun sanatsal yapısının ayrıntılarıyla öylesine uyumludur ki, bu düşü gören Puşkin ya da Turgenyev gibi bir sanatçı bile olsa, ayıkken böylesine şeyleri düşünmesi olanaksızdır. Hastalıklı düşlerdir bunlar. Uzun süre akıldan çıkmazlar, insanın altüst olmuş, zaten bozulmuş organizması üzerinde derin izler bırakırlar.”

Rüya kavramı antik toplumlarda özellikle büyük bir mana ifade ediyor. Modern toplumun genellikle bilinçaltının bir ürünü olduğunu iddia ettiği rüyalar, bizim geri gördüğümüz toplumlarda geleceğe yönelik bir bilgi veya tanrıdan gelen ilâhî bir uyarı manası taşıyordu.
M. Eliade’den öğreniyoruz ki Zervanî gelenekli İran kozmolojisinde somut veya soyut her kavram aşkın bir manaya tekabül ediyordu. Platon’un idealar benzeri bir kavram. Yani her şeyin müteâl bir karşılığı var. Ancak, bu gördüklerimiz rüya ise? İşte her şeyin müteal bir karşılığının olduğu bu dünyada Dostoyevski bize insanın müteal karşılığı olarak şeytanı gösteriyor Karamazov Kardeşler’de. Şeytan ve Tanrı kavramı Dostoyevski’nin üzerinde en ehemmiyetle durduğu kavramlardan birisini oluşturuyor. Özellikle “Öteki” isimli öyküsü ile başlıyor bu serüven. Dostoyevski “Öteki” ile ilgili şunları söylüyor: “Ne var ki bu öykü benim için tam bir başarısızlık oldu, oysa düşüncesi hayli parlaktı, edebiyat yaşamımda bu düşünceden daha ciddisini hiçbir zaman tasarlamamıştım. Ama öykünün biçimi çok başarısızdı. (…) Eğer bugün bu düşünceyi ele alsaydım, yine yazsaydım tamamen farklı bir biçim kullanırdım, ama 1846’da doğru biçimi bulamadım, her nedense bu öyküyle bir türlü baş edemedim.”

Öncelikle “Öteki” adlı eserde dikkat edilmesi gereken kısım, Bay Golyadkin’in karşısına çıkan diğer Golyadkin’in normal Golyadkin hangi ruh halindeyken çıktığıdır. Köprüde, soğuk bir havada kendisinin bir kopyasına denk gelen Golyadkin sağlıksız bir ruhsal durumdadır ve her şeyden koşarak uzaklaşmaktadır.

“Düşmanlarının ve onu izleyenlerin elinden, üzerine üzerine gelen fiske yağmurundan, korkuya kapılmış yaşlı kadın çığlıklarından, kadınların ah-vahlarından ve Andrey Filippoviç’in öldürücü bakışlarından kurtulmak için çılgın gibi koşarak İzmaylovski Köprüsü’nün hemen yanındaki Fontanka kıyısına sahiline vardığında Petersburg’un saat kulelerinin hepsinde saatler tam gece yarısını vuruyordu.”

Burada Shakespearevari bir betimleme söz konusu aslında. Gece vakti ve Golyadkin tam köprüye geldiğinde saatler gece yarısını vuruyor. Biraz sonra da Golyadkin, hayaleti ile karşılaşıyor, ama kendi hayaleti; babasının değil. Hâlbuki Hamlet’te bekçiler ölen kralın babasının hayaleti ile karşılaşırlar. Hava şartları tamamen uygundur Hamlet’teki şartlara. “Korkunç bir geceydi” der Öteki’de Dostoyevski, “Islak, sisli, yağmurlu, karlı, hastalıklı, nezleli, sıtmalı, anjinli, her çeşidinden ve cinsinden ateşli hastalıklı, sözün kısası Petersburg kasımlarının her çeşit özelliğini taşıyan korkunç bir kasım gecesi…” Bu tasvirin aynısını Hamlet’te görürüz. “Delici bir soğuk var. Ciğerime işledi” der nöbetçilerden biri. Saat tam gece yarısını vurunca da ölen kralın hayaleti gözükür gözlere. Golyadkin’in gördüğü, bir rüyadır. Ancak Shakespeare’in de dediği gibi: “Bizler, rüyalarla aynı maddeden yapılmışız.” Gerçek ile rüya arasındaki ince çizgi…

Dikkat edersek Dostoyevski, “Bir Yazarın Günlüğü”nde de “Öteki”deki fikrin saçma olduğunu düşünmez. Aksine öyküdeki fikri savunur; “Müthiş bir fikirdi!” der, ancak metnin biçimini beğenmez. Metni yazdığı dönemlerde kardeşine gönderdiği mektupların birinde “bu benim şaheserim” olacak der hatta. “Golyadkin’in düşüncesi beni hasta etti!” der bir diğer mektubunda da. Peki, Golyadkin’de insanı hasta edecek derecede ne tür bir fikir var? Dostoyevski’yi buhrana sokan nedir?

Golyadkin’in kopyası Golyadkin her yönüyle kötü biridir. Başta normal Golyadkin’in suyuna gider ancak ertesi gün inanılmaz terbiyesizlikler yapar. İşin ilginci de şu ki diğer Golyadkin’i normal Golyadkin’den başka kimse görmez. Yani tamamen hayali bir ürün var gibidir ortada. Ama durum öyle değildir. En sonunda normal Golyadkin kupa arabasına bindirilerek büyük ihtimalle tımarhaneye götürülür. Kupa arabasını izleyen kalabalık zamanla azalır ve geriye tek bir kişi kalır; öteki Golyadkin. O asla peşini bırakmaz. Yani insanı delirten bir hayal. Burada dikkat edilmesi gereken husus şu aslında: bir rüya var bu rüya birilerini delirtiyor. Campbell’ın belirttikleri konumuzu çok aydınlatacak:
“Düş muamması, örnek olarak, zihinsel bir mantıkla yorumlanamaz. Düş, gören için, başkalarınca görülmese de, dıştan gelen bir şeydir. Ve düşsel dünyanın anıları normal anılarla karıştırılır, iki dünya birbirine geçer.”

Görülen rüyanın bir mesaj olarak tanımlanması çok eski çağlardan kalma bir alışkanlık ve modern toplumlarda da yavaş yavaş yitiyor. Gerçi Keith Richards gibi bazı ender sanatçılar şarkılarındaki ritimleri rüyalarında görüp oluştursalar da rüyalara yönelik ciddi bir dezenformasyon hâlâ mevcut ve giderek de artıyor.

Modern toplumlarda rüya, bilinçaltının aksülameli gibi bir şey. Halbuki Campbell’ın da dediği gibi rüyalar, zihinsel mantıkla yorumlanamayacak şeylerdir. Zihin ile yorumlanamayan bir şey doğal olarak yine zihnin kavrayamayacağı bir şey tarafından bir mesaj olarak gönderiliyor. Akıl, kuşatabildiğini anlar, ancak rüya akıl ile kuşatılamaz. Bunu çok iyi fark eden antik toplumlar rüyayı zihnin bir ürünü değil de direkt doğanın veya diğer ilahi güçlerin bir mesajı olarak yorumlamış. Buna en iyi örnek şamanlar hiç şüphesiz. Transa geçiş ile görülen rüya… Şamanist toplumlar “öteki dünyanın insanlara, rüyalar veya görüler gibi özel diller aracılığıyla seslendiğini ileri sürerler. Kehanetler ya da tanılar dolaylı biçimde bu rüyalarda, görülerde diler gelir.” İleriki kısımda da şöyle geçer: “Sanki, bu dünyada yaşanacak olayların bir eşleri öteki dünyada daha önceden gerçekleşmektedir.” İşte rüya!
Dostoyevski’nin kahramanları biraz şamanisttir aslında. Çünkü Şamanistler ile deliler arasında pek bir fark yoktur ve Dostoyevski’nin karakterleri de delidir. Özellikle görülen rüyalar veya hayaller…

Beyaz Geceler’de kahramanımız bir hayaleperesttir. Keza Ev Sahibesi’nde de böyle garip durumlar vardır. Golyadkin, İvan Karamazov, Raskolnikov… “Sağlıksız ruhsal durumlarda” görülen rüyalar… Ancak ne diyor Dostoyevski Suç ve Ceza’da: “Bu anlamda gerçekten de hepimiz, hem de çokluk hepimiz deliyiz. Ne var ki hastalar bizlerden biraz daha fazla delidirler. İşte bu ince çizgiyi unutmamalıyız. Aslında ruh dünyası uyum içinde olan insan hemen hiç yoktur. Bir gerçektir bu. Onlarca, belki yüzlerce insanda bir rastlanır böylesine, onun bile tam anlamıyla uyumlu değildir dünyası…” Demek ki hepimiz sağlıksız bir ruhsal durumdayız ve o halde hepimiz bu tip rüyalar görebiliriz. O hâlde ya şu an gördüklerimiz de o rüyalardan biri ise? İşte Dostoyevski’nin “Öteki”deki amacı budur. Herkes kendi rüyasını görüyor ve kimilerini delirtiyor bu rüya. Guajiro şamanları rüyayı bir tanrı gözüyle görürmüş; kâbusları ve ödülleri veren rüyanın kendisi bir tanrı. Tabii Dostoyevski’de rüyayı tanrılaştırmak gibi bir şey asla söz konusu olamaz.

“Öteki” ile başlayan bu serüven zaman zaman Dostoyevski’nin eserlerinde bütün hâlinde değil de parça olarak bulunmaya başlar. 1846’da “Öteki”yi yazan Dostoyevski hemen bir sene sonraki eseri “Ev Sahibesi”nde de buna benzer şeylerden bahseder, ancak bu metni tamamen kapsamaz ve parça olarak bulunur veya kişileştirilmiş bir ruh halinin ifadesi olarak… 1866’da Suç ve Ceza çıkar, Öteki’den tam yirmi sene sonra. Ancak Dostoyevski’de bu fikir hâlâ değişmemiştir ve metnin içerisinde gizli kapaklı kendini hâlâ korur. Keza dev eseri Karamazov Kardeşler’de de İvan’ın şahsında tecelli eder bu durum. Ancak okuyucuların kafasında hâlâ bir soru işareti olduğuna eminim: tüm bunların mitoloji ile ne alâkası var? Eliade’nin belirttikleri üzerinden yola çıkalım. İran kozmolojisinde her şey, her kavram çift yönüyle kendini gösteriyordu.

Bahtin diyor ki: “Dostoyevski’nin dünyasında bütün insanlar ve her şey birbirini tanımak ve birbiri hakkında bilgi sahibi olmak, birbiriyle ilişkiye girmek, temasa geçmek, yüzleşmek ve birbiriyle konuşmaya başlamak zorundadır. Her şey başka her şeyde yansımak zorundadır; her şey birbirini diyalojik olarak aydınlatmak zorundadır. Bu nedenle, kopuk ve uzak olan her şey, tek bir uzamsal ve zamansal noktada kesişmek zorundadır.”
Her şey başka her şeyde yansımak zorundadır. Burada muazzam bir şey söz konusu! Her şey başka her şeyde yansıyor. Rüyalar tanrılarda ve şeytanlarda yansıyor; tanrılar ve şeytanlar da rüyalarda. Sağlıksız ruh durumlarımız rüyalarda yansıyor, rüyalar da sağlıksız ruh durumlarımızda yansıyor. Her şey her şeyde yansıyor. İşte Dostoyevski’deki mitolojik olay bundan ibaret! Her şey bir döngü içerisinde ve bu döngüde en büyük payı şeytan oynuyor. Tanrı var mı sahiden? İşte soru. Ve şeytan nedir o hâlde?